Barok’un gösterişli anlatımından Neoklasisizm’in akılcı ve düzenli estetiğine uzanan 18. yüzyıl, Avrupa sanatında önemli dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdi. Sanat akademilerinin güç kazandığı, sanat hiyerarşisinin daha da katılaştığı bu yüzyılda kadın sanatçılar, önceki dönemlerde kendilerine açılan sınırlı alanları genişletmeyi başarsalar da bu kez pastel, çiçek resmi, botanik illüstrasyonu ve minyatür gibi türlerin “kadınlara uygun” görülmesi nedeniyle sanatın alt basamaklarına itilmek istendi. Buna rağmen Rosalba Carriera’nın pasteli bağımsız ve saygın bir resim tekniğine dönüştürmesinden Mary Delany’nin yetmişli yaşlarında geliştirdiği kâğıt kolajlarıyla sanat ve bilimi buluşturmasına, Angelica Kauffman’ın tarih resmini kadın karakterler üzerinden yeniden yorumlamasından Mary Moser’ın Royal Academy’nin kurucu üyeleri arasında yer almasına kadar her biri bu sınırları aşmayı başardı. Anna Dorothea Therbusch profesyonel sanat yaşamına kırk yaşında başlamasına rağmen Avrupa saraylarının en saygın ressamlarından biri olurken, Rose-Adélaïde Ducreux ise otoportreleriyle kadın sanatçının entelektüel, müzisyen ve üretken kimliğini görünür kıldı.
Bu içeriğimizde Rosalba Carriera, Mary Delany, Angelica Kauffman, Mary Moser, Anna Dorothea Therbusch ve Rose-Adélaïde Ducreux’yu yalnızca dönemlerinin başarılı kadın ressamları olarak değil, kendilerinden önceki kadın sanatçıların açtığı yolu genişleterek sanat tarihindeki yerleşik hiyerarşilere meydan okuyan öncü isimler olarak ele alıyoruz. Kadınlara atfedilen teknik ve türleri özgün üsluplarıyla dönüştüren bu sanatçılar, yalnızca kendi dönemlerinde büyük başarı elde etmekle kalmadı; sonraki kuşak kadın sanatçılar için de yeni ifade alanlarının mümkün olduğunu gösterdiler.
Rosalba Carriera (1673-1757)
Büyük ölçüde kendi kendini yetiştiren Rosalba Carriera, pastel tekniğini bağımsız ve saygın bir resim tekniğine dönüştürerek 18. yüzyıl Avrupa sanatına yön veren isimlerden biri oldu. Venedik’te bir memur baba ve dantel ustası bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen sanatçı, kariyerine fildişi üzerine yaptığı minyatür portrelerle başladı. Döneminde yaygın olarak kullanılan parşömen yerine fildişini tercih etmesi ve minyatürleriyle kısa sürede ün kazanması, 1704 yılında Roma’daki Accademia di San Luca’ya kabul edilmesini sağladı.
Yirmili yaşlarının başından itibaren pastel tekniğine yönelen Carriera, o güne kadar çoğunlukla eskiz ve hazırlık çizimlerinde kullanılan bu malzemeyi portre sanatının başlıca ifade araçlarından biri hâline getirerek özgünlüğünü ortaya çıkardı. Kadifemsi renk geçişleri, yumuşak ışık kullanımı ve ayrıntılardaki ustalığıyla tanınan sanatçı; Modena, Viyana ve Dresden saraylarından siparişler aldı, 1720 yılında Paris’te dönemin önemli sanat çevreleriyle bir araya gelerek genç XV. Louis’nin de aralarında bulunduğu birçok seçkin ismin portresini resmetti. Yaşamının son yıllarında görme yetisini tamamen kaybetmesine rağmen, ulaştığı uluslararası ün sayesinde “Pastelin Kraliçesi” olarak anılırken sonraki kuşak kadın sanatçılar için de bir ölçüt hâline geldi.
Öne çıkan eser: America, 1730
Carriera’nın pastel tekniğindeki ustalığını açıkça görebileceğimiz America, 18. yüzyılda kıtaların kadın figürleri aracılığıyla kişileştirildiği alegorik resim geleneğinin bir parçasıdır. Figürün baş bandı, tüy süsü ve ok sadağı dönemin Amerika kıtasına ilişkin anlatı ve sembollerine gönderme yaparken, gerçekçi ten tonları ve dikkat çekici ayrıntılar sanatçının pastel tekniğindeki hâkimiyetini de gözler önüne sermektedir.
Mary Delany (1700-1788)
Yetmişli yaşlarında geliştirdiği kâğıt kolaj tekniğiyle sanat ve bilimi bir araya getiren Mary Delany, botanik illüstrasyon tarihinde özgün bir yere sahiptir. Güneybatı İngiltere’de varlıklı bir ailede dünyaya gelen sanatçı, iyi bir eğitim almasına rağmen on yedi yaşındayken ailesinin isteğiyle kendisinden oldukça büyük Alexander Pendarves ile evlendirildi. Dört yıl süren mutsuz evliliğinin ardından dul kalan Delany, Londra’ya taşınarak dönemin sanat ve entelektüel çevreleriyle tanışma fırsatı buldu. İkinci eşi Patrick Delany ile birlikte yaşadığı dönemde çizim, resim, ince nakış, kabuk işçiliği ve alçı süsleme gibi farklı alanlarda kendini geliştirdi.
Eşinin ölümünün ardından yakın dostu Portland Düşesi Margaret Bentinck’in yanında yaşamaya başlayan Delany, bir sardunyanın yapraklarını kırmızı bir kâğıt parçasına benzetmesiyle geliştirdiği ve “paper mosaicks” (kâğıt mozaikleri) adını verdiği kâğıt kolaj tekniğini oluşturdu. Botanik açıdan son derece doğru çalışmaları kısa sürede bilim insanları ve koleksiyonerlerin ilgisini çekti; botanikçi Joseph Banks, eserlerinin doğayı en doğru yansıtan örnekler arasında olduğunu belirtti. Her kolajına bitkinin bilimsel ve yaygın adını ekleyen, ayrıca yapıldığı tarihi, yeri, örneğin kim tarafından gönderildiğini ve koleksiyon numarasını kaydeden Delany, sanat ile bilimi bir araya getiren titiz yaklaşımıyla da öne çıktı. Sanat tarihçisi Horace Walpole tarafından “paper mosaic” (kâğıt mozaikleri) sanatını icat eden kişi olarak anılan sanatçı, yaklaşık on yıl içinde 985 kâğıt çiçek üretti. Görme yetisini kaybetmeye başlamasının ardından çalışmalarını sonlandırsa da botanik sanatına bıraktığı miras günümüze ulaşmayı başarmıştır.
Öne çıkan eser: Rosa Gallica, 1782
Yaklaşık 200 kâğıt parçasının siyah bir zemin üzerine katmanlar hâlinde yerleştirilmesiyle oluşturulan Rosa Gallica, Mary Delany’nin geliştirdiği “paper mosaicks” (kâğıt mozaikleri) tekniğini ve botanik doğruluğa verdiği önemi yansıtan en başarılı örneklerden biridir. Kompozisyon, ışık, gölge ve derinlik etkisini ustalıkla yansıtırken bitkinin yapısını ve dokusunu olağanüstü bir ayrıntıyla da ortaya koyma konusunda başarılıdır.
Angelica Kauffman (1741-1807)
Babası tarafından yetiştirilen Angelica Kauffman, 18. yüzyılın en tanınmış ressamlarından biri ve Neoklasik resmin öncü isimleri arasında yer alır. İsviçre’de doğan sanatçı, kadınların sanat akademilerine kabul edilmediği bir dönemde klasik heykelleri ve Eski Ustalar’ın eserlerini inceleyerek kendini geliştirdi. Kariyerinin ilk yıllarında Avrupa’yı gezen İngiliz aristokratlarını, sanatçıları ve düşünürleri resmeden Kauffman, özellikle all’antica üslubundaki portreleriyle uluslararası ün kazandı. Eserleri gravürler aracılığıyla çoğaltıldı; porselen ve yelpaze gibi dekoratif sanatlara uyarlandı. Ünü öylesine yayıldı ki 1781 yılında bir çağdaşı tarafından “bütün dünya Angelica çılgını” sözleriyle anıldı.
1768 yılında Mary Moser ile birlikte Royal Academy of Arts’ın 36 kurucu üyesi arasında yer alan yalnızca iki kadın sanatçıdan biri oldu. Kadınların canlı model derslerine katılmalarına izin verilmemesine rağmen, tarih resmindeki anlatım gücüyle dönemin en saygın sanatçıları arasına girdi; mitoloji, İncil ve tarihten aldığı konuları çoğunlukla kadın karakterler üzerinden yorumladı. Joshua Reynolds’un desteğiyle Royal Academy’nin Somerset House’daki Konsey Salonu için hazırladığı The Elements of Art tavan resimleri, büyük ölçekli dekoratif bir programın tamamen bir kadın sanatçı tarafından gerçekleştirilmiş ilk örnekleri arasında yer aldı. Yaşamının son yıllarını Roma’da geçiren Kauffman, ölümünün ardından Pantheon’a Raphael’in büstünün yanına yerleştirilen de büstüyle onurlandırılmıştır.
Öne çıkan eser: Hercules at the Crossroads (Yol Ayrımındaki Herkül), 1795-96
Portre ile tarih resmini bir araya getiren Hercules at the Crossroads (Yol Ayrımındaki Herkül), klasik mitolojiyi özgün bir bakış açısıyla yeniden yorumlamaktadır. Herkül’ün erdem ile haz arasında seçim yaptığı anlatıda Resim ve Müziği iki kadın figürü olarak betimleyen eser, sanat dallarını birbirine rakip değil, kız kardeşlik bağıyla birbirine bağlı olarak ele alırken resim sanatını özgürlük ve bağımsızlığın simgesi olarak da öne çıkarmaktadır.
Mary Moser (1744-1819)
Royal Academy of Arts’ın yalnızca iki kadın kurucu üyesinden biri olan Mary Moser, henüz genç yaşta kazandığı başarılarla dönemin en dikkat çeken ressamlarından biri hâline geldi. Babası George Michael Moser tarafından yetiştirilen sanatçı, on dört yaşındayken ayrıntılı çiçek çizimleriyle Society of Arts’tan ilk madalyasını kazandı ve yirmi dört yaşında Akademi’nin kurucu üyeleri arasına seçildi. Babasıyla birlikte Royal Academician unvanını taşıyan ilk ebeveyn-çocuk ikilisi olarak sanat tarihinde yer edindi.
Her ne kadar en çok çiçek resimleriyle tanınsa da portre ve tarih resimleri de üreten Moser, yalnızca kadınlara uygun görülen sanat türleriyle sınırlandırılmayı reddetti. Çiçek resimlerindeki başarısı sayesinde Prenses Elizabeth’in resim öğretmeni oldu ve Kraliçe Charlotte başta olmak üzere kraliyet ailesinden önemli siparişler aldı. Frogmore House için tasarladığı, büyük ölçekli tuvaller ve duvar resimlerinden oluşan çiçek dekorasyonu sanatçının en önemli çalışmalarından biri kabul edilir. Görme yetisini kaybetmeye başlamasının ardından resim yapmayı bıraksa da Royal Academy’nin genel kurul toplantılarında aktif rol alarak kurum içindeki varlığını sürdürdü.
Öne çıkan eser: Gemini (İkizler), 1765
Erken dönem çalışmalarından Gemini (İkizler), Mary Moser’ın botanik gözlem gücünü alegorik anlatımla birleştiren eserlerinden biridir. İkizler burcunu temsil eden kompozisyonda, ilkbahar sonu ve yaz başında açan çiçekler; dönemi için nadir kabul edilen lale türleri ve Asya’dan getirilen Fritillaria imperialis ile birlikte klasik bir vazo, burç sembolleri ve akantus yaprakları etrafında kurgulanmıştır. Dönemin sanat anlayışında kadın sanatçılarla özdeşleştirilen çiçek resmi, tarih resminin gerisinde değerlendirilerek uzun yıllar yalnızca “çiçek ressamlığı” olarak küçümsense de, Moser bu türü teknik ustalığı ve yenilikçi yaklaşımıyla yeniden tanımlayan öncü isimlerden biri olmuştur.
Anna Dorothea Therbusch (1721-1782)
Yaklaşık yirmi yılını çocuklarını büyütmeye ayırdıktan sonra, kırk yaşında profesyonel sanat yaşamına başlayan Anna Dorothea Therbusch, bu geç başlangıca rağmen 18. yüzyılın en saygın kadın ressamlarından biri hâline geldi. Prusyalı bir ressam ailesinde dünyaya gelen Therbusch, ilk sanat eğitimini babası Georg Lisiewsky’den aldı. Kadınların sanat akademilerine erişiminin büyük ölçüde engellendiği bir dönemde uluslararası bir kariyer inşa ederek dönemin sanat çevrelerinde önemli bir yer edindi.
Frederician Rokoko üslubundan etkilenen Therbusch; Stuttgart ve Mannheim sarayları için çalıştı, Stuttgart, Bologna, Paris ve Viyana sanat akademilerine kabul edilen az sayıdaki kadın sanatçı arasında yer aldı. 1766–1768 yılları arasında bulunduğu Paris’te, Mum Işığında Çalışma Masasında Oturan Bir Bilim İnsanı (A Scientist Seated at a Desk by Candlelight) adlı eseriyle Académie Royale de Peinture et de Sculpture’a kabul edildi. Güçlü ışık-gölge kullanımıyla dikkat çeken eser, sanatçının teknik ustalığını ortaya koymasının yanı sıra, bir kadın ressamın böyle bir çalışmayı üretemeyeceği yönündeki önyargıları da kırarak kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Berlin’e döndükten sonra dönemin en çok aranan portre ressamlarından biri olurken, Rus Çarlık Sarayı için de eserler üretti; mitolojik ve tarih konulu resimleri ise Büyük Friedrich’in beğenisini kazanmıştır.
Öne çıkan eser: Diana with her Nymphs (Diana ve Nimfleri), 1772
1772 yılında II. Friedrich’in siparişi üzerine tamamlanan bu eser, grup kompozisyonu anlayışını yansıtan en başarılı örneklerden biridir. Birbirleriyle iç içe geçen kadın figürleri aracılığıyla yalnızca sanatçının kadın anatomisini resmetmedeki ustalığını değil, karakterler arasındaki psikolojik etkileşimleri de gözler önüne serer. Arka plandaki figürler, çalılıklar arasından beliren yüzler ile altın ve incilerle zenginleştirilen ayrıntılar, izleyiciyi görkemli ve katmanlı bir mitolojik sahnenin içine çeker. Kadın nü figürünü mitolojik resim geleneğinin merkezine taşıyan bu yaklaşım, Lavinia Fontana’nın açtığı yolu 18. yüzyılda sürdüren önemli örneklerden biri olarak kabul edilmektedir.
Rose-Adélaïde Ducreux (1761-1802)
İlk sanat eğitimini, Marie Antoinette’in portre ressamı olarak tanınan babası Joseph Ducreux’nün atölyesinde alan Rose-Adélaïde Ducreux, 18. yüzyıl Fransa’sının önde gelen kadın saray ressamlarından biri olarak tanındı. Babasının hayatta kalan tüm çocuklarına sanat eğitimi vermesi sayesinde küçük yaşlardan itibaren resim ve desen eğitimi alan sanatçı, ilk eserini 1785 yılında Salon de Correspondance’da sergiledi. Académie Royale de Peinture et de Sculpture üyesi olmadığı için uzun süre resmî Paris Salonları’na katılamasa da Salon’un 1791 yılında tüm sanatçılara açılmasıyla birlikte sanat kariyerinde önemli bir dönüm noktası yaşadı.
Neoklasik üslupta çalışan Ducreux, özellikle portreleri ve otoportreleriyle öne çıktı. Aynı yıl Salon’da sergilenen Self-Portrait with a Harp (Arplı Otoportre) adlı eseri eleştirmenlerden olumlu yorumlar alırken, sanatçı 1793–1799 yılları arasında düzenli olarak Salon sergilerine katılmayı sürdürdü. 1802 yılında nişanlısı François Lequoy de Montigiraud ve babasıyla birlikte Saint-Domingue’ye giden Ducreux, burada sarı hummaya yakalanarak yaşamını yitirdi; babası ise iki gün sonra aynı hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Hiçbir eserini imzalamamış olmasına rağmen, kendine özgü üslubu sayesinde çalışmaları ayırt edilebilen sanatçı; başarılı bir ressam olmasının yanı sıra yetkin bir kadın arp sanatçısı ve müzisyen olarak da tanınmıştır.
Öne çıkan eser: Self-Portrait with a Harp (Arplı Otoportre), 1791
1791 yılında Paris Salonu’nda sergilenen bu otoportre, Fransız Devrimi’nin toplumsal dönüşümünü yansıtan en dikkat çekici kadın sanatçı otoportrelerinden biridir. Aynı yıl Ulusal Meclis’in aldığı kararla Salon’un Akademi üyesi olmayan sanatçılara da açılması sayesinde eserini resmî Salon’da sergileyen Ducreux, dönemin eleştirmenlerinden büyük övgü aldı; hatta bir eleştirmen onu, elindeki arp ile müziğin ve dansın ilham perisi Terpsikhore’ye (Terpsichore) benzetti. İlk bakışta gösterişli kıyafetleri nedeniyle dönemin eşitlikçi idealleriyle çelişiyor gibi görünse de ipek saten kumaşlar, ince dantel ayrıntıları ve sade Neoklasik arka plan arasındaki karşıtlık, 1791’in siyasal ve toplumsal geçiş sürecini yansıtan bilinçli bir tercih olarak yorumlanır. Kumaş dokularını büyük bir gerçekçilikle resmetmesi ve müzisyen kimliğini arpla birleştirmesi, sanatçının hem teknik ustalığını hem de çok yönlü sanatsal kimliğini ortaya koymada başarılıdır.
Kendilerinden önce gelen kadın sanatçıların açtığı yoldan ilerleyerek daha görünür hâle gelseler de, eserlerinin değersizleştirilmesi, belirli teknik ve türlerle sınırlandırılmaları ve zamanla sanat tarihinin dışında bırakılmaları gibi farklı ayrımcılık biçimleriyle karşı karşıya kaldılar. Buna rağmen kendi alanlarında ortaya koydukları başarılar, bugün bize kadınların sanattaki varlığının her koşulda kendine bir yol açabildiğini gösteriyor; ayrımcılık biçim değiştirse de ona karşı üretmenin, görünür olmanın ve iz bırakmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.