Söyleşi

Zamanın biriktiği bir an nasıl temsil edilebilir?

Barın Han’daki “Kül Tepesi” sergisi vesilesiyle sanatçı Emel Kayin ve küratör Emrah Çoban’la konuştuk.

Tablo, 2026, Tuval üzerine kuru pastel, tebeşir, füzen

Emel Kayin’in Barın Han’da gerçekleşen “Kül Tepesi” sergisi, mekân, hafıza ve zaman arasındaki ilişkiyi gündelik hayatın belki de gözümüzden kaçan, akışta hiç fark etmediğimiz detayları üzerinden ele alıyor. Sergide yer alan resimler; eskimiş yüzeyler, nesneler ve izler aracılığıyla geçmişin bugünün içinde nasıl varlığını sürdürdüğüne odaklanırken, mekânı yaşayan bir hafıza alanına dönüştürüyor. Sanatçı Emel Kayin ve serginin küratörü Emrah Çoban ile “Kül Tepesi”nin ortaya çıkış sürecini, serginin zaman kavramıyla kurduğu ilişkiyi ve mekânın sergideki rolünü konuştuk.

İlk soruma serginin isminden başlamak istiyorum. “Kül Tepesi” ilk ortaya çıktığında senin için neyi temsil ediyordu? Zaman içinde sergi tamamlanırken ve izleyici artık görmeye başladıktan sonra bir değişim oldu mu?

Emel Kayin: “Kül Tepesi”, ilk olarak zihnimde şu soruyla oluştu: Zamanın biriktiği bir an nasıl temsil edilebilir? Buradaki zaman, kendinden önceki bir zamana referans vermeli ve mekânın şu anında geçmişin izlerini hissettirebilmeliydi. Sergide yer alan tüm resimler, farklı zamana ait bir odanın belirli kesitleri olacak şekilde kurgulandı. Onları daha önce fiziksel olarak bir araya getirip görme fırsatımız olmamıştı. Sergi mekânına yerleştirirken, onların birlikte nasıl bir atmosfer oluşturduğuna biz de ilk kez tanıklık ettik. Bu deneyimi, izleyiciyle neredeyse aynı anda yaşadık. İnsanların geri dönüşleri ve bizim kişisel deneyimimiz ile, “Kül Tepesi”nin anlatmak istediği şeyin onlarda da benzer bir duygu ve düşünce alanı oluşturduğunu söyleyebilirim.

Sergide mekân, “canlı bir hafıza alanı” olarak konumlanıyor. Biraz bundan bahseder misin?

Kayin: Buradaki canlılık hissi, mekânın değişim ve dönüşüm enerjisinden geliyor. Yıllar içinde dönüşen bir mekân düşünelim, bir zamanlar başka bir perdeye ya da farklı renkte bir koltuğa sahip olmuş bir yer. Böyle bir mekânı hayal etmeye çalıştığımızda, bulunduğumuz anın içinde başka zamanların varlığını da hissetmeye başlarız. Bizden önce yaşanmış şeyleri düşleyebiliriz. Bu deneyimler artık geçmişte kalmış olsalar da, auralarıyla mekânın içinde var olmaya devam ederler. Tarihi bir yeri ziyaret ettiğimizde de benzer bir his yaşarız; bizden önce orada yaşanmış olayların izleri hâlâ oradadır. “Kül Tepesi”nde bahsettiğim izler ise daha soyut bir düzlemde var oluyor.

“Kül Tepesi” sergisinin bağlamı, mekânla ilişkisi ve hafıza fikri senin için ne ifade ediyor?

Emrah Çoban: Kül Tepesi sergisi bizim için mekânı yalnızca fiziksel bir alan olarak değil, geçmişten izler taşıyan yaşayan bir hafıza yüzeyi olarak düşünmekle ilgiliydi. Sergiyi kurgularken özellikle serginin yer alacağı mekânın tarihsel dokusu da Emel’in üretimleriyle beraber oluşturacağı katmanı düşündük. Çünkü bu sergide mekân, işleri taşıyan nötr bir yapı değil; işleri dönüştüren ve onlarla birlikte yeni anlam katmanları üreten aktif bir unsur hâline geliyor. Hafıza fikri de burada lineer bir geçmiş anlatısından çok, üst üste binen, yığılan ya da hacim kaplayan bir form üzerinden ortaya çıkıyor.

Halı Püskülü, 2026, tuval üzerine kuru pastel, tebeşir, füzen

Sergide mekânın kendisi de neredeyse bir işe dönüşüyor. Yerleştirme kararlarını oluştururken nasıl bir akış düşündün?

Çoban: Yerleştirme sürecinde doğrusal bir izleme deneyiminden özellikle uzak durmaya çalıştık. İzleyicinin mekân içinde ilerledikçe yeni boşluklar, kırılmalar ve karşılaşmalarla temas etmesini istedik. Bazı işler mekânın belirli yüzeyleriyle daha doğrudan ilişki kurarken, bazıları daha geri çekilen ve sessiz kalan noktalarda konumlandı. Böylece sergi tek merkezli bir anlatıdan ziyade, parçalı bir hafıza deneyimi resimsel bir yerleştirmeye dönüştü.

Özellikle “Duvar”, “Halı” ve “Halı Püskülü” gibi işlerde yüzeyin kendisi neredeyse ana özneye dönüşüyor. Sence gündelik hayatta çoğu zaman arka planda kalan bu detaylar neden önemli?

Kayin: Bu resimlerde kullandığım imgeler, özellikle mekânın atmosferini yansıtabilmek adına oldukça sade tutuldu. Sadeliğin, düşünmek için zihinde daha sessiz bir alan açtığını düşünüyorum. Çoğu zaman zihin sade olanın üzerinde uzun süre durmaz, ancak o sadelik resmedilip önemli bir parçaya dönüştüğünde, ona bakış biçimimiz değişebilir. İçinde bulunduğumuz mekânın her parçası, o mekânı var eden unsurlardan biri ve detaylar ilk bakışta görünen ana parçalardan çok daha fazla anlam taşıyabilir. Bu imgelerin sade ve açık yapısının, izleyiciye daha öz bir düşünce alanı sunduğunu düşünüyorum. Böylece izleyen kişi kendisini belirli bir anlamın içine sıkışmış hissetmeden, kendi çağrışımlarını kurabilecek bir alan bulabiliyor.

Halı, 2026, Tuval üzerine kuru pastel, tebeşir, füzen

Sergide doğrudan insan figürü çok belirgin değil ama insanın bıraktığı izler sürekli hissediliyor. Bu izler senin için ve senin zihninde bizler için ne ifade ediyor?

Kayin: Buradaki izler, çalışma masamda sürekli bulunan, günlük hayatımda tükettiğim, izlediğim ya da yıllardır evimde yer alan şeylerden oluşuyor. Bunların bana ait olması aslında esas mesele değil; önemli olan, herhangi birinin geçmişteki varlığının hissettirebilmesi. Gösterilen imgeler, izleyicinin kendi deneyimlerinden bir şeyler çıkarabilmesi için birer araç gibi. Masa tablosunda daha gündelik yaşamda kullanılan objeler varken, “Kül Tepesi” tablosunda zaman kavramını öne çıkaran imgelere  değindim. Burada yanan sigara, saatin sarkaçları ve sarmaşıklar zamanın devamlılığına, dönüşümüne ve birikmesine dair anlamlar taşımakta.

Sergide geçmiş ve şimdi arasındaki geçirgenlik sıkça vurgulanıyor. Üretim sürecinde zamanı sen nasıl düşündün ve kurguladın?

Kayin: Sergideki resimlerin işaret ettiği zaman, resimlerdeki eskimiş dokulardan hissedildiği gibi geçmiş bir zamana ait, ancak mekân aynı anda şimdiki zamanın deneyimine de açık. Bu iki zaman katmanının birbirine geçirgen olması ve geçmişin görünürlüğünün şimdiye taşınması, zamanın bir kum saati gibi birikerek çoğullaştığını ifade etmek amacıyla kuruldu. Zaman bendeki anlamıyla yalnızca geçip giden bir şey değil. Tarihsel bir ifade aracı da bize geçmişin varlığını ve geleceğin kaçınılmazlığını aynı anda hissettirebiliyor.

Kül Tepesi, 2025, Tuval üzerine kuru pastel, tebeşir, füzen

Emel Kayin’in işleriyle senin küratöryel yaklaşımın arasında nasıl bir ortaklık oluştu?

Çoban: Emel’in sanat pratiğinde, sahnelerle birlikte ürettiği anlatıları mekân üzerinden yeniden kurmak. Benim küratoryal yaklaşımımda da mekânın yalnızca sergileme alanı değil, alternatif düşünsel bir yapı olarak ele alınması önemli bir yerde duruyor. Bu nedenle süreç boyunca işleri açıklayan bir sergi kurmak yerine, izleyicinin mekânın içinde dolaşırken farklı zaman katmanlarını hissedebileceği bir alan oluşturmaya çalıştık. Ortaklığımız görünür olana odaklanmaktan ziyade geride kalan izlerle ilgilenmek üzerinden gelişti.

“Kül” metaforunun küratöryel tarafta sendeki karşılığı ne oldu?

Çoban: Bizim için kül, yalnızca yok oluşun değil, dönüşümden geriye kalan izlerin metaforu. Tamamen kaybolmuş gibi görünen şeylerin aslında başka biçimlerde varlığını sürdürmesiyle ilgili bir düşünce alanı açıyor. Küratoryal olarak da sergiyi bu geçiş hâli üzerinden düşündük. İşlerin her biri sanki farklı bir zaman diliminden şimdiye taşınmış kırıntılar gibi mekânın içinde yeniden beliriyor.

Sergi, zaman fikrine güçlü biçimde odaklanıyor. Bu noktada sergiyi kurgularken zaman kavramıyla senin kurduğun bağdan bahseder misin?

Çoban: Sergiyi kurgularken zamanı doğrusal bir akış olarak düşünmedik. Daha çok geçmiş, şimdi ve olası geleceklerin aynı anda birbirine temas ettiği katmanlı bir yapı olarak ele aldık. Emel’in işleri de bu hissi taşıyor; çünkü yüzeylerde hem silinmiş hem de yeniden ortaya çıkan izler var. Bu nedenle sergide zaman, sabit bir kronoloji yerine sürekli eklemlenen yeniden kurulan bir alan olarak ortaya çıkıyor. İzleyicinin de sergi içinde dolaşırken tek bir ana değil, farklı zaman katmanlarına aynı anda temas ettiğini hissetmesini önemsedik.

İlginizi Çekebilir

17. İstanbul Bienali

17. İstanbul Bienali kapsamında Barın Han’da sergilenen "Atatürk’ün Katafalkı: Bir Diğer Ütopik Mimari Örneği mi?" projesinin detaylarını Kyoto merkezli sanatçı Yuta Nakamura'dan dinledik.

© 2020

Exit mobile version