Queer Feminist Atlas

Geç keşfedilen kadın sanatçılar

Sanat tarihinde sanatının görünür olması için yıllarca beklemiş birçok kadın sanatçı var. Queer Feminist Atlas’ın bu bölümünde geç keşfedilen dört kadın sanatçıya yer verdik.

Sanat tarihi, yeteneğin her zaman zamanında fark edildiği bir hikâye değil. Kimi sanatçılar onlarca yıl aynı ısrarla üretmeye devam eder, ama sanat dünyasının kapıları önlerinde ancak çok geç aralanır. Bazen bu bir galericinin açık reddiyle, bazen sessizce göz ardı edilmekle, bazen de yalnızca “zamanın ruhuna uymamakla” gerçekleşir. Sonuç aynıdır, ömrün büyük bölümü, hak edilen ilgiden yoksun geçer.

Bu seçkide yer alan dört kadın sanatçı, bu gecikmenin farklı hallerini temsil ediyor. Kimi 89 yaşında ilk resmini sattı, kimi 70 yaşında ilk retrospektifine kavuştu, kimi emekli olduktan sonra kariyerinin en önemli dönemine adım attı. Ortak noktaları, tanınmadıkları yıllarda bile üretmekten vazgeçmemiş olmaları. Sanat dünyası onları keşfettiğinde, aslında hepsi çoktan kendi dillerini kurmuşlardı.

Louise Bourgeois (1911–2010)

Louise Bourgeois yetmiş yaşına geldiğinde yaklaşık kırk yıldır New York’ta sanat üretiyordu; buna rağmen bugün sahip olduğu ünün çok uzağındaydı. Paris’te, eski duvar halılarını onaran bir ailenin yanında büyümüş, 1938’de sanat tarihçisi Robert Goldwater’la evlenerek New York’a taşınmıştı. İlk kişisel resim sergisini 1945’te, ilk heykel sergisini 1949’da açtı; ancak hiçbir akıma bütünüyle uymayan üretimi uzun süre sanat dünyasının merkezinde yer bulamadı. Dönüm noktası 1982’de geldi. MoMA’nın düzenlediği ilk retrospektifi açıldığında 70 yaşındaydı ve sergi çalışmalarını ilk kez geniş bir izleyici kitlesiyle buluşturdu. Ardından gelen yaklaşık otuz yıl, kariyerinin son dönemi değil, en üretken ve görünür yılları oldu: Cells yerleştirmeleri, kumaştan bedenler ve dev örümcekler bu yıllarda ortaya çıktı.

Bourgeois’nın sanatının en güçlü kaynaklarından biri çocukluğuydu. Babasının uzun süreli ilişkisi, annesinin bunu kabullenişi, kıskançlık, öfke ve terk edilme korkusu eserlerine tekrar tekrar sızdı. Kadın bedeni de onun eserlerinde kusursuz bir biçim değildir; parçalanır, şişer, asılır, başka bedenlerle birleşir. 1970’lerde feminist sanat hareketinin güçlenmesiyle Bourgeois’nın yıllar önce ortaya attığı sorular da yeni bir karşılık buldu. Özellikle Femme Maison gibi erken dönem eserlerinde kadın bedeni ile ev hayatını iç içe geçirmesi, genç kuşak feminist sanatçıların ilgisini çekti ve uzun süre kenarda kalan üretiminin yeniden gündeme gelmesine katkıda bulundu.

Öne çıkan eser: Maman, 1999

Neredeyse on metre yükselen örümcek, incecik bacaklarıyla izleyicinin üzerinde bir gölgelik gibi açılır. Boyutu ve sivri uzuvları onu ürkütücü kılarken, gövdesinin altında taşıdığı kesede on yedi mermer yumurta saklıdır. Bourgeois bu dev yaratığı, ailesinin atölyesinde duvar halılarını dokuyup onaran annesi Joséphine’le özdeşleştiriyordu: sabırlı, becerikli, koruyucu ve gerektiğinde kendini savunabilecek kadar güçlü. Altından yürüyen izleyici de bu çelişkinin tam ortasına girer; örümceğin bacakları arasında küçülürken, aynı zamanda yumurtaların korunduğu alanın içine kabul edilir. Tate Modern’in 2000’deki açılışı için Turbine Hall’a yerleştirilen Maman, Bourgeois’nın yetmişinden sonra gelen şöhretinin en güçlü simgelerinden biri oldu.

Maria Lassnig (1919–2014)

Maria Lassnig 1980’de Venedik Bienali’nde VALIE EXPORT’la birlikte Avusturya’yı temsil ettiğinde 60 yaşındaydı. O tarihe kadar kırk yıla yakın süredir resim yapıyor, Paris ve New York’ta yaşamış olmasına rağmen uluslararası sanat dünyasında hâlâ sınırlı ölçüde tanınıyordu. 1919’da Avusturya’da doğan Lassnig, 1940–45 arasında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördü; daha öğrenciyken akademik resmin sınırlarıyla çatıştı. Savaş sonrasında soyutlama ve Art Informel’le tanışması, resminin yönünü değiştirdi. 1968’de New York’a taşındı, deneysel animasyon filmleri yaptı ve feminist sanat çevreleriyle ilişki kurdu. Avusturya’ya döndüğünde Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde profesörlüğe getirildi. Asıl uluslararası görünürlüğü ise altmışlı yaşlarından sonra büyüdü: 1982 ve 1997’de documenta’ya katıldı; 2008’de 89 yaşındayken Londra’daki Serpentine Gallery’de Birleşik Krallık’taki ilk kapsamlı sergisi açıldı. 2013’te Venedik Bienali ona Yaşam Boyu Başarı Altın Aslanı’nı verdi.

Lassnig’in onlarca yıl boyunca tekrar tekrar resmettiği beden kendi bedeniydi; fakat aynadaki görüntüsünü kopyalamıyordu. “Beden farkındalığı” adını verdiği yöntemde, resim yaparken bedeninin hangi bölgesini hissediyorsa onu tuvale aktarıyor, hissetmediği yerleri eksik bırakabiliyordu. Bu yüzden otoportrelerinde bedenler parçalanır, renk değiştirir, bazen makine ya da hayvanla birleşir. Kadın bedeninin ısrarla gençlik ve güzellik üzerinden temsil edildiği bir kültürde Lassnig, kendi bedeninin yıllar içinde geçirdiği değişimi resimlerinden hiç saklamadı; yaşlılığı, kırılganlığı, öfkeyi ve arzuyu aynı açıklıkla tuvale taşıdı. 2014’te MoMA PS1’da ABD’deki ilk büyük müze sergisi açıldığında 94 yaşındaydı. İki ay sonra hayatını kaybetti.

Öne çıkan eser: Du oder Ich, 2005

Lassnig kendisini çıplak, saçsız ve yaşlanmış bedeniyle doğrudan karşımızda otururken resmeder. Bir elindeki tabancayı izleyiciye, diğerini kendi başına doğrultmuştur. Beden savunmasızdır ama bakışı değildir; resmin karşısında kimin kimi tehdit ettiği giderek belirsizleşir. Karşımızda seksenlerinin ortasında, çıplaklığını gizlemeyen, öfkeli ve elinde iki silahla izleyicinin bakışına meydan okuyan bir kadın vardır. Yaşlı kadın bedenine yakıştırılan edilgenlik ve kırılganlıktan eser yoktur. Lassnig’in geç gelen şöhretinde çarpıcı olan da budur: sanat dünyası onu keşfettiğinde, o kendi bedenine bakmanın dilini yarım yüzyıldan uzun süredir geliştirmekteydi.

Carmen Herrera (1915–2022)

Carmen Herrera ilk resmini sattığında 89 yaşındaydı. Oysa 1915’te Havana’da doğan sanatçı, gençliğinde mimarlık eğitimi almış ve 1939’da Amerikalı öğretmen Jesse Loewenthal’le evlenerek New York’a yerleştikten sonra resme ağırlık vermeye başlamıştı. 1948’de eşiyle Paris’e taşındığında kendisini savaş sonrasının canlı soyut sanat ortamının içinde buldu. Salon des Réalités Nouvelles’in yıllık sergilerine katıldığı beş yıl boyunca farklı soyutlama biçimleri üzerinde çalıştı. Resimleri giderek sadeleşti; mimarlık eğitiminden gelen düzen ve ölçü duygusu, çizgi ile renk arasındaki ilişkiye yoğunlaşan geometrik bir dile doğru ilerledi. 1954’te New York’a döndüğünde bu dili geliştirmeye devam etti, fakat sanat ortamında kendisine kalıcı bir yer bulamadı. Herrera yıllar sonra, bir galericinin eserlerini beğendiği hâlde kadın sanatçıları temsil etmediğini açıkça söylediğini anlatacaktı.

Buna rağmen Herrera’nın atölyesinde çalışarak geçen yıllar hiç kesilmedi. 1950’lerin sonlarından itibaren resimlerindeki öğeleri daha da azalttı; keskin geometriler, geniş renk alanları ve birkaç renkle kurulan dengeler onun ayırt edici dili hâline geldi. Değişen şey resimleri değil, sanat dünyasının onlara gösterdiği ilgiydi. 2004’te ilk satışını yaptıktan sonra eserleri müze koleksiyonlarına girmeye, sergileri çoğalmaya başladı. En büyük buluşmalardan biri 2016’da gerçekleşti. Whitney Museum, 101 yaşındaki Herrera’nın yaklaşık otuz yıllık üretimini Lines of Sight sergisinde bir araya getirdi. Duvarlarda 1940’ların sonundan 1970’lere uzanan tarihler taşıyan resimler vardı; izleyiciler Herrera’nın geometrik soyutlamayı ne kadar erken geliştirdiğini ilk kez bu ölçekte görebiliyordu. On yıllar boyunca beklediği ilgiyi sonunda gören Herrera, hayatının son yıllarında eserlerinin büyük müzelere girdiğine ve sanat tarihindeki yerinin yeniden değerlendirildiğine tanıklık etti. 2022’de 106 yaşında öldüğünde hâlâ üretmeye devam ediyordu.

Öne çıkan eser: Blanco y Verde serisi, 1959–1971

Bembeyaz yüzeyin içine yerleşen yeşil üçgenler, kimi yerde tuvalin kenarından içeri girer, kimi yerde beyaz alanın arasında ince bir yarık gibi uzanır. Herrera yalnızca iki renkle çalışmasına rağmen resimler durağan değildir; yeşil biçimlerin yönü ve beyaz alanın genişliği bakışı sürekli hareket ettirir. Üçgenlerin tuvalin dışında devam ediyormuş gibi kesilmesi, kompozisyonu çerçevenin sınırlarından kurtarır. Herrera’nın 1959’da başlayıp yıllarca sürdürdüğü Blanco y Verde serisi, resim dilinin ne kadar erken sadeleştiğini gösterir. Ne var ki bu geometrik yalınlığın sanat tarihindeki yerinin fark edilmesi için onlarca yıl geçmesi gerekecekti.

Alma Thomas (1891–1978)

Alma Thomas, Washington’daki Shaw Junior High School’da otuz beş yıl sanat öğretmenliği yaptı. 1960’ta emekli olup bütün zamanını resme ayırdığında ise sanat yaşamının en önemli dönemi henüz başlamamıştı. Georgia’da doğmuş, ailesi Jim Crow döneminin ırkçı şiddetinden uzaklaşmak için 1907’de Washington’a taşınmıştı. Thomas 1924’te Howard Üniversitesi’nin yeni kurulan güzel sanatlar bölümünden mezun olan ilk öğrenci oldu ve ertesi yıl Shaw Junior High School’da öğretmenliğe başladı. Ders verdiği yıllarda kendi resmini de bırakmadı; Columbia Üniversitesi’nde sanat eğitimi üzerine yüksek lisans yaptı, American University’de resim eğitimi aldı, sergilere katıldı ve Washington’ın Siyah sanat çevresinde etkin bir isim oldu. Ancak onu bugün tanıdığımız ressama dönüştürecek özgün resim dili, öğretmenlikten ayrıldıktan sonra ortaya çıkacaktı. 1966’da Howard Üniversitesi’nde açılacak retrospektifi için yeni eserler hazırlarken kısa, renkli fırça darbelerinin yan yana dizildiği kendine özgü soyutlama biçimi belirginleşmeye başladı.

1960’ların ortasında geliştirdiği, kısa renk darbelerini beyaz boşluklarla ayırarak ritmik diziler hâlinde kurduğu soyut resimler, Thomas’a daha önce ulaşamadığı bir görünürlük getirdi. Bahçesindeki çiçekler, Washington parkları, ağaçların arasından süzülen ışık ve daha sonra uzay araştırmaları bu renkli kompozisyonların başlıca esin kaynakları oldu. Washington Color School çevresiyle ilişkilendirilse de Thomas kendi resmini tek bir akımın içine hapsetmek istemiyordu. Thomas, 1960’lar ve 70’lerde ABD’deki ırkçılık karşıtı mücadeleler ve Vietnam Savaşı sürerken, resimlerinde şiddeti ya da toplumsal çatışmayı doğrudan konu etmek yerine doğaya, renge ve güzelliğe yöneldi. 1972’de, 80 yaşındayken Whitney Museum’da kişisel sergi açan ilk Afrikalı Amerikalı kadın sanatçı oldu. Ölümünden sonra görünürlüğü daha da büyüdü; 2014’te Resurrection Beyaz Saray koleksiyonuna girerek burada yer alan ilk Siyah kadın sanatçı eseri oldu.

Öne çıkan eser: Tiptoe Through the Tulips, 1969

Thomas laleleri tek tek resmetmek yerine bahçede bıraktıkları renk izlenimini tuvale taşır. Canlı renklerdeki kısa boya darbeleri, tuval boyunca yükselen düzensiz şeritler hâlinde sıralanır. Aralarında bırakılan beyaz alanlar bu renk kümelerini birbirinden ayırırken, yaklaştıkça her fırça izinin farklı genişlikte ve aralıkta olduğu görülür. Düzenli görünen yapı yakından bakıldığında küçük sapmalarla doludur. Boya izlerinin boyları, aralıkları ve kenarları sürekli değişir. Washington baharındaki lalelerden geriye biçimleri değil, renkleri ve canlılıkları kalır. Böylece eser, bir çiçek resmine değil, rengin kendi ritmini kurduğu neşeli bir soyutlamaya dönüşür. Sanatçı bu eseri yaptığında 77 yaşındaydı ve kendisini sanat tarihine yerleştirecek resimlerin büyük bölümünü henüz üretmemişti.

Bu dört isim, geç keşfedilen kadın sanatçıların yalnızca bir kısmı. Sanat tarihinin sayfaları arasında, benzer şekilde yıllarca beklemiş, kimi zaman hiç fark edilmeden üretmeye devam etmiş başka pek çok kadın sanatçı var. Siz de bu seçkide yer almayan, geç keşfedilmiş ya da hâlâ hak ettiği ilgiyi görmemiş kadın sanatçıları yorumlarda paylaşabilirsiniz.


İlginizi Çekebilir

© 2020

Exit mobile version