Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

İlhan Berk’in Resimleri Üstüne Bir Çalışma Varsayımı

Şiirleriyle olduğu kadar resimleriyle de özgün bir sanatçı kimliği oluşturan İlhan Berk’in “Kalan” sergisi için Abidin Dino’nun kaleme aldığı metin Argonotlar Kütüphanesinde.

Millî Reasürans Sanat Galerisi’nin erken dönem sergilerinden biri olan “İlhan Berk, Kalan”, 2–31 Aralık 1994 tarihleri arasında gerçekleşti. Galerinin açılışından kısa bir süre sonra düzenlenen sergi, İlhan Berk’in yaklaşık on yıl aradan sonra resim çalışmalarını yeniden izleyiciyle buluşturduğu önemli bir buluşmaya işaret eder. Şiirleriyle olduğu kadar resimleriyle de özgün bir sanatçı kimliği kuran Berk’in farklı dönemlerine ait nü resimleri, siyah zemin üzerine beyaz desenleri ve İstanbul haritaları, serginin temel çerçevesini oluşturur.

“Kalan”, Berk’in edebiyat ve resim arasında kurduğu ilişkiyi birlikte düşünmeye olanak tanırken, sanatçının görsel üretimini şiirsel dünyasından ayrı olmayan bir bütün olarak ele alır. Sergiye eşlik eden yayında İlhan Berk’in resimleri ve şiirlerinin yanı sıra Abidin Dino’nun sanatçı üzerine kaleme aldığı metin yer alır. Yayının tasarımı Esen Karol ve Bilge Barhana, çevirileri ise Teoman İmamoğlu tarafından gerçekleştirilir.

Millî Reasürans Sanat Galerisi arşivinde sergiye ilişkin gazete küpürleri, dia kayıtları ve çeşitli görsel belgeler de korunmaktadır. Bu belgeler, 1994 yılında gerçekleşen serginin yalnızca yapıtlar ve yayın üzerinden değil, dönemin sergi ve sanat ortamına dair izler aracılığıyla da yeniden takip edilmesine olanak sağlar.

Yayın hakkında detaylı bilgi almak için Millî Reasürans Sanat Galerisi ile e-mail adresi  (sanatgalerisi@millireasuranssanatgalerisi.com) üzerinden iletişime geçilebilir.


Her şairin bir “anahtar sözcüğü” var gibime gelir. İlhan Berk’in “anahtar sözcüğü” “işte”.

İlk kitabının ilk sözcüğü kesinlikle budur:

“İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı” (İstanbul, 1947)

Aynı kitapta “işte”ler hiç eksik olmaz! Bir de “Galile Denizi”ne bakalım:

“Belli sevişme vakti
İşte pencereler kollarını açtı” (1958)

Ya da “Türkiye Şarkısı”nı dinleyin:

“İşte gün ışığı Alidağ eteklerinde
En sonra sıra bende” (1958)

İsterseniz Aşıkane’yi okuyun:

“İşte Adakale sokağındaydım ve birden
Benim işte dünya kadar güzel ağzın artık” (1968)

“KÜL”de, aradığım sözcüğü yine buldum:

“O zaman işte seni bir güzel soyuyorum”

Bu “işte”leri derleyerek ne mi demek istiyorum?

Şunu: Bu sözcüğün gösterme, görme, belirtme gücü taşıdığını anlatmak istiyorum.

Şair tepiniyor, seyredin, diyor, bir oluş, bir akış içinde insanları, gökler, kent ve dünya. Görme etrafında bağlanıyor “işte”li şiirler dizisi, görsel bir şiir kavramı ile karşı karşıyayız.

Mevlâna’yı, Picasso’yu, Nâzım’ı da büyülemiştir göz ve görme, gösterme eylemi.

1951’de Vallauris’de, bana şöyle demişti İspanyol ressamı: “Biliyor musun ki insan, topu topu iki üç kez görür ömrü boyunca…”

Mevlâna çoktan önemini vurgulamıştı görmenin:

“Gör, gör ki sende yalnız bu görüş, bu bakış işe yarar.” (Mesnevi VI. S.118. İzbudak)

Şair ve şairden fazla ressam olan Victor Hugo, çizdiği o dehşet verici resimlerinden birinin altına şunu yazmıştı: “Varlık, görüş var olduğu için mi var?”

Nâzım’ın Paris’te, Saint Michel’de başlayıp yazdığı şiiri anlıyorum:

“bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği, resimciliği, çalgıcılığı / filan düşünüyorum / ve anlıyorum ki / bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri”

O gün bugün, dünyayı ve insanları yansıtma çabası hızlanıyor, çoğalıyor, yeni alanlara yayılıyor. Bir göz uygarlığına giriyoruz, imgeleri hızla çoğaltan bir çağa. (Televizyon, sinema vb.) Şiirde oldum olası bütün çaba imgede toplanmış bulunuyor, sözcükle imge yaratma tutkusu bir ölçüde resimle ilgili bir uğraş olmuş. Ama türleri karıştırmayalım, ne edebiyat resim, ne resim edebiyat. İlhan Berk hiç karıştırmıyor ikisini. Şiirinde bile imgeyi bir çağrışım olarak almıyor, “gibi”leri yok ederek, dolaysız imgeler veriyor. Öyle de olsa sözcük bir imge ve bir ses; o ses harfe dökülünce bir imge daha çıkıyor ortaya, ses bir ölçüde tümleşiyor, harf kurgusu siliniyor ve bir ideogram olarak algılanıyor, yani resimleşiyor (Çin yazısı örneğinde olduğu gibi).

Latin harfleri ile yazılmış “işte” sözcüğünde bile, parmakla gösterme, işaretleme niteliği yok mu?

Semantik alana girmek istemiyorum, diyeceğim şu ki İlhan Berk’in bütün çabası, işaretlemeye, görmeye, göstermeye adanmış. Somut. Dün salt şair donuna girmişti, bu sefer ressam İlhan Berk dolaysız imgeler yaratıp ikizleşiyor, ressam kesiliyor.

İşin başından başlayacak olursak, ilk buluşmamız 1939’da, pulu Balıkesir’de damgalanmış bir zarftan çıkan şiirle gerçekleşti.

İkinci buluşmamız 1970’te, bir defterde gördüğüm resimle. Her sefer aynı sevinci duydum.

Daha ilk şiirlerinde İlhan Berk, sanki Yüksek Kaldırım’da kartpostallar edinmiş de, onları kendine özgü bir yöntemle art arda dizmiş, sürtmece, yapıştırmaca şiirler üretmişti, iki görüntünün bileşimi, bir kavram yaratıyordu, ya da garipçil bir duygu ve böylece kıvılcımlar saçılıyor, ortalık utançsız İstanbul kokuyordu. Bunu yaparken “şiirsellikten”, “ahenkten” koleradan kaçar gibi kaçacaktı İlhan Berk.

1939 senesi İlhan Berk İstanbul’a geldiğinde, güleç bir dikey olarak Kamondo Han’daki atölyemin demirbaşları arasında karıştı. Galata Kulesi çizgisinde, en üst katta bulunan işyerim, eşgüdümlü bir resim ve şiir üretme fabrikası olmuştu çabucak. İmeceli.

En önemlisi: Türk sanatı sürekli olarak gerdeğe giriyordu kentle, İstanbul’la halvet oluyordu.

Korkarım ki İlhan Berk’in kaderi, -hele ressam olarak- her duvarı ayrı bir renge boyanmış Kamondo Han’da “bağlandı”. Orada tutuldu resim denen ince hastalığa.

Bakın hele: Kamondo Hanı Yazıcı Sokağındadır (hangi yazıcı belli değil), olsun, sırtınızı çevirin Galata Kulesine, hafif yokuştan, Alman mektebinin altından kalantor yapıların arasından geçerek Evlenme Dairesine çıkın, karşınıza tapınak gibi Narmanlı Han çıkacaktır.

“D” Grubu ilk sergisini -1934’te sanıyorum- orada açtı.

Yıllar geçecek, Bedri Rahmi tezgâhını orada kuracak, kalıbını basacaktı. Rastlantı mı bunlar?

Ya üfürükçü -yazar- ressam Ferit Edgü, Fikret Mualla’nın renk cümbüşlerini, Avni Arbaş’ın sisli İstanbullarını, benim “Deniz Küstü”lerimi, İlhan Berk’in üryanlarını nerede sergileyecekti?

Narmanlı’da değil mi? Boşuna mı seçti o yeri?

Aliye Berger geceleri süpürgelere binip, neden dünya güzeli cadıca resimler çiziyordu Narmanlı atölyesinde?

Neden Sait Faik uyurgezer fırdolanıyordu Kule Dibinde, Narmanlı’nın arka sokaklarında?

Asaf Halet Çelebi Yüksek Kaldırımın tepesinden, yitik bir çocuk topu örneği neden yusyuvarlak yuvarlanıyordu tâ Karaköy börekçisine kadar?

Ya Cihat Burak, neden kedilerle birlikte geceleri gidip, sırtını yavaştan kuleye sürtüyordu uzun uzun, (bu bir sır…)

Hepsi rastlantı mı? Peki, olabilir, rastlantı olsun…

Ya mevlevi semahanesi neden Yüksek Kaldırımın tepesine tünenmişti?

Şeyh Galip boşuna mı o mekânda fırıldaklaşıyor, söz perendeleri atıyordu… Ne demişti Şeyh Galip:

“Fıstânı (memesi) turunc-i bağ-ı cennet
 Pistânı (memesi) turunc-i bağ-ı cennet
 Çeşmi o turunca mest-i hayret”

Yüksek Kaldırımın doruğunda yazmıştır bunu pirimiz.

Bre elbette sema çıkışı bir Yahudi dilberine rastlayacaktı ergeç…1939’larda, kimi gün öylesi Yahudi dilberleri ışıl ışıl tırmanıyordu ki yokuşu, dizlerimizin bağı çözülüyor, İlhan Berk’le olduğumuz yerde kalakalıyorduk bir süre.

1970’te İlhan Berk’in ilk ve fistân forya “üryanlarını” görünce, Tevrattan çıkma Yahudi güzellerine rastlarcasına elim ayağım kesildi, mest-i hayret!

İki şeyi karıştırmıyorum kâğıt üstü yapay pistânla, bürümcük altı gerçek pistân apayrı şeyler belli.

Hani safdil ressamların denediği gibi sırça pistanlar resmetmiyor İlhan Berk. Biliyor ki resim bir taklit sanatı değil, çıplaklığın görüntüsü ile değil, duygusu ile ilgili.

Bunu anlamamış kimi bön saray nakkaşı, Topkapı Sarayında, kitaplıkta saklı açık saçık resimler çizmişler ama, yaptıkları sevişme ile değil, çiftleşme ile ilgili. Bir zamanlar İlhan Berk anlatmıştı, bir yerlerde okumuş:

Nakkaş bir ağacın karşısına geçmiş, boya ile “tıpkısını” çizmiş. Öylesine çizmiş ki, resmi gören kuşlar kağıt üstü ağaca konmaya kalkışmış…Derken ordan bir köylü geçecek olmuş, ağaç resmine bakmış, sormuş: “Be adam, gözün kör mü, bunun bir ağaç olduğunu kuş beyinli kuşlar bile anladı!” demiş. Bilge köylü başını sallamış: “Boşuna zahmet, o ağaç ZATEN VAR.” karşılığını vermiş, omuz silkip gitmiş.

Zaten varolanı çizmeye kalkışmıyor İlhan Berk, “Şimdiye dek neden yoktu” dedirtecek bir gerçek katına erişmek istiyor. Bir çalışma varsayımı olarak diyorum ki, duvara astığı resimler, bir kez daha yalın bir öz’dür; ressam, işte’nin işte’sini yansıtıyor size düpedüz.

Son bir söz: gözlerinizi dört açın, yaman şeyler göreceksiniz. (1978)

İlginizi Çekebilir

Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi yazı dizimizin yeni konuğu Anadolu kilimleri. Koleksiyoner Ayan Gülgönen'in yazısı Argonotlar Kütüphanesinde.

Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi yazı dizimizin yeni konuğu Murat Germen. "%5" sergisi için Akgün İlhan'ın kaleme aldığı metin Argonotlar Kütüphanesinde.

Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi yazı dizimizin yeni konuğu Cemre Yeşil! Ahu Antmen’in kaleme aldığı metin Argonotlar Kütüphanesinde.

Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi dizimizin yeni konuğu Polonya! 1989 sonrası ülkenin dönüşümünü fotoğraflarla ele alan serginin küratör metnini sunuyoruz.

© 2020

Exit mobile version