Queer Feminist Atlas

Kadın sanatçılar güçleniyor: 1800’lü yılların öne çıkan 5 kadın sanatçısı

Sanat tarihi uzun yıllar boyunca kadın sanatçıları çoğunlukla bir ustanın öğrencisi, modeli ya da ilham perisi olarak anlattı. Oysa 19. yüzyıl, kadın sanatçıların eğitim alabildikleri, eserlerini sergileyebildikleri ve bağımsız bir kimlikle varlık göstermeye başladıkları önemli bir dönüm noktasıydı. Kadınlar sanat akademilerine girebilmek, eserlerini sergileyebilmek ve mesleklerini bağımsız biçimde sürdürebilmek için yeni yollar arıyor; resimden heykele, baskıdan yazıya uzanan üretimleriyle sanatın sınırlarını yeniden tanımlıyordu.

Bu derlemede yer alan sanatçılar ortak bir estetik anlayışı paylaşmıyor. Kimi empresyonizmin içinde kendine yer açtı, kimi Neoklasik heykelin en güçlü örneklerini verdi; fakat her biri ardında dönemin ruhunu yansıtan olağanüstü bir miras bıraktı.

Bugün bu isimlere yeniden bakmak, sanat tarihine unutulmuş birkaç kadın sanatçıyı eklemekten çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu sanatçılar, sanat tarihinin hangi sesleri öne çıkardığını, hangilerini ise uzun süre arka planda bıraktığını daha dikkatli görmemizi sağlıyor.

Marie Bashkirtseff (1858–1884)

Ukrayna’da soylu bir ailede doğan Marie Bashkirtseff, çocukluk yıllarını annesiyle birlikte Avrupa’nın çeşitli kentlerinde geçirerek iyi bir özel eğitim aldı. İlk hedefi opera sanatçısı olmaktı, ancak genç yaşta geçirdiği hastalık sesini kaybetmesine neden olunca yönünü resme çevirdi. 1877 yılında Paris’teki Académie Julian’a kabul edildi. Kadın öğrencileri kabul eden az sayıdaki sanat okulundan biri olan akademide Tony Robert-Fleury ve Jules-Joseph Lefebvre’nin yanında çalıştı. Kısa sürede Paris sanat çevrelerinde adından söz ettirmeye başladı; eserleri 1880’den itibaren Paris Salonu’nda sergilendi. Resmin yanında heykelle de uğraştı. Günümüze ulaşan kataloglarda beş heykeli olduğu belirtilmektedir; bunların en bilineni 1884 tarihli bronz Douleur de Nausicaa (Nausikaa’nın Acısı) adlı çalışmadır ve Musée d’Orsay koleksiyonunda yer almaktadır.

Bashkirtseff’in üretimi bununla da sınırlı değildi. On üç yaşından itibaren düzenli olarak günlük tuttu. Ölümünden sonra yayımlanan bu günlükler, genç bir sanatçının mesleki hedeflerini, hırslarını ve kuşağının kadınlarına dayatılan toplumsal sınırlarla mücadelesini bütün açıklığıyla ortaya koyduğu için büyük ilgi gördü. Kadın haklarını savunan La Citoyenne gazetesinde yazılar yayımladı; kadınların sanat eğitimi alabilmesi ve mesleklerini erkeklerle eşit koşullarda sürdürebilmesi gerektiğini savundu. Verem nedeniyle henüz yirmi beş yaşında yaşamını yitirmesine rağmen, kısa ömrüne resimlerini, heykellerini, yazılarını ve sanat tarihinin en dikkat çekici günlüklerinden birini sığdırmayı başardı.

Öne çıkan eser: Un meeting (Toplanma), 1884

Bashkirtseff’in en bilinen eserlerinden Un meeting (Toplanma), Paris’in işçi sınıfı mahallelerinden birinde bir araya gelen çocukları konu alır. Sanatçı, gündelik yaşamdan seçtiği bu sahneyi tarih resimlerine özgü büyük ölçekli bir kompozisyon içinde ele alarak, sıradan görünen bir anı beklenmedik bir ciddiyetle sunar. Çocukların jestleri, birbirleriyle kurdukları gerilimli ilişki ve yüz ifadelerindeki doğallık, sanatçının güçlü gözlem yeteneğini ortaya koyar. Dönemin akademik resminde sık rastlanan idealize edilmiş figürler yerine, yaşadıkları çevrenin gerçekliği içinde var olan çocukları resmetmeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım, gündelik yaşamın da tarih resimleri kadar önemli ve anlatılmaya değer olabileceğini düşündürür. Eser, Musée d’Orsay koleksiyonunda yer almakta ve Bashkirtseff’in natüralist anlayışını en iyi yansıtan çalışmalar arasında gösterilmektedir.

Eva Gonzalès (1849–1883)

Eva Gonzalès’in Portresi, Édouard Manet (1869 – 1870)

Paris’te doğan Eva Gonzalès, yazar Emmanuel Gonzalès ile müzisyen Marie Céline Raguet’nin kızıydı. Çocukluğunu sanatçıların, yazarların ve entelektüellerin bir araya geldiği kültürel bir çevrede geçirdi. İlk resim eğitimini, kadın öğrencilere yönelik atölyesiyle tanınan Charles Chaplin’den aldı. 1869 yılında Belçikalı ressam Alfred Stevens aracılığıyla Édouard Manet ile tanıştı ve onun atölyesine girdi. Manet’nin kabul ettiği tek resmî öğrencisi olan Gonzalès, aynı zamanda hocasının en tanınmış modellerinden biri oldu. Manet’nin 1870 tarihli Eva Gonzalès portresi, bugün Londra’daki National Gallery’nin en önemli eserleri arasında yer almaktadır. Ancak bu portre uzun yıllar boyunca Gonzalès’nin kendi resimlerinin önüne geçmiş, sanatçının üretimi çoğu zaman Manet’nin gölgesinde değerlendirilmiştir.

Gonzalès, empresyonist ressamlarla yakın ilişkiler kurmasına rağmen onların bağımsız sergilerine katılmayı tercih etmedi; eserlerini yaşamı boyunca Paris Salonu’nda sergilemeyi sürdürdü. Resimleri, modern kent yaşamını ve özellikle 19. yüzyıl burjuva kadınlarının gündelik deneyimlerini konu alıyordu. Şapkacı dükkânları, tiyatro locaları, park gezintileri, ev içi yaşam ve aile ilişkileri, sanatçının en sık ele aldığı temalar arasındaydı. Yağlıboyanın yanı sıra pastel tekniğinde de ustalaşan Gonzalès’nin renk anlayışının ve fırça kullanımının, zamanla hocası Manet’yi de etkilediği düşünülmektedir. 1879 yılında gravür sanatçısı Henri Guérard ile evlendi. 1883 yılında ilk çocuğunu dünyaya getirdikten birkaç gün sonra geçirdiği doğum sonrası komplikasyonlar nedeniyle, henüz otuz altı yaşındayken yaşamını yitirdi. Ölümü, hocası Manet’nin ölümünden yalnızca beş gün sonra gerçekleşti.

Öne çıkan eser: Une loge aux Italiens (İtalyanlar Tiyatrosu’nda Bir Loca), yaklaşık 1874

Gonzalès’nin başyapıtı kabul edilen Une loge aux Italiens (İtalyanlar Tiyatrosu’nda Bir Loca), Paris’in kültürel yaşamını kadın bakış açısından ele alan en güçlü empresyonist resimlerden biridir. Tiyatro locasında oturan genç kadın, izleyicinin bakışına doğrudan karşılık vermek yerine sahneye yönelmiştir; böylece resmin odağı, gösteriyi izleyen kişinin deneyimine kayar. Işık, kumaş dokuları ve siyah giysiler üzerindeki yansımalar büyük bir incelikle işlenirken, tiyatro salonunun hareketli atmosferi de fırça darbeleriyle hissedilir. Dönemin birçok tiyatro resminde kadın figürü seyredilen bir nesne olarak sunulurken, Gonzalès izleyen kişiyi merkeze almayı tercih eder. Bu yaklaşım, sanatçının gündelik yaşamı gözlemleme biçimini ve kadınların kamusal alandaki varlığına ilişkin duyarlılığını açıkça ortaya koyar. Eser, Musée d’Orsay koleksiyonunda bulunmaktadır.

Paula Modersohn-Becker (1876–1907)

Kamelya dalıyla ressamın otoportre (Die Malerin mit Kamelienzweig), 1907

Almanya’nın Dresden kentinde doğan Paula Modersohn-Becker, çocukluğunu Bremen’de geçirdi. İlk resim derslerini genç yaşta almaya başladı; ardından Berlin’deki Kadın Sanatçılar ve Sanatseverler Birliği Resim Okulu’nda eğitim gördü. 1898’de Worpswede sanatçı kolonisinde çalışmaya başladı. Burada doğaya yönelen ressamlarla birlikte üretmesine rağmen, kısa süre içinde onların kırsal yaşamı romantikleştiren anlayışından uzaklaştı. Sanatını geliştirmek amacıyla sık sık Paris’e gitti; Cézanne, Gauguin ve Van Gogh’un yapıtlarını yakından inceleyerek kendine özgü bir resim dili geliştirdi. Yalın biçimler, toprak tonları ve güçlü figür anlayışı, kısa süre içinde çalışmalarının ayırt edici özellikleri hâline geldi.

1901 yılında ressam Otto Modersohn ile evlendi. Evlilik, annelik ve sanatçı kimliği arasında kurmaya çalıştığı denge, mektuplarına ve günlüklerine sıkça yansıdı. 1906’da eşinden ayrılarak yeniden Paris’e gitti ve yaşamının en verimli dönemini geçirdi; yalnızca bu yıl içinde seksenden fazla resim üretti. Kadınları, anneleri, çocukları ve yaşlı köylü kadınlarını ideal güzellik anlayışından uzak, yalın ve doğrudan bir bakışla resmetti. 1907 yılında ilk çocuğunu dünyaya getirdikten yalnızca on sekiz gün sonra, doğum sonrası gelişen bir komplikasyon nedeniyle yaşamını yitirdi. Geride yedi yüzden fazla resim ve yaklaşık bin dört yüz çizim bıraktı.

Öne çıkan eser: Selbstbildnis am 6. Hochzeitstag (Evliliğinin Altıncı Yıl Dönümünde Otoportre), 1906

Paula Modersohn-Becker’in en çok ses getiren yapıtlarından Selbstbildnis am 6. Hochzeitstag (Evliliğinin Altıncı Yıl Dönümünde Otoportre), sanat tarihinin en sıra dışı otoportrelerinden biridir. Sanatçı, kendisini çıplak ve hamileymiş gibi betimlemiştir; oysa resmi yaptığı sırada hamile değildir. Bu nedenle tablo, biyografik bir kayıt olmaktan çok, kadın bedeni, doğurganlık ve yaratım üzerine kişisel bir düşünce olarak değerlendirilir. Bir kadının kendisini çıplak biçimde ve kendi bakışıyla resmetmesi, 20. yüzyıl başında son derece alışılmadık bir tavırdı. Modersohn-Becker’in sakin duruşu ve izleyiciyle kurduğu doğrudan göz teması, kadın bedenini seyredilen bir nesne olmaktan çıkarıp sanatçının kendi kimliğini tanımladığı bir alana dönüştürür. Eser, günümüzde Bremen’deki Paula Modersohn-Becker Müzesi’nde bulunmaktadır ve modern sanatın en çarpıcı otoportrelerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Berthe Morisot (1841–1895)

Fransa’nın Bourges kentinde varlıklı ve kültürlü bir ailede doğan Berthe Morisot, küçük yaşlardan itibaren kız kardeşi Edma ile birlikte resim eğitimi aldı. Geoffroy-Alphonse Chocarne ve Joseph Guichard’ın ardından Barbizon Okulu’nun önde gelen isimlerinden Camille Corot’nun yanında çalıştı. Corot’nun açık havada resim yapmaya dayanan yaklaşımı, Morisot’nun sanat anlayışının şekillenmesinde belirleyici oldu. 1864 yılından itibaren Paris Salonu’nda eserleri kabul edilmeye başlayan sanatçı, 1874’te resmî Salon’dan ayrılarak ilk Empresyonist Sergi’ye katıldı. Daha sonra düzenlenen sekiz empresyonist serginin yedisinde yer aldı ve hareketin en istikrarlı isimlerinden biri hâline geldi.

1868’de Édouard Manet ile tanışması, kariyerinin önemli dönüm noktalarından biriydi. Manet’nin birçok resmine modellik yaptı; 1874’te ise sanatçının kardeşi Eugène Manet ile evlendi. Evliliğinin ardından da resim yapmayı bırakmadı ve eserlerini her zaman kendi adıyla imzalamayı sürdürdü. Kızı Julie, ilerleyen yıllarda en sevdiği modellerden biri oldu. Morisot’nun resimleri çoğunlukla kadınların, çocukların ve aile yaşamının gündelik anlarına odaklanır. Ancak bu sahneler, yalnızca ev içi yaşamı belgelemekten öte, kadınların kamusal ve özel alanlardaki deneyimlerini büyük bir incelikle gözlemleyen çalışmalar olarak öne çıkar. Serbest fırça darbeleri, aydınlık renk paleti ve ışığı yakalama biçimi, onu Empresyonizmin en yenilikçi ressamlarından biri hâline getirmiştir. 1895 yılında geçirdiği grip nedeniyle yaşamını yitirdi. Ölümünün ardından Stéphane Mallarmé, Edgar Degas, Claude Monet ve Pierre-Auguste Renoir’ın girişimiyle Durand-Ruel Galerisi’nde kapsamlı bir retrospektif sergisi düzenlendi.

Öne çıkan eser: Le Berceau (Beşik), 1872

Morisot’nun en tanınmış yapıtı olan Le Berceau (Beşik), sanatçının kız kardeşi Edma’yı yeni doğan kızı Blanche’ı izlerken betimler. İlk bakışta sade bir anne-çocuk sahnesi gibi görünse de, resmin asıl gücü figürler arasındaki sessiz bağda yatar. Edma’nın bakışı, kolunun eğimi ve beşiği örten ince tül, izleyicinin dikkatini uyuyan bebeğe yönlendirirken aynı zamanda koruma duygusunu da görünür kılar. Morisot, anneliği idealize etmek yerine, yeni bir yaşam karşısındaki düşünceli ve içe dönük ruh hâlini resmetmeyi tercih etmiştir. 1874’teki ilk Empresyonist Sergi’de gösterilen eser, dönemin eleştirmenleri tarafından zarafetiyle övülse de uzun yıllar alıcı bulamamış ve aile koleksiyonunda kalmıştır. Günümüzde Musée d’Orsay koleksiyonunda yer alan Le Berceau, annelik temasını modern resmin en yalın ve etkileyici örneklerinden biri hâline getiren yapıtlar arasında kabul edilmektedir.

Harriet Hosmer (1830–1908)

Massachusetts’te doğan Harriet Hosmer, 19. yüzyıl Amerikan heykel sanatının en özgün isimlerinden biri olarak kabul edilir. Çocukluk yıllarında annesini ve kardeşlerini verem nedeniyle kaybetmesi üzerine, doktor olan babası sağlığını güçlendirmek amacıyla onu alışılmışın dışında bir yaşam sürmeye teşvik etti. Kürek çekme, binicilik ve uzun doğa yürüyüşleriyle geçen bu yıllar, ileride büyük mermer bloklarla çalışmasını mümkün kılacak fiziksel dayanıklılığı da kazandırdı. Sanata olan ilgisi erken yaşlarda ortaya çıktı; önce Boston’da heykel eğitimi aldı, ardından kadınların kabul edilmediği anatomi derslerine erişebilmek için Missouri Medical College’da insan anatomisi üzerine çalıştı. Bu eğitim, dönemin heykeltıraşları için büyük önem taşıyan insan bedenini bilimsel olarak inceleme olanağı sağladı. 1852 yılında Roma’ya giderek İngiliz heykeltıraş John Gibson’ın öğrencisi oldu ve yaşamının büyük bölümünü burada geçirdi. Roma’daki uluslararası sanat çevresi içinde kısa sürede tanınan Hosmer, kendi atölyesini kurarak dönemin en çok sipariş alan kadın heykeltıraşlarından biri hâline geldi. Mermer yontmanın yanı sıra yeni kalıplama teknikleri geliştirmesi ve taş işleme yöntemleri üzerine yaptığı deneylerle de dikkat çekti.

Hosmer’in üretimi büyük ölçüde Neoklasik gelenek içinde şekillense de mitolojik ve tarihsel kadın figürlerine getirdiği yorum onu çağdaşlarından ayırır. Kahramanlarını edilgen güzellik simgeleri olarak değil, iradeleri ve karakterleriyle öne çıkan kişiler olarak tasvir etmeyi tercih etmiştir. Roma’da Robert ve Elizabeth Barrett Browning, Nathaniel Hawthorne ve Charlotte Cushman gibi dönemin önde gelen sanatçı ve yazarlarıyla yakın ilişkiler kurmuştur. Yaşamı boyunca bağımsız çalışmayı sürdürmesi, kendi atölyesini yönetmesi ve uluslararası siparişler alması, Hosmer’in kadın sanatçıların mesleklerini profesyonel ölçekte sürdürebileceğini gösteren önemli örneklerden biri haline gelmesini sağladı.

Öne çıkan eser: Zenobia, Queen of Palmyra (Palmira Kraliçesi Zenobia), 1859

Hosmer’in en tanınmış eseri Zenobia, Queen of Palmyra (Palmira Kraliçesi Zenobia), Roma İmparatorluğu’na yenildikten sonra zincire vurularak esir edilen Palmira Kraliçesi Zenobia’yı betimler. Sanatçı, tarihsel anlatının dramatik yönünü öne çıkarmak yerine Zenobia’yı dimdik duran, başı dik ve onurunu koruyan bir hükümdar olarak tasvir eder. Bileklerindeki zincirler yenilgiyi simgelerken, yüzündeki sakin ifade ve güçlü duruş teslimiyeti değil direnci anlatır. Bu yaklaşım, Neoklasik heykelin idealize edilmiş estetik anlayışını tarihsel bir kadın figürünün kişisel gücüyle buluşturur. 1859’da sergilendiğinde büyük ilgi gören eser, Hosmer’in uluslararası ün kazanmasını sağlayan çalışmaların başında gelir ve bugün Art Institute of Chicago koleksiyonunda bulunmaktadır.


İlginizi Çekebilir

© 2020

Exit mobile version