Queer sanatı günümüze dair bir kavram ve olgu olarak düşünüyoruz. Ancak tarihi geri sarıp geçen yüzyılın başlarında izlerini görmek de mümkün. Bu içeriğimizde queer sanatın izlerini bulabileceğimiz beş kadın öncüyü inceliyoruz.
Gluck (1895–1978)
Gluck, ya da doğumundaki adıyla Hannah Gluckstein, yalnızca eserleriyle değil, yaşam biçimiyle de dönemin toplumsal normlarına karşı duran Britanyalı bir ressamdı. Ait olduğu sınıfın genç kadınlarından beklenen geleneksel rolleri reddeden sanatçı, ailesinden ayrılarak bağımsız bir yaşam sürmeyi seçti; yalnızca “Gluck” adıyla anılmakta ısrar etti, maskülen bir görünüm benimsedi ve yaşamı boyunca kadınlarla açık ilişkiler kurdu. Manzara resimlerinin ve çiçek kompozisyonlarının yanı sıra yakın çevresini ve sevgililerini konu alan portreleriyle tanınan Gluck, sanatını kişisel kimliği ve yaşam deneyimiyle iç içe ördü.
Sanatçının yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri, 1923 yılında Cornwall’daki stüdyosunda Amerikalı sürgün ressam Romaine Brooks ile tanışması oldu. İki sanatçı birbirlerinin portrelerini yaptılar. Brooks’un Gluck’u betimlediği ünlü Peter (A Young English Girl) adlı portre 1923–1924 yılları arasında tamamlandı. Gluck’un 1925 tarihli, gömlek, kravat, askı ve bereyle sigara içerken kendisini tasvir ettiği otoportresi ise dönemin cinsiyet normlarına yönelik güçlü bir meydan okuma niteliği taşıyordu. Aynı yıl Brooks’un Gluck’u maskülen bir görünümle resmettiği portre Paris, Londra ve New York’ta sergilendi.
1936 yılında Gluck, Amerikalı iş insanı Seymour Obermer ile anlaşmalı bir evlilik sürdüren sosyetik Nesta Obermer (Ella Ernestine Sawyer) ile tanıştı ve kısa süre içinde ona âşık oldu. Konserler, şiir dinletileri ve tiyatro gösterileri etrafında şekillenen ilişkileri, sanatçının yaşamında ve üretiminde derin izler bıraktı. Her ne kadar birliktelikleri 1944 yılında sona ermiş olsa da, Gluck’un Nesta’ya duyduğu aşkın en güçlü tanıklığı bugün hâlâ Medallion adlı çift portresinde yaşamaktadır.
Gluck’un kendi ifadesiyle evliliklerini kutlamak amacıyla 25 Mayıs 1936 tarihinde resmettiği Medallion, sanatçının ve Nesta Obermer’in yüzlerini tek bir varlıkta birleşiyormuş gibi gösterir. İki sevgilinin ruhsal ve duygusal bütünleşmesini görselleştiren eser, aynı zamanda bu ideal birliğin kırılganlığını da içinde taşır. İlişkilerinin sona ermesinin ardından Nesta, Gluck ile olan birlikteliğine dair pek çok izi sistematik olarak yok etmeye çalışmış olsa da, Medallion bu ilişkinin ve dönemin queer görünürlüğünün en güçlü belgelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Günümüzde eser, lezbiyen aşkının ve görünürlüğünün sanat tarihindeki en ikonik temsillerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Romaine Brooks (1874–1970)
Amerikalı ressam Romaine Brooks, yaşamının büyük bölümünü Paris ve Capri’de geçirmiş, 20. yüzyılın başlarında portre sanatına özgün bir yön kazandırmış önemli sanatçılardan biridir. Gri tonlarının hâkim olduğu sade ve kontrollü renk paletiyle tanınan Brooks, Kübizm ve Fovizm gibi döneminin baskın sanat akımlarına mesafeli durmuş; bunun yerine Charles Conder, Walter Sickert ve James McNeill Whistler’ın etkilerini kendi özgün estetik anlayışıyla birleştirmeyi tercih etmiştir. Sanatçının üretiminde anonim modellerden aristokratlara uzanan geniş bir portre yelpazesi yer alsa da, onu sanat tarihinde ayrıcalıklı bir konuma taşıyan eserleri, androjen ya da maskülen bir görünümle betimlediği kadın portreleri olmuştur. Özellikle 1923 tarihli otoportresi, günümüzde en çok bilinen ve yeniden üretilen çalışmalarından biridir.
Brooks’un kariyerindeki önemli dönüm noktalarından biri, 1910 yılında Paris’teki prestijli Galerie Durand-Ruel’de açtığı ilk kişisel sergidir. Sergide yer alan on üç resmin büyük bölümü kadın ve genç kızları konu almaktaydı. Portrelerin yanı sıra, iç mekânlarda ya da nötr arka planlar önünde tasvir edilmiş anonim kadın figürleri de yer alıyordu. Brooks’un dikkatli gözlemi, Belle Époque döneminin şemsiyeler, duvaklar ve gösterişli şapkalarla karakterize edilen moda anlayışını ayrıntılı biçimde yansıtıyordu.
Sanatçının bu ilk sergide iki nü çalışmaya yer vermesi ise dönemin koşulları düşünüldüğünde cesur bir tercih olarak değerlendirildi. The Red Jacket (La Jaquette Rouge) adlı eserde genç bir kadın yalnızca açık bırakılmış kısa bir ceketle betimlenirken, White Azaleas adlı çalışma kadın bedenini daha açık biçimde erotik bir bağlamda ele alıyordu. Dönemin eleştirmenleri bu eseri Francisco de Goya’nın La maja desnuda ve Édouard Manet’nin Olympia adlı yapıtlarıyla karşılaştırdı. Ancak Brooks’un yaklaşımı, izleyiciyle doğrudan göz teması kuran klasik nü geleneğinden ayrılmaktaydı; figürün bakışlarını izleyiciden uzaklaştırarak farklı bir öznelik alanı yaratıyordu.
Buna karşın Brooks’un gerçekçi ve figüratif üslubu, modernizmin soyut eğilimlerinin yükselişe geçtiği yıllarda uzun süre göz ardı edildi. 1960’lara gelindiğinde sanatçının çalışmaları büyük ölçüde unutulmuştu. Ancak 1980’lerden itibaren figüratif resme yönelik ilginin yeniden canlanması ve sanat tarihinde toplumsal cinsiyet ile cinselliğin temsiline ilişkin araştırmaların artmasıyla birlikte Brooks’un üretimi yeniden değerlendirilmeye başlandı.
Günümüzde Brooks, toplumsal cinsiyet çeşitliliği, queer kimlikler ve trans deneyimler üzerine çalışan çağdaş sanatçıların öncüllerinden biri olarak kabul edilmektedir. Eleştirmenler, 1920’lerde ürettiği portreleri yalnızca estetik başarıları nedeniyle değil, aynı zamanda cinsiyet normlarını dönüştürücü bir eylem olarak ele alışları nedeniyle de önemsemektedir. Sanatçının androjen figürleri ve maskülen kadın portreleri, modernizm tarihinde görünürlük kazanan ilk lezbiyen ve queer temsiller arasında değerlendirilmektedir.Bu yeniden keşfin önemli göstergelerinden biri, 2016 yılında Smithsonian American Art Museum’da düzenlenen The Art of Romaine Brooks sergisi oldu. Sergi vesilesiyle yayımlanan değerlendirmelerde, uzun yıllar boyunca sanat tarihinin kıyısında bırakılan Brooks’un eserlerini anlamaya ve takdir etmeye dünyanın nihayet hazır olduğu vurgulandı.
Una Vincenzo, Lady Troubridge (1887–1963)
Una Vincenzo, Lady Troubridge yalnızca Radclyffe Hall’un uzun yıllar boyunca yaşamını paylaştığı partneri olarak değil, aynı zamanda heykeltıraş, çevirmen ve kültürel aracı kimlikleriyle de 20. yüzyılın başındaki queer kültür tarihinin dikkat çekici figürlerinden biri olarak öne çıkar. Margot Elena Gertrude Taylor adıyla dünyaya gelen Troubridge, özellikle Fransız yazar Colette’in eserlerini İngilizceye kazandırarak edebiyat alanında önemli bir rol üstlenmiş, heykel çalışmalarıyla da dönemin sanat çevrelerinde tanınmıştır. Hatta ünlü balet Vaslav Nijinsky’nin birkaç kez kendisine modellik yaptığı bilinmektedir.
Bununla birlikte Lady Troubridge’in kültürel mirastaki asıl görünürlüğü, dönemin toplumsal cinsiyet normlarına sığmayan yaşam tarzı ve estetik tercihleriyle ilişkilidir. Bugün birçok kişi onun adını bilmeyebilir; ancak kısa ve kusursuz kesilmiş bob saçları, smokini ve monoklüyle yarattığı ikonik imge, 20. yüzyılın başındaki queer görünürlüğün en tanınan görsel kodlarından biri hâline gelmiştir. Aristokrat kökenine rağmen dönemin kadınlık ideallerinden bilinçli biçimde uzaklaşan Troubridge, toplum dergilerinin ve magazin yayınlarının sıkça takip ettiği bir figür olmuş, İngiliz elitleri hakkındaki dedikodu kültürünün de gözde karakterlerinden biri hâline gelmiştir.
1920’li yıllarda Troubridge, partneri Radclyffe Hall’un maskülen giyim tarzına benzer şekilde terzi işi takımlar, kravatlar ve erkeksi kesimlerden oluşan bir stil geliştirdi. Özellikle monokl kullanımı, onun kamusal kimliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Paris’teki queer camianın önemli sanatçılarından Romaine Brooks’un yaptığı ünlü portresinde de bu aksesuar belirgin biçimde yer alır. Troubridge’in monoklü zamanla yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkmış, eşcinselliğin toplumsal olarak damgalandığı ve hukuken suç sayıldığı bir dönemde lezbiyen kimliğin örtük ama tanınabilir bir işareti hâline gelmiştir. Bir bakıma bu aksesuar, bugün gökkuşağı bayrağının taşıdığı görünürlük işlevinin erken dönem karşılıklarından biri olarak değerlendirilebilir.
Lady Troubridge ve Radclyffe Hall, Vita Sackville-West ve Virginia Woolf gibi isimlerin de yer aldığı geniş bir lezbiyen ve biseksüel kadın çevresinin parçasıydı. Bu ağ, 20. yüzyılın ilk yarısında Britanya’daki queer kültürel üretimin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Aynı dönemde İngiliz modasında görülen androjen eğilimlerin yaygınlaşmasında da bu çevrelerin etkisi olduğu düşünülmektedir. Örneğin British Vogue’un ikinci editörü olan Dorothy Todd’un maskülen bir lezbiyen olması, kadın modasının 1920’ler ve 1930’lar boyunca geçirdiği dönüşümler üzerine yeniden düşünmeyi gerektiren tarihsel ayrıntılardan biridir. Kısa saçlar, rahat kesimli elbiseler ve daha işlevsel giyim anlayışının yükselişinde, kadınların gündelik ihtiyaçlarını ve özgürleşme taleplerini daha yakından bilen bu queer çevrelerin etkisi göz ardı edilemez.
Bununla birlikte Troubridge’in mirası bütünüyle romantize edilmeye de uygun değildir. Kendisi ve içinde bulunduğu çevre, ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklar sayesinde dönemin birçok LGBTQ+ bireyinin maruz kaldığı ayrımcılık ve dışlanmadan kısmen korunabilmiştir. Dahası, bazı tarihsel kaynaklar Troubridge’in II. Dünya Savaşı öncesinde Nazi Almanyası’na sempati duyduğunu göstermektedir. Bu durum, queer tarih içindeki figürlerin de kendi dönemlerinin sınıfsal, politik ve ideolojik çelişkilerinden bağımsız olmadığını hatırlatır. Nitekim savaş öncesinde Britanya aristokrasisinin ve Avrupa elitlerinin belirli kesimlerinde Hitler’e yönelik sempati yaygınken, Nazi rejiminin yol açacağı yıkımın boyutları henüz tam olarak görünür hâle gelmemişti.
Bugün Lady Troubridge, kamusal alanda maskülen kadın görünürlüğünü normalleştiren öncü figürlerden biri olarak kabul edilmektedir. Kıyafetleri, tavrı ve yarattığı görsel kimlik; moda, toplumsal cinsiyet ve görünürlük arasındaki ilişkinin tarihsel gelişimini anlamak için önemli bir referans noktası oluşturmaktadır.
Rosa Bonheur (1822–1899)
19. yüzyılın en tanınmış kadın sanatçılarından biri olan Rosa Bonheur, özellikle hayvan resimleriyle ün kazanmış Fransız bir ressam ve heykeltıraştı. Kariyeri boyunca realist bir anlayışla çalışan sanatçı, kırsal yaşamı, hayvanları ve doğayı konu alan eserleriyle büyük beğeni topladı. Ploughing in the Nivernais (1849) ve bugün New York’taki Metropolitan Museum of Art koleksiyonunda bulunan ünlü The Horse Fair (Le Marché aux Chevaux, 1855) gibi yapıtları, onu yalnızca Fransa’nın değil, Avrupa’nın da en saygın sanatçıları arasına taşıdı ve pek çok eleştirmen tarafından 19. yüzyılın en ünlü kadın ressamlarından biri olarak görülmesini sağladı.
Bonheur’un yaşamı da en az eserleri kadar dikkat çekiciydi. Sanatçının, yaşamının kırk yılı aşkın bir bölümünü Nathalie Micas ile paylaştığı; Micas’ın ölümünden sonra ise Amerikalı ressam Anna Elizabeth Klumpke ile birlikte yaşadığı iddia edilmektedir. Her ne kadar tarihçiler arasında bu ilişkilerin niteliğine dair farklı yorumlar bulunsa da, Bonheur’un geleneksel toplumsal cinsiyet normlarına uymayan yaşam biçimi ve bağımsız duruşu sanat tarihinin önemli figürlerinden biri olarak değerlendirilmesine katkıda bulunmuştur.
Bonheur’un kariyerindeki dönüm noktalarından biri olan The Horse Fair, hareket hâlindeki hayvanları olağanüstü bir gözlem gücü ve teknik ustalıkla betimlemesiyle öne çıkar. Sanatçı, atların anatomisini ve hareketlerini büyük bir gerçekçilikle aktarırken, impasto tekniğini kullanarak toprak, ağaç kabuğu ve hayvan postlarında dokusal zenginlik yaratmıştır. Bonheur’un çalışmalarını çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri ise hayvanları yapay ortamlarda sergilenen örnekler olarak değil, kendi doğal çevreleri içerisinde resmetmesidir. Bu yaklaşım, onun doğaya ve canlılara duyduğu derin ilgiyi yansıtır. The Horse Fair aynı zamanda sanatçının toplumsal normlara yönelik sessiz başkaldırılarından birini de içerir. Bonheur, kendisini tablonun merkezine yakın bir noktada, fuardaki diğer biniciler gibi ata binmiş ve erkeklere özgü kıyafetler içerisinde resmetmiştir. Dönemin cinsiyet beklentileri düşünüldüğünde bu ayrıntı, sanatçının yaşamı boyunca sürdürdüğü bağımsız tavrın ve toplumsal roller karşısındaki özgür duruşunun sembolik bir ifadesi olarak okunabilir.
Uzun yıllar boyunca sanat tarihinin görece dışında bırakılan Bonheur’un mirası, doğumunun iki yüzüncü yılı vesilesiyle yeniden gündeme taşındı. 2022 yılında Paris’teki Musée d’Orsay tarafından düzenlenen kapsamlı retrospektif sergi, sanatçının yaklaşık iki yüz resim, heykel ve fotoğrafını bir araya getirerek onun Avrupa sanat tarihindeki yerini yeniden görünür kıldı. Musée des Beaux-Arts de Bordeaux ile Rosa Bonheur Müzesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen sergi, sanatçının üretimine yönelik uluslararası ilgiyi de yeniden canlandırdı.
Bugün Rosa Bonheur’un eserleri yalnızca teknik ustalıkları nedeniyle değil, aynı zamanda güncelliğini koruyan temalarla kurdukları ilişki nedeniyle de önem taşımaktadır. Yaban hayatı, ekoloji, insan-hayvan ilişkileri ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi meseleler, Bonheur’un üretiminde dikkat çekici bir yer tutar. Erkeklerin egemen olduğu bir sanat dünyasında kendi yolunu açan sanatçının yaşamı ve eserleri, günümüzde de ilham vermeye devam etmektedir.
Claude Cahun (1894–1954)
20. yüzyılın en özgün ve etkili queer sanatçılarından biri olarak kabul edilen Claude Cahun, fotoğraf, yazı, heykel ve performans pratiğinden oluşan çok disiplinli üretimleriyle sürrealizmin sınırlarını genişleten bir figürdür. Doğduğundaki adı Lucy Renée Mathilde Schwob olan sanatçı, 1914 yılında Claude Cahun takma adını benimsemiş ve 1920’lerden itibaren kamusal yaşamda yalnızca bu isimle var olmuştur. Cahun’un çalışmaları, kimliğin sabit değil dönüşken olduğunu savunan bir anlayış etrafında şekillenir. Sanatçı, yaşamı boyunca kendisini bir dönüşüm ustası olarak görmüş; fotoğrafı ise bu dönüşümlerin kaydını tutan bir araç olarak kullanmıştır.
Bugün en çok otoportreleriyle tanınan Cahun, fotoğrafı yalnızca kendini temsil etmenin değil, kimliği yeniden kurmanın ve sorgulamanın bir yolu olarak ele aldı. Pilot, züppe, oyuncak bebek, vücut geliştirmeci, vampir, melek ya da Japon kuklası gibi birbirinden farklı karakterlere büründüğü otoportrelerinde, toplumsal cinsiyetin değişmez bir öz değil, performatif bir kurgu olduğunu ortaya koydu. Aynalar, kolajlar, yansımalar ve ikilemeler aracılığıyla oluşturduğu imgeler, dönemin katı kadınlık ve erkeklik normlarına kafa tutuyordu.
Cahun’un toplumsal cinsiyet anlayışı yalnızca görsel üretimlerinde değil, yazılarında da açık biçimde görülür. Sanatçı çoğunlukla dişil dil kullanmasına rağmen, cinsiyetini akışkan olarak tanımlamış ve en ünlü eserlerinden biri olan Aveux non avenus (Geçersiz İtiraflar, 1930) adlı kitabında şu sözlere yer vermiştir: “Erkek mi? Kadın mı? Duruma göre değişir. Bana her zaman uyan tek şey cinsiyetsiz olmaktır.” Bu yaklaşım, Cahun’u günümüzde queer kuramın ve ikili cinsiyet sistemini sorgulayan sanat pratiklerinin öncüllerinden biri olarak konumlandırmaktadır.
Sanatçının üretiminin önemli bir bölümü, yaşam ve sanat ortağı Marcel Moore (Suzanne Malherbe) ile gerçekleştirdiği iş birliklerinden oluşur. Birlikte ürettikleri dikkatle kurgulanmış fotoğraflar ve sahnelemeler, sürrealist estetik ile kimlik performansını bir araya getirerek modern sanat tarihinde benzersiz bir yer edinmiştir. Ancak Cahun ve Moore’un önemi yalnızca sanatsal üretimleriyle sınırlı değildir. Her ikisi de siyasi açıdan son derece aktifti ve II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı direniş faaliyetlerinde bulundu.
1937 yılında Fransa kıyılarındaki Jersey Adası’na taşınan ikili, burada Nazi karşıtı bildiriler hazırlayarak Alman askerleri arasında gizlice dağıttı. Bildirileri araçlara atıyor, sigara paketlerinin içine saklıyor ve hatta askerlerin ceplerine yerleştiriyorlardı. Bu yaratıcı direniş biçimi, politik bir eylem olduğu kadar performatif ve sanatsal bir müdahale olarak da değerlendirilebilir. Ancak faaliyetleri 1944 yılında farkedildi; Cahun ve Moore tutuklanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Hapse atılan ikilinin evi el konularak yağmalandı ve eserlerinin önemli bir kısmı yok edildi. Savaşın sona ermesiyle infazları gerçekleşmeden serbest bırakıldılar, ancak yaşadıkları deneyim sanatçının sonraki yaşamını derinden etkiledi.
Cahun’un ölümünün ardından eserleri uzun yıllar boyunca görece unutuldu. Ancak 1990’lı yıllarda sanat tarihinin queer ve feminist perspektiflerle yeniden yazılmaya başlanmasıyla birlikte sanatçıya yönelik ilgi hızla arttı. Özellikle farklı kimliklere ve toplumsal cinsiyet ifadelerine büründüğü otoportreleri, çağdaş sanatçılar ve araştırmacılar tarafından yeniden keşfedildi. İkili cinsiyet sistemini sorgulayan bu görüntüler, modern queer görsel kültürün kurucu imgeleri arasında değerlendirilmeye başlandı.
Bu yeniden keşif süreci, Claude Cahun’u yalnızca sanat tarihinin değil, popüler kültürün de önemli figürlerinden biri hâline getirdi. Londra’daki Institute of Contemporary Arts’ın 1994 yılında düzenlediği sergi ve David Bowie’nin 2007 yılında New York’ta gerçekleştirdiği multimedya sergisi, sanatçının uluslararası görünürlüğünü artırdı. Özellikle I am in training, don’t kiss me adlı otoportresi, 20. yüzyıl queer ikonografisinin en tanınmış imgelerinden biri hâline geldi. Cahun’un etkisi günümüzde de sürmekte olup 2018 yılında Dior’un hazırladığı bir moda koleksiyonu doğrudan sanatçının estetik dünyasından ilham almıştır.
