Roberto Musci, eserleri sınırları ortadan kaldıran ve küresel seslerin zengin çeşitliliğini harmanlayarak tamamen kendine has, eşsiz bir bütüne dönüştüren maceraperest bir müzisyen.
1956 yılında Milano’da dünyaya gelen sanatçı, 1974’ten bu yana dünyayı arşınlayarak Afrika, Hint, Arap ve Doğu müziklerini kaydettiği, etnik enstrümanlar topladığı ömürlük bir yolculuğun izinde olageldi. İlk albümü The Loa of Music, saha kayıtlarının, elektronik tınıların ve küresel etkilerin büyüleyici bir harmanını sunarak, onu daha ilk andan itibaren diğerlerinden ayırdı.
Musci’nin işbirlikleri; Chris Cutler, Keith Tippett ve Third Ear Band gibi efsanelerle çalıştığı göz önüne alındığında, avangard sahnesinin adeta bir “kim kimdir” listesini andırır. Giovanni Venosta ile imza attığı 1987 tarihli Water Messages on Desert Sand albümü, bir Grammy adaylığı dahi kazanmıştır. Yıllar boyunca, bir yandan hem geleneği hem de yeniliği sahiplenirken, diğer yandan işitsel-görsel enstalasyonları, canlı performansları ve çeşitli projeleriyle deneysel arayışlarını sürdürmüştür. Müziği, kültürler ve zaman arasında bir köprü; seyahatin, mistisizmin ve sesin evrensel dilinin kesintisiz bir keşfidir. Goodbye Monsters, sanatçının Soave Records etiketiyle yayımlanan en güncel eseridir.
“Ses, bilinen dünyanın özü olarak tanımlanmıştır.”
Müzik yolculuğunuz Milano’da, gitar ve elektronik enstrümanlar üzerine aldığınız eğitimle başladı. Sizi ilk etapta müziğe yönelten neydi ve Milano’da yetişmiş olmak sanatsal vizyonunuzu nasıl şekillendirdi?
Müzik, daha küçük yaşlarımdan itibaren beni cezbetmişti. Babam boş zamanlarında gitar çalardı; evde dinlenecek müzik hiç eksik olmazdı. Annem sanata, bilhassa resme çok düşkündü; eski evimizin duvarlarında asılı duran o Gauguin, Cézanne ve Monet reprodüksiyonlarını bugün dahi anımsarım.
Gauguin’in uzak diyarlara ait imgeler barındıran o tabloları hâlâ gözümün önünde… Kim bilir, belki de seyahat etme arzum orada filizlendi.
Milano hayati önemdeydi. 60’ların sonu ile 70’lerin başı arasında Milano; sanatın, müziğin ve kültürün olağanüstü bir kesişim noktasıydı. Katılma şansına eriştiğim o ilk rock konserlerini (Led Zeppelin, Genesis, Van der Graaf, Black Sabbath, Jethro Tull, Gentle Giant) bugün hâlâ hatırlıyorum.
Miles Davis’in Bitches Brew’u gibi olağanüstü albümlerin; minimal müziğin (Reich, Glass, Riley); Hint müziği ile rock’ı birleştiren bir grup olan Quintessence’ın ve müziğimi derinden etkileyen, az bilinen bir grup olan Third Ear Band’in keşfi… Ve cazdaki o melezleşmelerin keşfi. (Coltrane’in Hint makamsal müziği, Archie Shepp’in Afrika etkileri, Tony Scott’ın Japon “oda” müziği…)
1974’ten 1985’e kadar kapsamlı seyahatler gerçekleştirdiniz; Afrika, Hindistan, Yakın ve Uzak Doğu müzikleriyle hemhal oldunuz. Bu seyahatlerden, çalışmalarınızı derinden etkileyen bir anı ya da deneyimi bizimle paylaşabilir misiniz?
Elbette; Hint müziğiyle ve genel olarak Hindistan kültürü ve gündelik yaşamıyla karşılaşmam…
Olağanüstü enstrümanlarla icra edilen, mutlak ve çok kadim bir müzikle karşılaşma… Rasa’yı (duygular ve hisler) uyandıran Raga (melodik çizgi) ile ilintili bir müzik.
Nāda (ses), nefes ve enerjinin birleşimidir.
Kutsal Hint metinlerinde (Vedalar), en kadim zamanlardan bu yana ses, bilinen dünyanın özü olarak tanımlanmıştır. Etimolojik olarak “Na” nefes, “da” ise enerji demektir.
Hint ve Tibet tapınaklarında dini müzikler dinleyerek epey vakit geçirdim. Java’nın gamelan orkestraları ve Orta Doğu’nun dört bir yanında işitilen müezzinlerin okuduğu ezanlar beni duygusal anlamda derinden etkiledi.
Saha kayıtları, müziğinizin ayrılmaz bir parçası olageldi. Bu sesleri kaydederken ne tür zorluklarla veya sürprizlerle karşılaştınız ve bu durum, kompozisyona olan yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?
Sıklıkla dile getirdiğim gibi; müziğim, herhangi bir bestecilik iddiası taşımayan bir seyahat öyküsüdür. Dünyanın dört bir yanında yaşadığım deneyimlere dair hislerim ve anılarımdır onlar; beni çepeçevre saran o seslerdir (şarkılar, tınılar; suyun, rüzgârın, nefesin sesleri, insan sesleri). Seyahatlerimin gündelik yaşantısını anlatabilmek adına, farklı müzik kültürlerini kendi Batı kültürümle birleştirmeye gayret ettim.
“…o yerlerin müziğini dinlemeyi tercih ederim”
The Loa of Music çarpıcı bir albüm. Deneyimleriniz ve felsefeniz, böylesine özgün bir şeyi yaratmak adına nasıl bir araya geldi?
Söylediğim gibi; bunlar Afrika, Orta ve Uzak Doğu’da oluşturulmuş, duyumsamaları, kokuları ve tatları yeniden canlandırmak için seslerin kullanıldığı seyahat öyküleridir… Gündelik hayat, tapınakların ve ormanların arasında gezintiler. Seyahatlerini fotoğraflayanlar, videoya çekenler ya da çizenler vardır. Bense, o yerlerin müziğini dinlemeyi tercih ederim.
Giovanni Venosta ile işbirliğiniz olan Water Messages on Desert Sand, İngiltere’de bir Grammy adaylığı kazandı. Bu ortaklığı böylesine verimli kılan neydi ve bir sanatçı olarak geçirdiğiniz evrimi nasıl şekillendirdi?
Giovanni Venosta ile 10 yılı aşkın bir süredir birlikte çalıyorum. O da bir gezgin; dolayısıyla kendimizi, anlatılacak “ses yolculukları”nın içinde bulduk. Ritimler ve duyumsamalar arasında doğru anlatıyı ve müzikal dengeyi yakaladık. Giovanni çok daha “ritmik”, bense çok daha “etnik” bir taraftayım. Deneyimlerimizi ve müzikal tercihlerimizi bütünleştirdik. Ayrıca somut müziğe (Fransız besteci Pierre Schaeffer’in müzikte gürültüleri kullanımı) karşı ortak bir ilgi paylaşıyoruz. Üzerine müzik besteleyeceğimiz ritmik altyapıları elde etmek adına, dünyanın dört bir yanında kaydedilmiş sesleri sıklıkla kullandık.
Rai ve Radio Popolare’de etnik ve deneysel müzik yayınları yapmak heyecan verici bir dönem olmuş olmalı. Bu platformlar üzerinden müzik seçkileri hazırlamak ve paylaşmak, yaratım sürecinizi nasıl etkiledi?
Avrupa dışı müzikleri bilinir kılmaya her zaman gayret ettim; radyo yayınları da beni işin yalnızca felsefi veya duygusal tarafına değil, müzikolojik boyutuna da eğilmeye teşvik etti. Müzik birdir; Doğu ile Batı yahut dünyanın Kuzeyi ile Güneyi arasında ayrımlar gözetmemelidir.
“Benim müzik anlayışım, farklı gelenek türleri arasındaki birlikteliktir.”
Eserleriniz sınırları aşan o “müzik birdir” kavramını irdeliyor sıklıkla. Böylesine çeşitlilik gösteren kültürel manzaralar arasında köprü kuran bir müzik yaratma sürecine nasıl yaklaşıyorsunuz?
Yaratım, müzik dinlemenin açığa çıkardığı seyahat duyumsamalarının hatırasından ve müzikal gelenekleri kişisel belleğimde yeniden işlememden doğar.
Müzikte ve sanatın tüm dallarında melezleşmeleri her zaman sevdim.
Benim müzik anlayışım, farklı gelenek türleri arasındaki birlikteliktir. Şarkılarımda, bir gitarı bir Pigme şarkısıyla veya bir Kore obuasını bir Cava gamelanıyla harmanladım. Okyanusya yerlilerinin ilkel müziğiyle avangard Batı müziğini bir arada kullandım.
Mistisizm, seyahat ve insan deneyimi sizin için merkezde yer alıyor gibi görünüyor…
Şüphesiz, müziğim yolculuktan doğuyor: mekânların yaşattığı duyumsamalardan, karşılaşılan insanlardan, çepeçevre saran koku ve tatlardan…
Sanat sınır tanımaz; etnik grupları aşar, dinleri gözetmez ve şaşırtıcı başyapıtlar yaratmak üzere kültürleri harmanlar.
Goodbye Monsters, kuantum mekaniğinden Sufizme uzanan geniş bir tema yelpazesini yansıtıyor. Bu albümün arkasındaki ilk kıvılcım neydi ve böylesine karmaşık fikirleri müziğe işleme sürecine yaklaşımınız nasıldı?
Dijital platformlar ve kripto paralar aracılığıyla müzik ve imgeleri birleştiren dijital eserler, yani müzikal NFT’ler ürettim. Bu eserlerde; DNA’mızdaki başkalaşımlardan türetilen yeni DNA yaratımı (Ksenobiyoloji), silikon ve karbonun birleşiminden doğan biyolojik oluşumlar (Silikon Karbon tabanlı yaşam) ve kaos teorisinin derinleştirilmesi [Garip-çeker (Strange attractor)] gibi konuları işledim.
Bunlar Cyberpunk icatları değil, şu anda dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlarda yürütülen gerçek deneylerdir.
Yapay zekâyı müzikte ve genel olarak sanatta yaratıcı bir biçimde kullanmaya çalışıyorum. Sık sık yeni dünyaları kolonileştirmekten veya paralel kuantum gerçekliklerinden bahsediyoruz… Ancak her şeyin merkezinde; arzularımız, hislerimiz, dini inancımız ya da ateizmimizle biz varız.
Mars’taki bir Hindu veya Müslüman kolonisi neye benzerdi? Eğer kuantum mekaniğine inanıyorsanız, paralel evrenler; onların dinleri, müzikleri ve sanatları neye benzer? Bizimkilerin aynısı mı? Yoksa farklı mı; öyleyse nasıl? Hepimizin Müslüman, Taocu veya Hindu olduğu bir paralel evren olacak mı? Hangi müziği dinleyeceğiz?
Derviches on Mars ve The Principle of Things gibi parçalar kavramsal açıdan epey zengin. Soyut veya felsefi fikirleri sese nasıl dönüştürüyorsunuz?
Yaptığım tek şey, hayal gücümü bilimle felsefeyi, matematikle müziği birleştirmesi için serbest bırakarak, bizi çevreleyen müziği başka olası varyantlara doğru genişletmek. Yeni bilimsel keşiflere ve bunların olası kullanım alanlarına karşı büyük bir merak duyuyorum.
Memories of a Piano Player, kişisel bir bağınızın olduğu Keith Tippett’a bir saygı duruşu niteliğinde. Onunla ilişkinize ve bu ithafın nasıl hayata geçtiğine dair bizimle daha fazlasını paylaşabilir misiniz?
Birlikte sahne aldık ve konserimizin kaydını bir CD haline getirdik (gitarist Claudio Gabbiani ile Music for Labyrinths).
Birlikte çalarak, müzik üzerine sohbet ederek, nefis İtalyan yemekleri yiyip güzel şaraplar içerek vakit geçirdik.
Bence Keith Tippett, yalnızca büyük bir müzisyen değil, aynı zamanda olağanüstü bir insandı. Onunla çalmak benim için bir onurdu. Ben King Crimson dinleyerek büyüdüm; dolayısıyla onların piyanistiyle çalmak benim için fevkalade bir deneyimdi.
A.I. In Confusion yapay zekâyı irdeliyor. Yapay zekânın müzikteki rolüne dair düşünceleriniz neler?
Her zaman olduğu gibi; teknolojiyle ilgili mesele onun varlığı değil, nasıl kullanıldığıdır. Yapay zekâyla yapılan müzik sıklıkla standartlaştırılmıştır, hep aynıdır; çünkü (son derece karmaşık da olsalar) algoritmalar tarafından yaratılır ve yine de hep aynı kalır.
Gerçek yapay zekâ; muhatap olduğunuz, duyumsamaları, müziği ve tercihleri karşılıklı paylaştığınız; öğrendiklerine ve edindiği bilgiye göre değişen bir yapı olmalıdır, sürekli bir alışveriş için sizinle etkileşime giren bir şey.
Yapay zekâ algoritmalarının kafasını şu tür isteklerle karıştırmaktan keyif alıyorum: “Orta Çağ’da bir Ekvator ormanında yürürken, arka planda İstanbul’da icra edilen, caz etkileri taşıyan bir Hint müziği istiyorum…” Ve ortaya akla hayale gelmeyecek, ama zaman zaman da olağanüstü melezler çıkıyor.
Chris Cutler’dan Keith Tippett’a ve Third Ear Band’e uzanan etkileyici bir sanatçı kadrosuyla işbirlikleri yaptınız. Bu konuda bizimle paylaşmak istediğiniz hikâyeler var mı?
Chris Cutler’a gelince, tanışmamız oldukça tuhaftı. 1982’de, kendi kurduğum plak şirketi Raw Material için ilk plağım olan The Loa of Music’i besteledim, kaydettim ve 500 kopya olarak bastırdım. Tüm bu işin sonunda, evde her birinde 50 plak bulunan 10 koliyle baş başa kaldım. Peki şimdi? Bunlarla ne yapacağım? Ne yapmalıyım? Olası bir dağıtım ayarlamak ümidiyle plağın kopyalarını çeşitli şirketlere gönderdim.
Cutler’ın plak şirketi (Recommended Records) yanıt verdi ve dünya çapında dağıtım için benden 500 kopyanın tamamını istedi. Böylece Cutler ile ve bünyesinde çeşitli LP ve CD’ler kaydettiğim bir şirket olan Recommended ile tanışmış oldum. Onunla ve kemancı Jon Rose ile bazı canlı konserlerde çaldım (bu kayıtlardan Recommended tarafından yayınlanan Steelwater Light CD’si doğdu); ayrıca Carl Dreyer’in Vampyr filminin canlı müzik icrasında yine onunla ve Giovanni Venosta ile birlikte yer aldım (bu kayıt da Recommended için hazırlanan aynı isimli CD’den alınmıştı).
Third Ear Band’e gelince; beni hem müzikal hem de duygusal açıdan en çok etkileyen, Avrupa dışı müzik ve kültürüne dair bilgimi ve farklı kültürlerin kaynaşması konusundaki fikrimi derinleştiren o gruba bir saygı duruşuydu bu.
Ne yazık ki 2020’de aramızdan ayrılan Tippett’a dair bir anım ise, müzik konusundaki şu tavsiyesidir: “Müziğin, para kazanmanın sadece başka bir yolu haline gelmediğinden emin ol.”
Plak şirketiniz Raw Material, kurulduğu 1983 yılından bu yana nasıl bir evrim geçirdi? Özellikle etkileşimli ve multimedya sanat platformlarının entegrasyonuyla birlikte, dijital çağda rolünün daha da değiştiğini düşünüyor musunuz?
Raw Material projesi kesinlikle gelişimi hâlâ devam eden bir çalışma.
Plakla başladı; dijitalle, canlı konserlerle, müzik ve imge arasındaki etkileşimle devam etti; NFT’lere ve yapay zekâya kadar uzandı… Bakalım bundan sonra neler olacak.
“Extended Guitar” gibi yenilikler ve canlı işitsel-görsel enstalasyonlarınızdaki çalışmalarınız göz önüne alındığında, müzik ile teknoloji arasındaki ilişkinin evrimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunun giderek daha sıkı fıkı bir ilişki olacağına inanıyorum; yalnızca yeni müzik enstrümanlarının icadı, müzikal sentezleme yahut son derece gelişmiş bilgisayarlar ve yapay zekâ nedeniyle değil. Daha önce de belirttiğim gibi, sorun teknolojinin kendisinde değil, onun nasıl kullanıldığında yatıyor.
Şu sıralar neler dinliyorsunuz? Son dönemdeki favori kayıtlarınızdan bazılarını duymayı çok isteriz…
Müzikal açıdan konuşursak, ben her şeyi tüketen (omnivor) biriyim. Poptan avangard müziğe kadar her şeyi dinlerim; o büyük ve yüce Miles Davis’ten alıntı yapacak olursam: “Hiçbir tür diğerinden üstün değildir: müzik sadece ya güzeldir ya da çirkindir. Müzik, bir üslup meselesidir.”
Klasik Hint müziği ise kesinlikle benim favorim.
Derginizde bana ayırdığınız yer için teşekkür ederim. Dünyanın hali şu sıralar pek iyi değil… Umalım ki müzik ve sanat icra etmek ve bunları dinlemek için hâlâ zamanımız ve hevesimiz kalmıştır. Dünyanın dört bir yanında gömülü kalmış yeni müzikal cevherleri keşfetmek için daima meraklı olmalısınız.
Bir “Rock Star” olmak için büyük bir müzisyen olmanıza gerek yok; tek ihtiyacınız olan, tarihsel hafızası olmayan bir dinleyici kitlesi.
Çeviren: Nalan Kurunç
Söyleşinin orijinaline bağlantıdan erişebilirsiniz.
