Bazı sanat eserleri apaçık ortadadır. Tam da böyle olduğu için kavranamaz ve algılanamazdır. Öyle bir dünyanın içinden seslenir ki bu ses bir türlü karşılığını bulamaz. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin Böyle Söyledi Zerdüşt kitabında yaptığı ithafa benzer bir durum vardır. Herkese seslenirken aynı zamanda hiçbir kimseye seslenmemeyi tercih etmiştir. Bazı sanat eserleri de Jacques Ranciere’ın kavramsallaştırmasıyla görülür, duyulur ve bilinirin paylaşımında uyuşmazlıklar yaratarak politikaya temas eder. Onun önemle üzerinde durduğu üzere tahakkümün bilgisine sahip olmaktansa yeni tutkular ve heyecanlar yaratarak tahakküme karşı gelmenin yollarını arar. Kimi sanat eserleri de şair Ferah Doğan’ın Dalgalar X kitabında vurguladığı şekliyle duygular ve hislerin oluşmasında pay sahibi olur. Bu bir anlamda eskiyle araya bir set seçmektir. Şeylerle yeniden ve farklı bir tarzda olmayı sağlar. Dünyayla temas kurmanın ve onu olumlamanın farklı yöntemlerinden biri olarak iş görür. Bu şekilde sanat eserleri hakkında bir takım görüş ve fikirler üretilebilir. Onları sınıflamak ve böylece sınırlandırmak gibi bir amacım yoktur. Ancak onların ne türden bir ilişki kurduğuna bağlı olarak yeni uzam ve zaman yaratmadaki etkilerinin anlaşılabilir olması konusunda yardımcı olabilir. Bu eserlere bir şekilde yaklaşma yöntemi diyebiliriz.
Dokuma, video, enstalasyon gibi farklı medyumlar aracılığıyla eserler üreten Mustafa Boğa’nın pratiği yaşamla farklı bir tarzda bağ kurmanın yollarını arar. Bu bir kimlik arayışı sonucu kendi benini aramak olabildiği gibi kimi zaman da birlikte var olmanın imkânları üzerine şekillenir. Gündeliğin kendini tekrar eden eşitlikçi olmayan cinsiyetçi ve sınıflı yapısı yerini bunun dışındaki arayışlara bırakır. Geçmişin artık bir daha dönmeyecek anılarında kimi anlara yönelir. Burada güven ve şefkatle kurulmuş yakınlıkları ve bir aradalıkların yarattığı duyguları ve hisleri dokuyarak mühürler. Dünyadaki süregiden olumsuzluklara katlanmanın ve ona dayanmanın başkaca yönteminin bu tür ilişkilerde ve onların yarattığı hislerde olduğu ısrarını sürdürür. Ve onu bir şekilde olumlamayı elden bırakmaz. Aile arşivindeki videolarda, bit pazarlarından edindiği buluntu fotoğraflarla geçmişteki bir anı dokuyarak şimdide kendini ifade etme tarzının peşine düşer. Kimi bağlardaki yakınlıkların oluşturduğu imgesel dünyada bunun izleri görünür. Kişisel ve toplumsal olan arasındaki ayrımda ise queer oluşun hafızayla kurduğu ilişki üzerine gider. Hafızayla kurulan güçlü bağı aile arşivi üzerinden görülür kılar. Kameranın hafızası Çukurova bölgesinde aile bireylerinin kutlama serenomilerinde toplumsalın nasıl ve ne şekilde kendini yeniden kurmasına tanık olurken queer bedenselliğin kendini tanıma ve benini oluşturmada arşivin önemini bir kez daha hatırlatılır.
Mustafa Boğa’nın “Bu Baktığın Son Şey Olabilir” neon, nakış ve enstalasyon işlerinin bir araya geldiği eserlerden oluşuyor. Sanatçı hiç olmadığı kadar tedirgin ve kötümser yönüyle aramızda. Bu açıdan diğer sergilerinden daha farklı bir yerde konumlanıyor. Sergi daha isminden dolayı içinde bir uyarıyı barındırıyor. Bu ikaz takip edilerek spekülatif bir takım çıkarımlar yapılabilir. Söylemek gerekirse bu ismin yarattığı ilk çağrışımdan dolayı şeylere karşı olan ilgimin biraz daha arttığını fark ediyorum. Bu ölümün yanı başımızda olan gerçekliğini sürekli hatırlatıyor olmasıyla bir alakasının olmadığının farkındayım. Zaten sergi de ölümü hatırlatıp şeylere son kez bakmanın önemiyle hareket etmiyor. Ama şiddetle hayattan koparılmış ve baskıyla yaşamla bağı kesilmiş bazı hayatlar üzerinden son kavramına yaklaşıyor. Yıkıcı gerçeklikler karşısında direnebilmenin olanaklarını arıyor. Ama yine de sergi isminde geçen “son” kavramının tınısı; iş yerimin bahçesinde artık meyveleri turuncuya dönen cennet hurması ağacına, narların kızarmasına, çimlerin yeşermesine, zeytin ağacının meyvelerinin dökmesine, incirlerin patır patır düşmesine olduğu şekliyle ama daha farklı bir gözle bakmamı sağladığını düşünüyorum. Dünyayı paylaştığım insanlarla olan ilişkilerimde eleştirel yanı korumakla beraber onların hangi dünyanın içinde konuştuklarına daha fazla merak etmemi sağlıyor. Hangi yapılaşmış söylemin tekrarcısı ve bedenlerin bu söylemle uyumlu olmakla birlikte bazen bunu aşan sözlerin, tavır ve hareketlerin de üretilebildiğine daha bir dikkat ediyorum. Yine de yeni uzam ve zamanın yaratımında ne kadar da yetersiz olduğumuz gerçeğiyle bir kez daha başbaşa kalmanın endişesini taşıyorum. Dünyayı çoğu durumda olumsuzlayan biri olarak onu olumlamada bir etkisi oldu diyebilirim. Bir taraftan da bakılan son şeye insan merkezli bir anlayıştan sıyırarak yaklaşıldığında kenti ve yaşamı müşterek bir şekilde paylaştığımız köpeklerin sokaklardan koparılarak onların yaşamlarını sürdüğü sokaklara son bakışları olabileceği gibi bizim de onlarsız bu sokaklara son bakışımız olabilir. Ya da kesimhanelere götürülen veya çiftliklerde sömürülen hayvanların dünyayla kurdukları son bakışlarını düşünmek için imkân sunuyor. Sergideki kimi işlerdeki imajlar insan olmayan hayatların da tehdit altında olduğuna yer veriyor. Yorgan üzerinde gergedana silahını doğrultmuş bir insan örneğinde olduğu gibi. Bu açıdan bakıldığında bakanın kim olduğu ve bakılanın ne olduğu belirsizleşiyor. Ancak şu bir gerçek: Failin kim ve kimler olduğu belli.
Sergi boyunca şiddet unsuru kimi göstergeler ve semboller vasıtasıyla olumsuz bir havada kendini daha da açığa vuruyor. Eril egemenlik araçlarından olan tanklar ve silahların yer aldığı eserler kimi zaman bu korkutucu nesnelerle çevreleniyor. Tam da bu aletlerin yaşamı alt üst edici yapısı içinde var olmanın koşullarına bakıyor. Bilindiği üzere bu şiddet sembollerin hayattaki gerçekliği yıkıcıdır. Ancak bu unsurlar hem kumaş üzerinde hem de renkli bir yelpazede sunuluyor. Nurdan Gürbilek, Virginia Woolf’un eserlerinde örgünün bir yazı metaforu olduğunu belirterek yazarın ısrarla ören kadınların yıkıma karşı onarma gücünü, ölüme karşı direnci, parçalanmaya karşı bütünleşmeyi temsil ettiğini söyler.[1] Mustafa Boğa’da buna benzer bir pratiğin işlediğini görürüz. Queer tahayyülün ırkçılık, sömürü, savaş, cinsiyetçi ve eril tahakkümleri bozucu politik ve estetik görüşlerinin sunduklarından hareketle eserlerinde queer bedenlerin yeni uzam ve mekân yaratmadaki yeri üzerinde duruyor. Queer bedenlerin bir arada oluşlarıyla üretilmiş çoğu eser; dokumanın ve dikişin birleştirici, onarıcı ve yaşamı önceleyen gücü, şiddet metaforlarının etkilerini geçersiz hâle getirmese de onları kırıcı bir rol üstleniyor. Bununla beraber bu bedenlerin bütün bu olup bitenler karşısında duydukları kaygıya ve korkuya rağmen şefkat, sıcaklık ve güvenle kurulmuş yakınlıkları karamsar havayı dağıtıyor. Şiddet unsurlarının diğer tarafında karşı imge üretmenin önemi bir kez daha kendini belli ediyor. Bir şeyleri değiştirmeye tamamen güç yetmese de bir arada olmanın verdiği güven duygusu bir şeylere karşı gelmenin de ilk koşullarından birisi olarak önem arz ediyor. Diğer türlü bir daha toparlanmamak üzere tamamen parçalanmanın yıkıcı etkisiyle baş başa kalınabilir. Bu anlamıyla sergideki eserler bütünleştirici yönü ağır basmasıyla dikkat çekiyor. Sonlardan sonra diyalektik olarak yeni bir başlangıcın uç vermesi kaçınılmazdır. Sergide bunun imkânlarına dair ipuçları, olağan hâle gelen şiddete rağmen ve ona karşı koyma biçiminde saklı duruyor. Yeni bir yaşamın olanakları yaratılacaksa Brahca L. Ettinger’in vurguladığı üzere şiddete şefkat, güven ve direnmeyle olabileceği bir kez daha hatırlatılıyor.[2] “Bu Baktığın Son Şey Olabilir” temas ettiği dünya, sanatçının önceki sergilerdeki işlerinde yarattığı his ve duygunun devamı niteliğinde olsa da bu kez queer yoldaşlığın ve birlikteliğin eril egemen biçimler ve araçlar karşısında yaşamı çoğaltan yönünü ön planda tutmasıyla ayrışıyor.
“Bu Baktığın Son Şey Olabilir” parlak ve rengarenk yüzeylerde cereyan eden birbirine tamamen zıt karşıtlıklar üzerinden anlatısını kurarken bir şeylere son vermenin de aynı şekilde başlamanın da zorluklarla dolu olduğuna işaret ediyor. Bu durum karanlık ve kasvetli bir manzarayı delip geçerek kendini var eden yeni bir manzarada belirgin hâle geliyor. Şeylerle beraber o manzarada birbirinin elini tutan ellerin birlikteliğinden doğabilecek manzaranın imkân dahilinde olabileceği vurgulanıyor. Bunu gerçekleştirme cesareti varsa ve hâlâ.
[1] Nurdan Gürbilek, Örme Biçimleri, https://www.5harfliler.com/orme-bicimleri/, (Erişim Tarihi: 04.10.2026).
[2] Burada sanatçı, filozof, psikanalist Bracha L. Ettinger’in vahşet zamanlarında sanatın önemi üzerine yaptığı şiddete şefkat ve güvenle dayanabilme gücüne yaslanıyorum. Brad Evans ve Bracha L. Ettinger, “Vahşet Zamanlarında Sanat”, (çev: Nalan Kurunç), https://terrabayt.com/kultur/vahset-zamanlarinda-sanat/, (Erişim Tarihi: 04.10.2026).
