Eleştiri

Suyun ehlileştirilmesinin uluslararası tarihi: “Wild Waters: Dams & Deltas After Modernity” sergisi üzerine

Amsterdam’da gerçekleşen “Wild Waters” sergisi suyun uluslararası politik akışını ele alıyor.

Wild Waters: Dams and Deltas After Modernity (2026) sergisinden görünüm, küratör: Àngels Miralda, Framer Framed, Amsterdam, Fotoğraf: Maarten Nauw

Bu yaz, Àngels Miralda’nın küratörlüğünü üstlendiği “Wild Waters: Dams & Deltas After Modernity” sergisinde, Amsterdam’dan Bangladesh’e uzanan bir nehir gezintisine çıkıyoruz. Aralarında Suat Öğüt’ün de bulunduğu 12 uluslararası sanatçının bir araya geldiği sergide, insanın su ve coğrafyayla kurduğu ilişkinin modernite sonrasında nasıl politik, ekonomik ve toplumsal bir meseleye dönüştüğünü düşünmeye davet ediyor. Amsterdam’a yolu düşecekler için sergi 30 Ağustos’a kadar Framer Framed’de devam edecek. Serginin bir sonraki durağının İstanbul olması için çalışmalar devam ediyor; birazdan detaylarına gireceğimiz kavramsal çerçevesi gereği de bu serginin seyahat etmeye devam etmesi ve bir sonraki durağının İstanbul olması çok anlamlı.

Serginin başlığında da bahsedildiği üzere modernite fikrini ve onun günümüze bıraktığı “ilerleme” anlatısını, serginin dünyasına girmek için kısaca hatırlamak gerekiyor. İnsanın suyla ilişkisi, kendini su kaynaklarına göre konumlandırması, gerektiğinde ona karşı savaşması ve onu dönüştürmeye çalışması, yüzyıllardır varoluşunun bir parçası oldu. Köprü kurmaktan kanal açmaya, suyu yönetmekten yönlendirmeye kadar uzanan bu çaba, her dönemde kendi teknolojisini ve kendi aklını üretti.  Ancak moderniteyle birlikte bu çaba, doğa üzerinde hakimiyet kurma isteğiyle başka bir boyuta taşındı. Özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda hızlanan sanayileşme, makineleşme ve bilimsel-teknolojik gelişmeler, insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi kökten değiştirdi. Bu süreç teknik bir ilerleme üretmekle kalmadı; coğrafyaları dönüştürdü, su kaynaklarını baskı altına aldı, iklim krizinin bugünkü zeminini hazırladı ve güç dengelerini yeniden kurdu. İnsan, kendi yarattığı mekanizmaların esiri olmaya ne zaman başladı sorusu da tam bu noktada önem kazanıyor. Bugün bu dönemi Antroposen, yani İnsan Çağı olarak adlandırıyoruz: “Homo sapiens’in kolektif faaliyetlerinin Dünya’nın yüzeyini, atmosferini, okyanuslarını ve besin döngüsü sistemlerini önemli ölçüde değiştirmeye başladığı dönem.”

“Wild Waters” tam da bu noktada, suyun doğal kaynaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda politik bir mücadele alanı olduğunu hatırlatıyor. Miralda’nın sunduğu kavramsal çerçeve, su teknoloji ve politikalarının farklı coğrafyalarda farklı topluluklar üzerindeki etkilerini görünür kılarken, ilerleme söyleminin yarattığı eşitsizlik, yerinden edilme ve sömürgecilik gibi görünenin ötesinde sonuçlar doğurduğunu da ortaya koyuyor.

Sergiyi gezerken hayali bir nehir yatağında bulunan Libya, Mısır, Polonya gibi farklı coğrafyalara uğruyoruz. Mekânsal kurgu ise Suat Öğüt’ün Unforseen Rhythms Part I işinden ilhamla, kuşbakışı bir Dicle nehrinin akışını takip ediyor. Bu da serginin tek başına içerik olarak değil, biçim olarak da nehir metaforunu taşımasını sağlıyor.

Serginin beş bölüme ayrılan kavramsal yapısı, barajlar, deltalar, su politikaları, su mühendisliği ve su toksikolojisi gibi ana başlıklar üzerinden ilerliyor; su kaynaklarının doğal bir kaynak ve ihtiyaç olmanın ötesinde, altyapı çalışmaları ve teknolojiler üzerinden müdahale edilen, denetlenen ve dönüştürülen bir alan olduğunu öneriyor. Hollanda’nın denize karşı kazanmaya çalıştığı zaferlerin nasıl sömürgeciliğe zemin açtığını görürken, bir sonraki durak, Mısır’da, bölgede sosyopolitik güç elde etmek için geliştirilen su politikalarının binlerce Nubi’nin yerinden edilmesine şahit oluyoruz. Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’dan farklı örneklerle Miralda, su yönetiminin her coğrafyada farklı ama birbirine benzer biçimlerde eşitsizlik üretebildiğini gösteriyor. Bu yüzden Wild Waters, ekolojik bir sergiden daha ziyade tarihsel, politik ve toplumsal bir okuma önerisi sunuyor. 

Kişisel olarak baktığımdaysa, “Wild Waters” sergisi, Amsterdam ve İstanbul gibi su üzerine kurulmuş iki şehirde yaşayan biri olarak, kendi coğrafi ve duygusal belleğimi de harekete geçiren bir sergi. Yine benzer şekilde suya komşu bir hayatın sıradan gibi görünen ritminin, aslında ne kadar politik ve kırılgan olduğunu yeniden sorgulatıyor. Gündelik hayatlarımızın politikalarıysa biz farkına varmadan belirleniyor. Türkiye ile Hollanda’nın suya bakışları, suyu yönetme biçimleri ve bundan doğan toplumsal sonuçları yan yana düşünmek, bu sergiyi hem uzaktaki coğrafyalar hakkında, hem de kendi yaşadığım iki farklı yer hakkında yeniden düşünmeye açıyor. 

Amsterdam’da, Framer Framed’in önündeki kanalla başlayan Miralda’nın anlatısı, bir nehir gibi dünyanın farklı deltalarında dolaşarak Mezopotamya topraklarında tanıdık bir su hikayesi olarak kapanıyor.

Amster-dam: Bir nehirle barajın hikayesi

Suyla kurduğumuz ilişki sadece geçmişe (ya da tarihe) bakıp anlamaya çalıştığımız bir olgu değil, güncel dinamiklere göre yeniden dönüşüyor. Böylece bugünden de geleceğimiz sekilleniyor.

Suyla, nehirlerle, denizlerle kurduğumuz ilişki sadece geçmişten gelen değil, aynı zamanda günümüzde dönüşüyor ve geleceğimizi şekilleniyor. Amsterdam bu ilişkiyi düşünmek için son derece verimli bir zemin ve bu sergi için ideal bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. Şehrin isminin bile Amstel nehri ile “dam” yani baraj kelimelerinden türemesi, suyun bu kentin karakterini ne şekilde derinden biçimlendirdiğini açıkça gösteriyor. 17. Yüzyılda ticaret yollarının deniz üzerinden gelişmesi ve gelişen denizcilik teknolojilerinin Hollanda’yı dünyaya açması, Hollandalıların doğa üzerinde kazandığı “başarılar”dan biriydi. Fakatı, Framer Framed’in direktörü Josien Pieterse’nin sergi kataloğunda bahsettiği gibi, “Gemi taşımacılığı, toprakları sömürgeleştirmek, ham maddeleri ve ürünleri ele geçirmek, ayrıca köleleştirilmiş insanları iradeleri dışında şiddetle gemilere bindirip taşıyarak başka bir kıtada satmak için kullanılmıştır.”

Bugün de Hollanda’da suyla kurulan müzakere bitmiş değil. İklim krizi çerçevesinde Hollanda’nın en büyük kırılganlıklardan biri suların minimum iki metre yükselecek olması, ve bu ihtimal ülkenin bir çoğunluğunun sular altında kalması anlamına geliyor. Ülkenin su seviyesi yüzyıllardır olduğu gibi an be an kontrol ediliyor; barajlar, hendekler ve sele karşı önlem sistemleri ve teknolojileri sürekli geliştiriliyor. Bugünden ayrıca gelecek politikaları belirleniyor ve nasıl yaşayacağımız tasarlanıyor. Serginin ilk kısmında küratörün önerdiği gibi, bu su bolluğu/fazlalığı aslında her zaman bereket ve kullanılabilir temiz kaynaklar olduğu anlamına gelmiyor; suyun yönetilebilmesi hala çözülmesi gereken temel meseleler arasında.

Serginin bu ilk kavramsal kısmında karşılaştığımız en çarpıcı işlerden biri, Giovanni Giaretta’nın Scores Floating in Debris (2026) isimli video yerleştirmesi. Utrecht Üniversitesi’ndeki Dünya Simülasyon Laboratuvarında çekilen video, laboratuvar ortamında yeniden yaratılan deltaları, kıyıları, setleri ve suyun akışını yönlendirmeye yönelik deneyleri yakından gösteriyor. Böylece insan, doğa ve teknoloji arasındaki ilişkiyi, -insanın doğa üstünde kurmaya çalıştığı hakimiyeti- seyirci serginin başında küçük bir ölçek üzerinde somut bir şekilde gözlemleme fırsatı buluyor. Bir yandan da günümüzün bilim insanlarının modernitenin yanlışlarından öğrendiklerine, doğaya daha uyumlanan ve dinamiklerini gözeten yöntemler geliştirmeye çalıştığına dair bir umut veriyor.

Giaretta’nın belgesel olabilecek nitelikteki bu görsel veriyi, şairane bir görsellikle aktarabilmesi, bu denklemde sanatçının yerinin ne kadar değerli olduğunu bize gösterir nitelikte. Suyun kendi doğal akışının yalnızca ölçülebilir bir bilimsel veri olmadığını, aynı zamanda yaşayan bir varlık olduğunu hissettiriyor. Sanatçının bu video için kendi derlediği müzikse adeta doğayla kurduğumuz bu ilişkideki kaybettiğimiz masumluğun yasını tutar nitelikte. 

Su: Uluslararası sömürgecilik alanı

Serginin beş bölümlük kavramsal yapısının devam eden kısımlarında, Angels Miralda, barajları modernitenin bir vaadi olarak ele alırken, su politikaları üzerinden şekillenen işgal biçimlerine ve farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukların geliştirdiği hafıza ve bilgi birikimine odaklanıyor.  Nehir metaforunu takip ederken, benim için en çarpıcı alanlardan biri de tam olarak burası oldu: Tanımadığım coğrafyalardan gelen ama fazlasıyla tanıdık hikayeler. Hollanda’nın sömürgecilik tarihiyle birlikte aşina olmaya başladığım Batı’nın kontrol, tahakküm ve dönüştürme arzusu, bu bölümde güncel politik ve kültürel formlarda yeniden karşımıza çıkıyor. Ekstraktivizmin tarihten günümüze devam eden dönüşümünü, Adelita Husni-Bey’in Like a Flood – Composites (2026) isimli yerleştirmesinden Jumana Emil Abboud’un O Whale Don’t Swallow our Moon! (2010-2011) videosuna geçerken çok net görebiliyoruz. Husni-Bey’in İtalyan sömürgecilik aktivitelerini gözler önüne seren arşiv materyalleriyle kurduğu anlatı, Abboud’un video yerleştirmesinde günümüzün Filistin’ine işaret ediyor. Ortak vaadinin “çölü yeşillendirme” olan İtalya ve İsrail gibi benzer işgalci yapılar yalnızca askeri ya da ekonomik baskıcı sistemleri değil, aynı zamanda tarihten bugüne toprağı ve kitlesel yaşamı yönetme arzusunu temsil ediyor. 

Fakat bununla birlikte, serginin tam ortasına yerleştirilmiş FLOW/ PRZEPŁYW botu yerleştirmesi, bu tarih ve sistemlere karşı alternatif varolma biçimleri önerir nitelikte. Polonyalı sanatçılar Ewa Ciepielewska ve Agnieszka Brzeżańska’nın 2016 beri düzenledikleri misafir sanatçı programı, her sene Vistula Nehri’nde seyahat eden bir botu sanatsal üretim alanına dönüştürüyor. Fotoğraflar, kitaplar, çizimler ve tutulan günlükler aracılığıyla sergide bu nehrin arşivini deneyimlemek en ilham verici alternatif anlatılardan biriydi. Bu yüzden bot, burada yalnızca bir taşıma aracı değil; adaptasyonun, kollektif üretimin ve suya/nehre dair yeni bilgiler üretmenin bir simgesi haline geliyor. 

Tüm nehirler Dicle’ye bağlanıyor

Nehrimizin son durağına geldiğimizde, tüm bu nehirler sonunda Dicle’ye bağlanıyor ve böylece Miralda’nın sunduğu çerçeve geniş bir politik, toplumsal ve ekolojik çerçeveden, benim için yerel bir hafıza alanına doğru akıyor.

Trakya’da Ergene Nehri kıyısında büyümüş biri olarak, hiçbir zaman bu nehrin bir su kaynağı olduğu gerçeğiyle büyümedim. Ergene daha çok deri fabrikaları atıklarıyla kirlenmiş ve yaydığı keskin kokuyla kendisini hatırlatan bir olgu olarak hayatımızın bir parçasıydı. Ergene’nin kokusu, büyüdüğüm yerde o kadar normalleştirilmiş bir durum ki, yaşama hakkımızı elimizden alma ihtimalini, yaydığı zehirle bizi ve bedenimizi ne şekilde etkilediğini sorgulamayı unuttuk bile. Bunu paylaşma ihtiyaçlarımdan bir tanesi Türkiye’de her topluluğun kendi yerelinde savaştığı bir su meselesi olduğunu tekrar hatırlamam ve su kaynaklarının ekonomik güç dengeleri tarafından acımasızca gözden çıkarılacak bir alan olarak görülmesi.

Anadolu topraklarına ait, en kolektif biçimde hafızalarımızda yer etmiş mücadelelerden biri ise kuşkusuz sular altında kalan Hasankeyf idi. “Wild Waters” sergisi kapsamında, Suat Öğüt’ün beş eserinin bir araya gelmesiyle oluşan kapsamlı Hasankeyf anlatısıysa, hem unutulmuş bir belleği yeniden uyandırıyor hem de o belleği yeniden kurmaya çalışıyor. Öğüt’ün yıllara yayılan araştırmalarının ve farklı sanat üretimlerinin bir araya geldiği bu bölüm, sanatçının pratiğinde de bir olgunlaşma ve bütünsellik anına işaret ediyor. Mozaik, enstalasyon ve video gibi farklı medyumlar, Hasankeyf’i tek bir bakış açısından değil; sanatçının yıllardır oluşturduğu hafıza, kültürel miras ve kayıp gibi çeşitli katmanlar üzerinden kapsayıcı bir şekilde düşünmemizi sağlıyor.

Bu seçkide bizi ilk karşılayan ışık yerleştirmesi, Dicle nehir yatağının haritasını adeta bir yara izi gibi görünür kılıyor. Ardından gelen Completing the Disappeared Landscape (2022) isimli enstalasyon bir Hasankeyf maketi olarak karşımıza çıkıyor ve kuşkusuz Öğüt’ün bu sergideki en dikkat çekici işlerinden biri olarak kendini gösteriyor.

Hasankeyf’in sular altında kalmadan önceki halini gördüğümüz maketin üstünü aynı zamanda şeker ambalajlarından yapılmış bir yüzey kaplıyor. Bu katman makete eğilip belirli açıklıklardan baktığınızda sizi suyun altındaymışsınız hissine yaklaştırıyor. Şeker ambalajı her ne kadar Öğüt’ün çocukluk anılarına dair bir gönderme olsa da seyirci olarak bende uyandırdığı ilk izlenim, Göbeklitepe gibi yüzyıllar öncesine ait bir mekânı, bir arkeolojik kazı alanın koruyor gibi gözükmesiydi. Hasankeyf’e hiç gitmemiş biri olarak gözlerimi makette gezdirdikçe, kayıp olan bir yerin yasıyla beraber, hafızalarımızdan bir antik kent gibi kaybolmasının getirdiği hüznü hissetmeden edemiyor insan. 

Sanatçının kullandığı şeker ambalajı metaforunu, Nefes videosunda ve Tokikeyf (2022) yerleştirmesinde ev bloklarını temsil eden (ambalajın tasarımı da aynı şekilde olduğu için) gerçek şekerler olarak seyirciye ikram edildiğini görüyoruz. Fakat bunun ötesinde yeri geldiğinde Öğüt eski bir Hasankeyf rehberini takip ederken (Nefes 2022), duvardaki farklı mozaik yerleştirmelerinde nesli tükenmek üzere olan, Mezopotamya’da bulunan göçmen anıtlaştırıyor. Sadece bu bölgede yetişen ve bu bölgeye bağlı olan bu özel kuş türleri hakkında yine arkeolojik bir kazı formuna benzer bir şekilde bilgi edinmek, aynı zamanda Hasankeyf’in kaderini insanların ötesinde, doğadaki birçok yaşam alanının ve aktörünün etkilendiğini gösteriyor. Unforeseen Rhythms Part II’de ise Dicle Nehri’nin uydu görüntülerini izleyerek suyun hem görünür hem de silinmiş katmanlarını açığa çıkarıyor. Birbirleriyle konuşan ve yıllar içinde oluşturulan bu eserler, Hasankeyf’i insan merkezci bir perspektife dayanan, mekânsal bir hafıza olarak değil; doğanın hafızası, coğrafyanın hafızası ve türlerarası bir ilişki alanı olarak da düşünmemizi sağlıyor.

Hasankeyf sular altında kalarak artık geçmişe karışmış gibi düşündürse de, benzer mücadelelerin bugün başka coğrafyalarda ve altyapı çalışmaları ya da ekonomik kalkınma adı altında farklı formlar üzerinden sürdüğünü görmek mümkün. Serginin sonuna geldiğimizde de Miralda’nın oluşturduğu kurgu tam olarak bunu hatırlatıyor: Suyla ilgili mücadele yerel gibi görünse de, aslında insanlığın ortak ve bitmeyen bir meselesi olarak sonuçlanıyor. Her bir sanat eserinin ele aldığı konu, büyük ve kendi başına çok katmanlı yapıları ve sorunları bir araya getirdiği için serginin içeriğini tek bir seferde özümsemek mümkün mü emin değilim. Öte yandan sergiyi, bu çeşitliliği göstermek adına bir öneri olarak aldığınızda, geçmiş güncel ve gelecekte yaşam koşullarına dair yeni merak alanları açacak bir başlangıç olarak görebilirsiniz. Sergi, tüm bu katmanları tek seferde tüketmemizi beklemiyor; aksine, suyun politikası ve coğrafyası üzerine düşünmek için güçlü bir başlangıç sunuyor.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

"Hasankeyf tıpkı çocukluğumuz gibi dün ve binlerce yıl arasında bir yerde görüntüler halinde, belli/belirsiz duruyor ve daha çok bir bakışın konusu olma özelliğini taşıyor."

© 2020

Exit mobile version