Ahmet Çerkez’in Galeri Bosfor’da gerçekleşen “Dönüşümün Metaforları” başlıklı dördüncü kişisel sergisi, doğayı durağan bir sistem olarak değil; kırılmalar, akışlar ve yeniden kuruluşlarla varlığını sürdüren dinamik bir yapı olarak ele alıyor. Yakın dönem çalışmalarında insanın ve bilimin doğayı anlamlandırma çabası arasındaki karşıtlık ve koşutluklar üzerine yoğunlaşan Çerkez, resmi yalnızca estetik bir nesne olmaktan çıkarıyor; doğanın işleyişine, ölçmenin sınırlarına ve insanın hakikati arama arzusuna dair düş(ün)sel bir arayışa dönüştürüyor.
“Dönüşümün Metaforları”nda yer alan işler pigmentin akışı, yüzeyin zamanla kurduğu ilişki ve matematiksel düzenin organik yayılımla karşılaşması üzerinden “ölçülebilir olan” ile “sezilebilir olan” arasındaki gerilimi tartışmaya açıyor. İzleyicilere kesin sonuçlar sunmak yerine dönüşümün kendisini bir metafor olarak öneren/sunan sergi, doğaya, zamana ve düzene dair bir soruşturma olarak da görülebilir. Ahmet Çerkez ile yeni kişisel sergisi “Dönüşümün Metaforları”, üretim süreci; yakın dönem işlerindeki doğa, bilim ve dönüşüm üçgenine dair konuştuk.
Serginin başlığı ve bu başlıktaki vurgudan başlamak istiyorum. “Dönüşümün Metaforları”, doğayı durağan bir sistem olarak değil, kırılmalarla süreklilik kazanan dinamik bir yapı olarak ele alan bir sergi olarak ön plana çıkıyor. Öncelikle bir kavram olarak “dönüşüm” sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor ve sergideki bu ifade nasıl bir anlam dünyasıyla iç içe geçiyor?
Dönüşüm benim için var olan bir yapının bozulması ve yeni bir anlamla ortaya çıkması demek: sadece fiziksel değil düşünsel anlamda da bir dönüşüm. Sergideki dönüşümü fiziksel ve düşünsel katmanlar olarak düşünebiliriz. Sürekliliği olan bir dönüşüm bu, kendini tekrarlayan, öznenin kendi dönüşümü de aynı zamanda. Sergideki dönüşüm doğadaki kırılmaları, akmaları, yayılmaları ve sürekliliği ele alıyor. Estetik bir deneyimden ziyade dönüşümün kendisini anlamlandırma biçimini aktarıyor, salt bir dönüş değil bu değişimle birlikte gelen süreklilik ve kırılmanın birlikte var olduğu dinamik bir yapı.
Serginin merkezinde yer alan “doğa”, sabit bir düzeni değil; doğum, yıkım ve yeniden kuruluşun iç içe geçtiği bir sürecin temsilini üstlenmesiyle dikkat çekiyor. Sizin diğer sergi ve işlerinizde de görülen bu yaklaşım önceki çalışmalarınızla birlikte düşünüldüğünde ne tür bir sürekliliği temsil ediyor? Doğanın sizin işlerinizdeki yansımasına dair neler söylersiniz?
Doğayı pratiğimde sürekli devinen bir varoluş biçimi olarak el alma isteğimin bir devamı aslında. Döngüsel bir yapısı var doğanın, işlerdeki bu döngüsellik bir şekilde merkeze odaklanabiliyor. Önceki sergilerdeki düşüncelerim de bu döngüselliğin düşünce hattıyla örtüşüyor. Doğa üzerinden kurulan hikâye hem benim kişisel hafızam hem de kolektif hafızaya işaret eden bir dönüşüm hâlini alıyor. Süreklilik aslında düşünsel bir ısrarı ifade ediyor. Değişimin kaçınılmaz olduğu ve barındırdığı kırılganlığa rağmen ısrarla devam etmek ama her seferinde farklı bir malzeme farklı bir kurgu ya da farklı bir bağlam üzerinden bunu yapmak.
Bir önceki sorunun devamı olarak doğanın hiçbir zaman sabit kalmaması ve sürekli bir değişimi/dönüşümü işaret etmesi de önemli bir konu. Doğadaki bu potansiyeli tuvale taşırken nasıl hareket ediyorsunuz? Bir merkez nokta düşünüyor musunuz?
Doğanın sabit hâlinden ziyade o devinim hâlini aktarmaya çalışıyorum bezlere. Merkez noktası gibi bir hedefim yok, daha çok çalışma esnasında ortaya çıkan merkez noktalarından bahsedebilirim. Kendimi biraz da doğanın yerine koyuyorum. Zihnimde daha çok yoğunluk ve boşluk arasında kurulmuş olan ilişki olarak beliriyor. Bu bazen renk birikmesiyle, bazen katmanların yarattığı derinlikle, bazen de bilinçli bırakılmış boşlukla oluşuyor.
Doğayı betimlemek yerine doğadaki süreçleri resmin oluşumuna dâhil etmek birçok açıdan sizin üretim pratiğinizi temsilî bir görsel-dil kullanımından süreç odaklı bir dil geliştirme arzusuna taşıyor. Söz konusu bu görsel-dil sizin için estetik bir tercih mi yoksa epistemolojik bir duruş olarak mı gelişti? Doğanın bir dille temsili fikri sizin çalışmalarınızda kendisine ne tür bir karşılık buldu?
Benim için ikisi birbirinden ayrı değil. Estetik olanla düşünsel olan iç içe geçiyor. Yüzeyde gördüğümüz şey renk, doku, katman aynı zamanda bir düşünme biçimi de taşıyor. Çünkü doğayı sabit tanımlanabilir ve kontrol edilebilir bir yapı olarak değil; sürekli değişen ve çoğu zaman belirsiz bir süreç olarak ele aldığınızda bunu temsil etme biçiminiz de kaçınılmaz olarak değişiyor. Bu noktada görsel dil estetik bir karar olunanın ötesine geçip epistemolojik bir duruşa eviriliyor.
Çalışmalarınızda boya bir araç/malzeme olmaktan ziyade bir katılımcı gibi işlev üstleniyor; akıyor, çöküyor, tortulaşıyor, bazen zeminde donuklaşıyor. Malzemenin bu yarı-özerk rolü üretimlerinize nasıl etki ediyor? Sürece de ayrıca önem veren bir sanatçı olarak malzeme kullanımına ve malzemenin işe etkisine dair neler söylersiniz?
Malzemeyi daha çok kendi eğilimleri tepkileri ve hatta kararları olan bir katılımcı gibi düşünüyorum. Akması çökmesi yüzeyde tutunması ya da geri çekilmesi. Bunlar benim müdahalemle başlasa da sonuç çoğu zaman malzemenin kendi davranışıyla şekilleniyor. Yani resmi yapan tek özne değilim, malzeme de sürecin yönünü belirleyen bir aktör haline geliyor. Malzemeyle bir şekilde çalışma bir anlamda sürekli bir kontrolü de içinde barındırıyor. Ne kadar kontrol edebilirim ne zaman bırakmam lazım, her işte bu dengeyi bir şekilde kurmaya çalışıyorum. Malzeme kullanımı benim için teknik bir mesele olmanın ötesinde düşünsel bir alan. Boyanın yarı özerkliği; doğa, dönüşüm ve belirsizlik üzerine kurduğum anlatımıyla da örtüşüyor.
“Dönüşümün Metaforları”nda yer alan işlerde kullandığınız renkler (özellikle yeşil, siyah, kül tonları, bastırılmış kırmızılar) doğaya dair sürekli bir dönüşümü, kimi zaman bir çöküş kimi zamansa bir filizlenme/canlanma anını beraberinde getiriyor. Bu noktada sergide yer alan işlerde üzerine özellikle çalıştığınız bir renk paleti ve düşünce oldu mu?
Evet, bu sergide renk meselesi oldukça bilinçli bir şekilde ele alındı ancak yine de kontrol edilen bir paletten ziyade süreç içinde evirilen bir yapıdan söz etmek doğru olur. Renk sadece estetik bir tercih değil düşünsel bir taşıyıcı olarak devreye girdi. Renk paletinin ne olduğunu sabitlemektense başka bir renge doğru kaydığı arada kaldığı anlar da var, süreç içerisinde boya katmanlaştıkça alttaki renklerin üstekilerle kurduğu ilişkiler belirleyici oldu, bazı yerlerde üst üste binerek yoğunlaştı bazı yerlerde ise silinerek ya da incelerek hayaletimsi izlere dönüştü. Evet, belirli bir paletle yola çıktım ama bu paleti sabit tutma gibi bir amacım yoktu. Renk, burada hem bir başlangıç noktası hem de sürecin içinde sürekli yeniden tanımlanan bir hâle geldi.
Sergide yer alan işlerinizdeki “yatay bölünmeler” ve “dairesel yoğunlaşmalar” izleyicide zemine/işe/üretime dair ölçülmüş/düşünülmüş bir müdahale izlenimi uyandırıyor. Bu noktada bir taraftan doğanın hesapsızlığı, diğer taraftan düşüncenin somutluğu arasında özel bir gerilimden söz edilebilir. Bu tekrarlar ve bir sonuca var(a)mayan düzen duygusu kökenini nereden alıyor? Yatay bölünme ve dairesel yoğunlaşmalar nasıl bir düşünce yapısıyla beliriyor?
Bu yatay bölünmeler ve dairesel yoğunlaşmalar, doğanın kontrolsüz öngörülemez akışı; diğer yandan da insanın dünyayı kavrama düzenleme ve anlamlandırma çabasının geriliminden ortaya çıkıyor. Yatay bölünme, benim katman fikrimle ilişkili. Toprağın katmanları ufuk çizgisi birikme ve ayrışma halleri, fiziksel ve düşünsel bir bölünmeyi işaret ediyor. Bu bölünme kesin bir sınır olmaktan çok geçirgen, yer yer bozulan, iç içe geçen olarak bir düzenin olmadığı bir alan. Dairesel yoğunlaşmalar ise daha çok bir çekim merkezi, enerjinin bir yerde birikmesi gibi düşünebiliriz. Merkezden dışarıya bir kaçış ya da tam tersi.
Köken olarak bakarsam hem doğayı gözlemleme biçiminden hem de resim yüzeyini “akan” olarak düşünme biçiminden besleniyor. Yüzey benim için sadece görüntü yerleştirilen bir yer değil; kuvvetlerin, yönlerin, yoğunlukların karşılaştığı bir yer. Sonuçta bu biçimler önceden katı bir planın ürünü değil daha çok düşünce ile sezginin kontrolle rastlantının birlikte hareket ettiği bir süreçte beliriyor.
Üretimlerinizde düzenin kusursuz bir süreklilik değil, kesintilerle kurulan bir denge olduğu çeşitli açılardan vurgulanıyor. Bu kırılmalar sanat pratiğinizde kendisine nasıl bir düşünsel karşılık buluyor?
Bu kırılmalar benim pratiğimde bir aksaklık ya da giderilmesi gereken bir kusur değil tam tersine bir anlamın ortaya çıktığı temel alanlardan biri. Kusursuz bir süreklilik fikri benim için hem doğaya hem de deneyime yabancı. Çünkü ne doğada ne de düşüncede gerçekten kesintisiz, pürüzsüz bir akış yoktur. Her şey belli noktalarda duraksar, yön değiştirir, parçalanır ve yeniden kurulur. Düşünsel olarak kesinlikten ziyade belirsizliğe tamamlanmışlıktan ziyade açık uçluluğa karşılık geliyor. Resim bir şeyi net olarak ifade eden bir sonuç olmaktan çıkarıp; soruların, ihtimallerin hatta çelişkilerin bir ada var olabildiği bir alana dönüşüyor.
Resimleriniz, hızın egemen olduğu bir dünyada yavaşlığa dair içerisinde büyük bir ısrar taşıyor. Sanatçının kendi zamanına ve yavaşlığa dair usanmaz ısrarı. Son olarak hız çağında yavaşlık sizin pratiğinizde kendisine nasıl bir anlam dünyası oluşturuyor?
İçinde yaşadığımız hız odaklı, sürekli tüketim ve anlık algı üzerine kurulan görsel kültürde yavaşlık bir direnç alanı açıyor. Pratiğim de yavaşlık üretim sürecine yayılıyor. Katmanların oluşması, kuruması, tekrardan müdahale edilmesi hepsi yavaş ilerleyen süreçler ve beklenmesi gereken süreçler. Düşünsel olarak en nihai olarak yüzeyde oluşan görsel ile çok uzun bir zamana işaret etmek istiyorum. İnsanlığın kısa tarihine nazaran doğaya ait bir öğe olarak.
