Söyleşi

“Deftere Düşen Sabah Işığı” ve Merve Dündar’ın sanatı üzerine

8 Nisan’da kaybettiğimiz Merve Dündar’ı, yaşarken hazırladığı Quick Art Space’te açılan sergisi “Deftere Düşen Sabah Işığı”nın küratörü Nergis Abıyeva’yla konuştuk.

Merve Dündar’ın “Deftere Düşen Sabah Işığı” sergisi Quick Art Space’te, 28 Nisan’da, ne zor ki onun yokluğunda açıldı. Açıldı diyorum ama hep beraber açtık. Dostları, ailesi, üretimlerini takip eden sanatseverlerden oluşan büyük bir çokluk olarak oradaydık.

Tıpkı sergisinin küratörü Nergis gibi ben de Merve’yle, “Zihinde Bir Dalga” sergisinde gösterdiği işler vesilesiyle tanıştım. Sergi, adını Ursula K. Le Guin’in aynı adlı eserinden alıyordu. O sergiye dair aklımda kalanlar kültür evrenimizi biçimlendiren kelimeler ve Merve’nin bu biçimlendirmeye dair yorum ve sorgulamalarını gösteren işleri oldu. Yakın zamanda yitirdiğimiz Mustafa Horasan’ın da üretimlerinin temelinde yer alan iyi bir okur, okuyucu olma hali Merve’nin entelektüel dünyasından süzerek kavramsallaştırdığı, yoğunlaştığı “meseleler” üzerinden ortaya çıkan zihin ortaklaşmamızı görmüştüm. Sanatın bu ortaklaşmaya aracı olması, olanı ortaya çıkarması, henüz olmayanı inşa etmesi başka bir alanda başarılamıyor. Tam da bu yüzden hayatın ta kendisi sanat.

Serginin adını veren, bu sergiyi kurgularken Merve Dündar’ın hastalığını öğrenen ve mecburen izole olduğu tedavi sürecinde iletişimi mektuplaşmaya benzer bir yazışma haline getiren küratör Nergis Abıyeva ile “bilmediğimiz bir yerden sergi yapmak” olarak tarif ettiği bu süreci ve serginin gelişim sürecini konuştuk.

Merve Dündar’ın sabah rutinlerinde buluştuğu defterlerine selam veren serginin adıyla başlayalım. Dündar’ın gözlem, düşünüş ve duyuşlarının kaydını tutan defterlerinden bazıları sergide yer alıyor. Bu hafıza kayıtları, işleri kadar kıymetli. Sergiyi kurgulamaya birlikte başladınız. En baştan, o sürecin nasıl geliştiğinden bahsederek başlayalım mı?

Merve’yle 2022 sonlarında Mixer’de sergisini kurarken tanışmıştım. Mixer’in kapanmadan önceki son mekânında, Mumhane sokakta bugün otel olan binanın alt katındaydık. Ana salonda Uras’ın (Kızıl) “İmgelerin Yeni Grameri” sergisinin kurulum çalışmaları sırasında, Trabzon’da yaşayan Gökçe’yi (Erhan) ve Gülçin’i (Aksoy) görmek için uğramıştım. Merve kendi işlerinin kurulumuyla meşgul olmasına rağmen, ana salondaki sergiye gelip sorular soruyordu. Derken sohbet etmeye başladık. Çok içten ve samimi bir merakı vardı, çok sevmiştim bu tavrını ve açıklığını. Açılıştan sonra gerçekleşen sergi konuşmasına da gelmişti. Hatta sonrasındaki yemeğe onu da davet etmiştik, bize eşlik etmişti. Oldukça doğal, çoğu zaman daha ileri gitmeyen bir mesleki denk geliş diyebiliriz buna. Ben ise bunun bir tevafuk olduğunu düşünüyorum. Denk gelmeliymişiz.

Kişiliğinin yanı sıra sanat pratiği de beni kendisine çekmişti. Kâğıt üzerine matbu harflerle yazılmış, kesilip biçilen kelimelerini ve “Kadın” ve “Erkek” kelimelerinin Türk Dil Kurumu’ndaki yolculuğunun izini sürdüğünü gördüğümde, kendisini feminist bir sanatçı olarak görüp görmediğini sormuştum. “-izm”lere karşı olduğu için “hayır” demişti, alışık olduğum bir cevap bu. O açıdan şaşırmamıştım ancak işlerinde feminist düşüncenin bulunduğunu, bu işleri feminist açıdan okuduğumu söylememe memnun olmuştu. Bu yaklaşımıyla da bir kez daha gönlümü kazanmıştı. Merve, ürettiği işlerde kendi zihninden geçenlerin dışında da başka anlamlar üretebileceğini, işlerinin anlatımını ve söylemini sürekli kontrol eden bir yerde durmanın sınırlı bir sanatçı tavrı olduğunun farkındaydı. Sanat pratiği kadar yaklaşımı ve aramızdaki yaş farkına rağmen zarafetle hissettirdiği saygısı Merve’yi radarıma sokmuştu.

İlerleyen zamanda Merve’nin atölyesinde ve müdavimlerinden olduğu, neredeyse hiçbir etkinliğini kaçırmadığı Quick Art Space’te sık sık görüştük. Bir o kadar da karşılaştık: Caddebostan sahilde yürüyüş yaparken ya da Sevgili Arsız Ölüm oyununun kapısında olduğu gibi.

Evet, o gün seninle oyunu izlemek için beklerken Merve’yle dışarıda karşılaştığımızı şimdi hatırladım. Merve ile aranızda bir oyun gibi başlattığın bir yazışma var. Sergi açılana kadar sürdürmek istemiştiniz. Benimle paylaştığın bu yazışmalarda “akışını kendisi bulan sergi” ifadesi dikkatimi çekti. Merve’nin iyileşmek için izole olduğu zamanı içine alan, hayatın olağan akışını bölen bu baskın hastalık durumunda ona sanatçı kimliğini hatırlatan, sergiyi düşünmesi, kurgulaması için alan açan, incelikli bir alan açma bu. Sen de kendi adına küratör olarak bu süreçte sergi yapma pratiklerini ve sorumluluklarını gözden geçirmek istemişsin. Birlikte düşünmek, anlamak ve planlamak ve bunu yaparken birbirinize karşı sorumluluklarınızı empati ve ihtimamla gösteren bir yolculuğa adım atmışsınız. Yazışmalardan bahseder misin?

Merve 2026’nın Ocak ortasında tanı aldığını ve tedavi sürecine başladığını benimle paylaştığında, Nisan ayında açılacak solo sergisini ertelemeyi istemediğini, işlerinin hazır olduğunu net bir şekilde ifade etmişti. Tedavi sürecindeki ilk ziyaretimden sonra, “Bugün bana çok iyi geldin. Teşekkür ederim. Hasta halim dışında bir şeyler konuşmak da iyi geldi.” diye mesaj atmıştı. Aslında beni harekete geçiren de bu mesaj oldu.

Bu sergiyi yapma yöntemimiz bildiğimiz bir yerden olmayacaktı. O ilk kez tedavi sürecinde sergi açacak, ben de ilk kez tedavi sürecinde olan bir sanatçıyla çalışacaktım. Dolayısıyla sadece alet çantamızdakileri değil, sergi yapma yöntemimizi de değiştirmemiz gerekiyordu. “Sürece yayılan ve akışını kendisi bulan bir sergi” diye tarif etmiştim. Sürecin kendisini ve bu yeni yöntemi birlikte bulmaya çalışmak için mektuplaşma tadında yazışmak gelmişti aklıma. Merve’yi yormayacak, isterse bir hafta sonra yanıt verebileceği, WhatsApp’ın hızlı iletişim talebini göz ardı ederek serginin açılışına kadar yazışmayı önermiştim. O günlerde hasta olsa da, sergi üzerine düşünmeye devam ediyordu. “Senle sohbetimiz bana sanatçı kimliğimi hatırlattı. Son bir aydır tüm kimliklerim yok oldu ve sadece hasta kimliğimle ayaktayım. Sen bana sanatçı kimliğimi hatırlattın. Dolayısıyla seninle bu paylaşacağımız bu sürecin her açıdan bana iyi geleceğini düşünüyorum. Ben varım” diye yanıt vermişti.

Benim için küratörlüğün sorumluluklarını yeniden düşündüğüm bir dönem oldu. Karşılıklı şefkatin küratör-sanatçı ilişkisinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Merve de en zor günlerinde bile QAS ekibine karşı şefkatini ve ihtimamını hep hissettirdi.

Sanat tarihimizde pek çok sanatçının günlükleri ya da eskiz defterleri sergi ya da kitap olarak izleyici ve okuyucuyla buluştu. Mehmet Güleryüz’ün sanatçı defterlerine eşsiz yaklaşımını gösteren “ … Güvenin! Defter saklar, küçük göz uçları sadece deftere emanet edilebilinir” sözü, defterlerin sanatçının dünyasına dair bir sırra erebileceğimize işaret ediyor. Mehmet Ergüven de “…  bizim için önemli olan (…) başlangıçta araştırma amacı taşıyan defterin, taslak üzerinden karalamaya dek varan renkli öyküsüdür” diyor. Merve’nin yaşamının ve sanat üretiminin eşlikçisi olan defterleri üzerinden de sergiye ve onun son dönemdeki duygu ve düşüncelerine, tasarımlarına dair bir okuma yapmamız mümkün. Bir kısmını ziyaretçilerle de paylaşıyorsunuz.

Sanatçı defterleri hangimizi heyecanlandırmaz ki? Sanatçıların zihninden geçenleri bir filtreden geçirmeden, neredeyse otomatik olarak aktardıkları defterleri çoğu zaman hem günce, hem eskiz defteri, hem de ajanda gibidir.  Yapıt niteliği kazanmaları kaçınılmaz olsa da, bir sanatçıyı daha yakından tanımak için enfes birincil kaynaklar oldukları da muhakkak.

Bu sergi ismini sezgisel bir yerden önermiştim. Kendiyle baş başa kalabilen birinin sakin direncini, üretmeye tutunma hâlini düşünmüş olabilirim. O günlerde bedeni ağır bir süreçten geçerken bile sabah fikri bu sürece dair direnciyle, umuduyla, gücüyle yan yana gelmişti.

Merve şöyle yazmıştı: “Senin bu sergi ismini önermen beni hayli şaşırttı. Aramızda sessizce oluşmuş bir bağ olduğunu düşündürdü. Sana günlük rutinimi anlattığımı hiç sanmıyorum. Ben sabahları çok erken kalkan biriyim. Saat 5 ile 7 arasında, mevsimine göre değişen bir vakitte uyanırım. Sabah saatleri benim için çok kıymetli. Yalnız kalıp yazı yazdığım, çizdiğim, okuduğum bir iki saat geçirmek vazgeçilmezim.

Deniz kıyısında bir yerlerdeysem denize gider, aynı şeyleri sahilde yaparım. Kendimle baş başa kalabildiğim ve bundan çok hoşnut olduğum zamanlar…. Arkadaşlarımızla seyahate gittiğimizde çoğunlukla aynı evde kalabalık bir grup olarak kalmayı seviyoruz. Onlar uyandıklarında beni genellikle ortak alanda ya da bahçede, defterlerimle bulurlar. Bir arkadaşıma sergi ismini söylediğimde çok beğendiğini söyledi ve bunun bana ne kadar uyduğunu hatırlattı.

Şu cümle üzerinde biraz durup konuşalım. Yürümeyi çok sevdiğini belirtiyor ve ağaçlara ilişkin, gözlem ve yorumlarını defterlere aktarırken üretimde kullandığı materyal olan kağıt hamuruna ilişkin şunları kaydediyor: “Kağıt ağaçtan, bitkiden yapılıyor. İnsan eli değiyor. Kâğıt hafıza taşıyıcısı.” Yine kendi deyimiyle “kırılgan ve mütevazı” olana yakın duran bir tavrı var malzemeyi seçerken de. Ancak bu kadar yalınkat bir tanıma sıkıştıramayacağımız, daha katmanlı bir pratiği var. Kâğıt temelli işlerinden kâğıdın kaynağı olan ağaçları ve üzerindeki yaşamı odağına almış. Sergiyi kurgularken bu ilişki içinde sen neler gördün ve sergiye nasıl yansıdı?

Merve’nin alametifarikasının kâğıtları kesip biçerek, ilkokuldaki okuma fişlerini hatırlatan kâğıt-kelime işleri olduğu düşünülebilir. Ancak Mixer’deki “Zihinde Bir Dalga” sergisinden itibaren kâğıtla ve kelimelerle kurduğu ilişkinin daha kompleks ve katmanlı olduğunun sinyallerini vermişti. Kâğıdı, yazının yüzeyinden malzemenin dokusuna doğru ilerleyen bir dönüşüm içinde ele alıyor,  kâğıt hamurunu dönüştürerek ona hacim kazandırıyor ve yeni biçimler üretiyordu. 2023’ten bu yana da kâğıdın ana malzemesi olan ağaçları, ağaçların üzerindeki likenleri, karadaldın mantarlarını (Daldinia concentrica) araştırıyordu. İnsan sonrasına dair kitaplar okuyor, insan olmayan eyleyicileri araştırıyor, arşivliyor, kendine özgü bir laboratuvar yaratıyordu.

“Deftere Düşen Sabah Işığı” sergisinde Merve henüz aramızdayken kendisiyle kararlaştırdığımız gibi, son solo sergisinden bugüne kadarki dönüşümüne odaklandık. Merve’nin pratiği, güçlü kavramsal arka planına rağmen, giderek daha belirgin biçimde ekolojik bir duyarlılığa yaklaştı. Bu anlamda Arte Povera’dan ekolojik sanata ve hatta ekofeminizme uzanan simyacı bir tavır; doğanın döngüselliği, çözülme ve yeniden oluşma hâllerini taşıyan bir yaklaşım söz konusu. Merve, düşünsel çerçevesini geri plana atmadan; aksine onu maddesel süreçler içinde yeniden kurarak, doğal ve kırılgan malzemelerle çalışmanın açtığı imkânları araştırıyordu. Bu yönelim, temsilden ziyade dönüşüme, imgelerden ziyade maddeselliğe doğru bir kaymayı işaret ediyor. Merve için malzeme, her zaman tam anlamıyla “itaat eden” bir unsur değil; aksine direnç gösteren, dağılan, bazen dönüşmeyi reddeden şey. Son dönem işlerinde kullandığı malzemeler yalnızca fiziksel değil, zamansal bir katman da içeriyor; çürüme, parçalanma ve yeniden oluşma ihtimallerini bünyelerinde taşıyorlar.

Merve’nin notlarında “hızla yer değiştiren hava akımları gibi” ifadesi var. Bu ifadenin anlam katmanları üzerinde durunca, üretim pratiğinde kullanmayı seçtiği malzemeden biçim ve formlara dek bu akışkanlığı görmek mümkün. Yer değiştirme eyleminin kendisi de öyle. Düşünce, tasarım, üretim eylemleri Merve Dündar’ın işlerinde bir nesne üzerinden değil daha çok çevresel ilişkileri üzerinden okunuyor. Nesnenin gövdesiyle, çevresini saran boşlukla ve diğer nesnelerle bu boşlukta devinen ilişkilenme biçimiyle görünür oluyor. Bir dalın, yaprağın, kabuğun ya da kelimelerin “şey”liğini, münhasır anlamlarıyla beraber duyumsattıkları, sezdirdikleriyle de okumaya, incelemeye, görmeye davet ediyor.

Sergiyi kurgularken senin de bunları referans aldığını görüyorum. Bir müze sergilemesi gibi, bağlamlara işaret eden bir anlatı görüyoruz. Diğer taraftan tam da tersi yönde, izleyici için nesnelliğin ötesini duyumsatan bir deneyime açılıyor. Hem kürasyonu gerçekleştirirken, hem de izleyicilerden aldığın geri dönüşlere değinerek anlatır mısın?

Sergi yaparken, özellikle solo sergilerde sanatçıların yalnızca tamamlanmış, nihayete erdirilmiş, yani yapıta dönüşmüş üretimleriyle değil, atölyelerindeki unsurlarla da ilgileniyorum. Çok fazla atölye ziyareti yapıyorum ve genellikle atölyelerde özellikle dikkatimi çeken bir köşe oluyor. 2025’te Quick Art Space’te gerçekleştirdiğimiz Desen Halıçınarlı’nın solo sergisinde de atölyesinden gravür kalıplarının ve gravür oyma araçlarının yer aldığı köşeyi sergiye dâhil etmiştik. Hem Desen’in hem de QAS’ın sıkı bir takipçisi olan Merve, bu fikri ve sergilemeyi sevmişti.

Kendi solo sergisinde de atölyesinden bir köşeyi sergiye dâhil etmeyi önerdiğimde heyecanlanmıştı. Merve’nin doğrudan organik malzemelerle kurduğu ilişkiyi, atölyesinde yarattığı bir tür laboratuvar ortamını izleyiciyle paylaşmak önemliydi. Çünkü belirli aralıklarla ziyaret ettiğim atölyesinde çoğaldıklarını ve çeşitlendiklerini gördüğüm ağaç gövdeleri, ağaç kabukları, böcekler, deniz kabukları, mantarlar, çimenler bir süredir Dündar’ın pratiğinin başat unsurları hâline gelmişti. Bazen tesadüfen, yürürken karşısına çıkan, bazen özellikle izini sürdüğü, gözlemlediği, sonra atölyesinde misafir ettiği organizmaların, işlerinin bir parçası olmak için zamanlarını beklediklerini düşünürdüm. Ağaç gövdeleri kâğıt hamuruyla birleşmeye, yumurta ve ceviz kabukları çeşitli formlara evrilmeye hazır olduklarında, Dündar’ın yapıtları kırılganlığı ve geçiciliğiyle beni bir sonraki ziyaretimde karşılarlardı. Merdivenköy’deki atölyesinden evlerimize doğru yürürken Sahrayıcedid Mezarlığı’ndan geçmemizi ister, içinden tel geçmesine rağmen ayakta duran veya üzerlerindeki karadaldın mantarlarıyla ölmek üzere olan ağaçları göstererek dikkatimi çekerdi.

Küratör-sanatçı ya da birbirine eşlik eden iki arkadaş olarak deneyimlerimiz, yaşanmışlıklarımız sergiye bir şekilde sirayet etti. Merve’yi tanıyan, temas eden, bir şekilde üretiminin farkında olan ancak en yakınında olmayan izleyiciler, pratiğinin böyle bir kırılma içinde olduğunun farkında olmadıklarını ifade ediyorlar. Merve’yi tanımayanlar ise daha büyük bir şaşkınlık içinde. “Nasıl kaçırmışız, görmemişiz, farkında değilmişiz.” cümlesini sık sık duyuyoruz. Quick Art Space olarak daha az temsil edilen, işleri daha az dolaşımda olan, ancak bizi çok heyecanlandıran, özellikle orta kariyerdeki sanatçılara yöneldiğimiz için bu da aslında sıklıkla duyduğumuz bir ifade.

İşlerinde izleklerini gördüğümüz çözülme ve yeniden oluşmayı içeren doğanın döngüselliği, Merve Dündar’ın kâğıt, kâğıt hamuru, ağaç gibi doğal ve kırılgan materyallerle ürettiği işlerinde form ve imgenin dönüşen yokluğu ve varlığı içinde devinen olasılıkları, izleyicileri de bu dönüşüm ve geçişlilik üzerine düşünmeye davet ediyor, tıpkı hayat gibi.

Teşekkürler Nergis. Seninle konuşurken Merve Dündar’ın sanatı, üretimleri ve ele aldığı meselelerin, sergiyi ziyaret eden ziyaretçilerin zihnine eklenen yeni sorular ve meraklarla çoğalarak yaşayacağını düşünüyor ve umuyorum.

Senin sergi konuşmasında Merve’yi “Kavramların takıntılı derecede üzerine giden, altından üstünden çıkan, etrafından dolaşan, sürekli kafasında döndüren bir sanatçı” olarak tarif etmeni çok sevmiştim. Küçücük, sıradan, bağırmayan şeylere duyduğu ilgiye dikkatimizi çekmiştin. Bu sürece zarafetle eşlik ettiğin için esas ben sana teşekkür ederim. Merve’nin yapıtlarıyla ilişkimizin sonsuz olduğunu, onun yaklaşımından öğrenmeye devam edeceğimizi görebiliyorum.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Salt Beyoğlu'ndaki “90’lardan Beri Halı’dayız” sergisinin görmedikleri, ayıkladıkları ve dışarıda bıraktıkları

Kütüphane

Gonca Sezer'in Quick Art Space'te gerçekleşen "Yaşarken Açılan Kapı" sergisinin küratör metni Argonotlar Kütüphanesinde.

Eleştiri

Quick Art Space'te gerçekleşen "Kısmet Büfesinden Dolaşarak" sergisi Bilge Karasu'nun görsel-metin kurgularına benzer bir dolaşma pratiği yaratıyor.

Eleştiri

Desen Halıçınarlı’nın işleri Sanayi Devrimi’nden beri bireyi yutan kenti anlatıyor.

© 2020

Exit mobile version