“… bir çeşit ezoterik dil, bir aile dili konuşuruz, bir çeşit semantik geometri ki burada herhangi iki nokta arasındaki en kısa mesafe kesintisizimsi bir dairedir.”[1] J. D. Salinger (Franny ve Zooey)
Küçük, güzel Kiralık Depo galerisi, çoğu şehir galerisi gibi bir apartman dairesi, içinde yaşamak üzere yapılmış bir mekân değil, başka bir fonksiyona sahipken sergi mekanına dönüştürülmüş bir yer. (Belki bir kazan dairesi.) Bir galeri mekânı, ideal olarak, içinde yaşamış insanların hatıralarının ağırlığını taşımamalı, dönüp dolanırken bizi tuvalet ya da yüklük odasının mahcup kapısıyla burun buruna getirmemeli. Oraya işlerini koyan kişinin orayla ilgili (yeni, geçici) tekliflerini barındırmalı.
Kiralık Depo, bu bakımdan daima yeni tekliflerle dolu bir yer oldu. İnternette adresini ararken her ne kadar gerçek kiralık depolarla karşılaşacaksanız da (ki zahmetli lokasyon haritaları devrinde bu da eğlenceli) bu mekânın daha uzun süre dayanması güzel olur.
Kiralık Depo’nun son sergilerinden “Dreamstime”da Emre Özakat’ın teklifi de bu mekânın üç duvarının ikisini kısmen, birini de tamamen kaplayan bir hat, bir friz yapmaktı. “Telifsiz olarak ticari dolaşıma dâhil edilen stok fotoğrafları yağlıboya ile dönüştürerek yeniden yorumluyor”, böylece “…yatay format, farklı zamanlar ve kültürel katmanlara ait nesneler arasında kurulan mecburi bir yakınlığa” yol açıyordu. “Cilalı makine parçaları ve türbin kanatları, paslanmış dişliler, bir tamircinin elleri, dallara takılmış ve terk edilmiş oyuncaklar, arkeolojik oyuncak figürleri, bir primat ve antik, mumyalanmış bir beden” yan yana frizi oluşturuyorlardı. “…fotoğraflar, boya katmanlarının altında kaldıkça (…) görseller birbirinin içine geçmiş”ti. Böylelikle resimlere baktığımızda fotoğraflardan artık çok uzaklaşmış olduğumuzu görüyorduk. Başka bir rüya zamanında, resmin rüya zamanındaydık.
Friz, antik çağdaki anlamıyla bir yapının sütunları üzerindeki ana kiriş sisteminde yer alan, bir çizgi roman bandı gibi ilerleyen olayları (mitolojik, tarihi, törensel) figürlerle hikâyeleme yöntemidir. Genel anlamıylaysa duvar üzerine uygulanmış yatay bir dekoratif elemandır. Figürlerle ya da -tekrara dayalı- dekoratif unsurlarla ilerleyen bir anlatı ögesi. Eski apartman girişlerinde ya da bazen daire içlerinde görebilirsiniz; pastoral sahneler, şehir manzaraları vb… Modern sanattaki belki en ünlü friz ise Klimt’in Beethoven Frizi. Bugün, ressamın da üyesi olduğu “Secession” (Ayrılış) hareketinin aynı adlı binasında görülebilir. Claude Monet’nin eski bir sera binası olan L’Orangerie’deki, sekiz panelden oluşan Nilüferler frizi gibi “turist cezbeden” işlerden biri bugün.
İkincisine, Monet’nin su ve gölge izlenimlerinedaha yakın olan Emre Özakat’ın frizi ise toplam 13 adet, eşit boyda ve farklı ende küçük keten tuvallerden oluşan bir hat. Kendi ifadesiyle tuvaller yan yana “yağlı boya ve keten yüzeyler” dolayısıyla “organik bir çürüme dokusu” da kazanıyorlar. Gölgeli, karanlık bir gri-yeşil.
Stok imaj olarak işlevlerinden soyutlandıkları/arındırıldıklarında bu imajlar bize “Nasıl bir hikâye anlatıyorlar?”, hatta daha çok “Hikâyeyi nasıl anlatıyorlar?” soruları belki de “Dreamstime”ın ortaya attığı asıl önemli konular. Bilinç akışı denen, bugün biraz anlamı aşınmış kadim modernist edebi ifade hâlâ aklımızı kurcalıyor olsaydı “Dreamstime”a bunun resimdeki yansıması demek rahat ettirebilirdi bizi. Ama bugün imajlara bakışımız ve onlarla ilişkimiz başka biçimlere de bürünüyor.
Günümüzde imajları tüketişimizdeki art ardalık biçimleri arasında swiping (kaydırma) dediğimiz bir alışkanlık var. Görüntüler bize çoğu zaman birbirlerini bir önceki ya da sonrakiyle ilgisiz bir biçimde takip ederek geliyorlar. Bu geleneksel bir ilişkilenmeden uzak olduğu gibi parmaklarımızın ucunda cereyan eden bir görsel tüketim, bir imajlara bakma biçimi de aynı zamanda. Bu bakma/imaj tüketme biçimi, rüyaları görme biçimlerimizle bir akrabalığı olduğu söylenebileceği ölçüde bir “rüya” ya da bir “rüya zamanı”. Ve tabii ki bu art arda imajlar birbirleriyle ilgileri, hatta daha da çok ilgisizlikleri dolayısıyla bir hikâye de oluşturuyorlar. Rüyalarımız her ne kadar birbirleriyle “ilgisiz” görüntülerden oluşuyorlarsa da uyandığımızda onları anlatabiliyoruz, değil mi?
Ne bu swipe hikâyeleri? İmajlar enkaz altında kalmış gibi “sıkışma ya da bozulma”ya uğramış da olsalar aslında birbirleriyle ilgisizlikleri, unutulmuşlukları ve Özakat’ın işinde olduğu gibi bir tür denizaltı manzarası sergileyişleri dolayısıyla “farklı zaman dilimlerine ve kültürel katmanlara ait nesneler” arasında kurulan “mecburi yakınlık” hikâyeleri elbette. Her neden-sonuç ilişkisi, her hikâye A’dan B’ye doğru ilerlemek zorunda olmadığı için, bu nesneler J.D. Salinger’in tabiriyle bir “aile dili” oluşturuyorlar, hatta belki bir tür “seçilmiş aile” dili. Hem kendi oluşturdukları aile, hem de imajlara bakma alışkanlıkları değişen kimselerin oluşturduğu aile anlamında.
İmajlara bakma biçimlerimizin, imajları seçme biçimlerimizin, çoğunlukla tesadüf olmayabilecek tesadüflerin, belki ortak (“şimdisel”) bir melankolinin hep birlikte önerdiği “semantik bir geometri”, tam da bu. İşlerin sahibi kesintisiz diyorsa da (tuvallerin bitişme yerleri, sınırları olduğunu hatırlayalım) daha çok J.D. Salinger’in dediği gibi “kesintisizimsi” bir “daire”, tereddütle de olsa kendi kendine geri dönen bir hat.
[1] “…we speak a kind of esoteric, family language, a kind of semantic geometry in which the shortest distance between two points is a fullish circle.”
