Eleştiri

Kırılgan ama inatçı bir yan yanalık ihtimali: “Sub Rosa”

Okyanus Çağrı Çamcı’nın Depo’da gerçekleşen “Sub Rosa” sergisini Türkiye’deki queer aktivist sergiler bağlamında inceledik.

Peki Ya Sen Neredesin, 2023

“Sonunda kendimi iç içe geçen rüyalarımla anılarım arasında buldum. Ellerimdeki uzun akrilik tırnaklara, ayaklarımdaki simli ojeye, kısaca kendime baktım. Savaşarak kazandığım küçük zaferlerimle kucaklaştım.”[1]

Okyanus Çağrı Çamcı, 2023 yazında Depo’da gerçekleşen “Eksilerek Biriken” sergisi kitapçığında bu sözlerle açıyordu tüm sürecini. Bağımsız aktivist ve sanatçılardan oluşan Sınır/sız ekibinin küratoryal çerçevesinde şekillenen sergi, arşiv kavramını bugüne ve geleceğe doğru genişleyen bir düşünme alanı olarak ele alırken, kişisel ve kolektif hafızanın birbirine dolanma hâline odaklanıyordu. Çünkü arşiv dediğimiz şey sadece fiziksel nesnelerden ibaret değil; yıllar boyunca zihnimizde dolaşan bir cümle, hafızamızın ücra köşelerinde kira vermeden yaşayan bir şarkı, çocukluktan kalan bir anı ya da zamanla dönüşen, kayıplarla şekillenen kalıntılar… Hepsi bizi geçmişe bağlayan, geçmişte donup kalmış izleri temsil ediyor. Bu izler kimi zaman sancılı, kimi zamansa iyileştirici. Ama her durumda kendimizi, bugün içinde bulunduğumuz koşulları anlamak için başvurduğumuz bir araç hâline geliyorlar. Geçmişe yeniden bakmanın, onu tekrar tekrar düşünmenin, bazen de onu dönüştürmenin yarattığı bu gerilimli alan, “bizim” diyebileceğimiz ortak bir hafızayı ve alternatif tarih anlatısını kurmanın da başlangıç noktasını temsil ediyor.

Onun Ayakları, 2023

Okyanus’un işleri de tam olarak böyle bir kişisel arşivin izini sürüyor. Aileden devralınan nesneler, anlatılar ve duygular üzerinden kurulan bu arşiv, bireysel vurgusunun yanında; kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal rollerin, hayal kırıklıklarının ve bastırılmış deneyimlerin de taşıyıcısına dönüşüyor. Çamcı’nın işleri bu noktada aileyi sabit ve güvenli bir yapıda ele almaktan imtina ederek; çatışmaların, aktarımın ve yeniden yorumlamanın gerçekleştiği politik bir zemin olarak düşünmeye gayret ediyor. Sanatçının kuir bir okuma alanına açılan eforları, geçmişten devralınan yüklerin güvenli alanımızı inşa edebilmek için nasıl bozularak dönüştürülebileceğini de ima ediyor.

Çamcı’nın Depo’da gerçekleşen ilk solo sergisi “Sub Rosa”, Onun Ayakları isimli resimle açılıyor. Sergi mekânına adım attığımızda bakışımız doğrudan şeffaf bir kaide üzerinde yer alan küçük ölçekli suluboya resme ve sonrasında zemine yöneliyor. Bu ilk karşılaşma ve bakışı yere doğru sabitleme hâli, izleyiciyi sanatçının bedenine beklenmedik bir yakınlıkla karşı karşıya bırakıyor. Bu karşılaşma, serginin kavramsal okuması açısından belirleyici bir başlangıç noktası. Sanatçının parlak ojelerle süslenmiş ayakları, İstanbul’da geçici olarak yaşadığı evin balıksırtı (Herringbone)[2] parkelerine sağlam bir şekilde tutunuyor. Yere tutunma hâlinin içinde belli belirsiz bir mahcubiyet de kendini hissettiriyor. Bu hissiyat, serginin ilerleyen bölümlerinde karşılaşacağımız imgelerde de yankılanarak çoğalıyor. Balıksırtı parkeler de bu tekrar eden imgelerden biri; kimi zaman doğrudan bir mekânın kimliğini açık ediyor, kimi zamansa geçmişin, geçiciliğin ve ev içi hafızanın temsiline dönüşüyor.

Çamcı’nın “Sub Rosa”da yer alan resimleri izleyiciyi tek bir doğrusal anlatı yerine farklı yönlere açılan patikalar boyunca dolaştırıyor: bazen daha mahrem anlatılara yaklaştırırken, bazen de kırılgan anlarla baş başa bırakıyor. Sergi mekânında izleyiciyi bekleyen patikalardan biri de Yüreğinin Derinliklerine Bak başlıklı çalışmaya açılıyor. Kâğıt üzerine suluboya resim, öznenin hem kendi iç sesini hem de başkalarının varlığını aynı anda duyabildiği bir ihtimal arayışına işaret ediyor.

“Ellerime, ayaklarıma ve yüzüme bakmaya başladım. Ve bir kelebek imgesi koydum oraya. Yeniden doğuşu temsil eden ve ikili cinsiyet sisteminin dışında kalan bir varlık benim için kelebek. Ve o bir anda karanlığın içinden gökyüzüne doğru giderek yolunu bulmaya çalışan bir imgeye dönüştü. O kelebeğin kendisi oldum ya da olduk diyebilirim.”[3]

Yüreğinin Derinliklerine Bak, 2025

Kelebek motifi, trans kadınların anlatılarında sıkça karşılaştığımız güçlü bir metaforu yeniden hatırlatıyor. Fiziksel bir başkalaşımı öncelemeden, öznenin kendi hakikatine doğru ilerlediği uzun ve çoğu zaman meşakkatli bir süreci simgeliyor. Bu metafor bir yandan özgürlüğü çağrıştırırken, diğer yandan dönüşümün beraberinde getirdiği hassasiyeti de içinde barındırıyor. Çamcı’nın resimlerinde beliren, “çoğalarak eksilen” kelebek imgesi, bireysel bir yolculuğu temsil etmekten çok, başkalarının varlığıyla güçlenen bir aradalığa işaret ediyor.

Sanatçının aile arşivine ait fotoğraflar üzerinden geliştirdiği dijital müdahalelerse sergi içinde farklı bir ölçek öneriyor. Normalde en yaygın fotoğraf baskı ölçülerinden biri olan 10×15 cm’lik aile albüm fotoğrafları, burada beklenmedik bir biçimde büyütülerek bazı duvarların tamamına sıvanıyor. Çamcı’nın ailesine ait bu imgeler mekâna yayıldıkça, gündelik olan kamusal bir düzleme taşınıyor. Bu tercih aynı zamanda sergideki büyük ölçekli resimlerin yokluğunu telafi eden stratejik bir hamle gibi de düşünülebilir.

Bu bir aradalık fikrinin ardından sergideki işlerin fiziksel ölçeği ve mekânla kurduğu ilişki daha belirgin bir şekilde kendini hissettiriyor. “Sub Rosa”, Depo’nun yaklaşık dört buçuk metreyi bulan yüksek duvarlarına ve geniş sergileme alanlarına yayılıyor. Bu mimari ölçüler, 2009’dan beri çeşitli sergilere cömert bir alan açmasıyla bilinen, 1920’lerde inşa edilen mekânın karakterinin önemli bir parçası. Ancak mekânın bu genişliği, sergideki eserlerin boyutunu olduğundan farklı biçimde algılamamıza neden oluyor; seçkide yer alan küçük boyutlu resimler, çoğu zaman mekânın hacmine karşı çekingen bir duruş sergiliyor.

Sergideki eserleri taşıyan unsurlar ve çerçeve tercihleri de kendi içinde bu ölçek oyununu destekleyen şeffaf ve geçirgen bir yapı öneriyor. Çoğu resimde tercih edilen pleksiglas çerçeveler, resimlerin kendi içindeki boşluklarla beraber düşünmemize müsaade ediyor. Böylece Çamcı’nın resimlerinde karşımıza çıkan tekrarlayan imgeler birbirinin içine sızıyor ve yeni çağrışımları beraberinde getiriyor.

Tam da bu iki boyutlu imgeler üzerinden ilerleyen ritmin ortasında, Çağrı’dan Okyanus’a başlıklı video yerleştirme serginin akışını beklenmedik bir şekilde sekteye uğratıyor. Sanatçının sesini duyabildiğimiz, çocukluk mekânlarına ait fragmanların belirdiği bu video, resimlerin kurduğu statik anlatıyı harekete geçiriyor. El kamerasıyla çekilmiş yolculuk kesitleri ve sanatçının mırıldanmayı anımsatan sesi aracılığıyla kişisel arşiv nefes alan bir yapıya bürünüyor. Böylece sergi boyunca suluboya resimlerin yüzeyinde dolaşan geçmiş mefhumu, videoda doğrudan bizimle diyaloğa geçmeye başlıyor.

Serginin teknik unsurlarını, mekânın sunduğu potansiyelleri ve seçkinin fiziksel özelliklerini düşünürken ilk kişisel solo sergilerin sanatçılar için taşıdığı ağırlığı da göz ardı etmek zor. İlk solo sergiler çoğu zaman sanatçının kendi anlatısını kamusal alana açtığı, tek başına durabildiği savunmasız anları temsil ediyor. “Sub Rosa”, kimi anlarda içinde bulunduğu mekânla birlikte nefes alıyor, kimi anlardaysa onun heybetine karşı direnmeye çalışıyor. Yer yer galip geliyor, yer yer de boynu bükük bir şekilde geri çekiliyor.

“Sub Rosa”nın dikenli iskeleti her ne kadar küratör ve araştırmacı Görkem İmrek tarafından şekillenmiş olsa da sergide Sınır/sız’ın ve 2000’lerden bugüne LGBTİ+ Onur Haftası etrafında şekillenen pek çok sergi ve kolektifin izleri de yankılanıyor.[4] Bu yankılanma hâlini sadece estetik, tematik ya da kavramsal akrabalıklar üzerinden okumuyorum; günümüzde hayati bir önem taşıyan kolektif dayanışma pratikleri içinden bakmayı öneriyorum. Sanatçının kişisel anlatısı, bu kolektif tarih içinde kendine yer arıyor ve sınırları dahilinde genişliyor. Böyle bakıldığında, sergideki kimlik arayışı, bitmek bilmeyen, hatta yer yer nafile gibi görünen bir sanatsal araştırma yöntemi olarak da okunabilir. Ancak tam da bu bitememe hâli, arayışın kendisini anlamlı kılıyor: parçalanan vazoları, unutulmaya yüz tutmuş hatıraları ve yarım kalmış hikâyeleri yeniden kurma, onarma çabası olarak.

“Sub Rosa”, sadece bireysel bir yüzleşme alanı olmaktan öteye geçerek bir aradalığın mümkünlüğünü hatırlatan bir alan açıyor. Titrek ve çekingen bir sesle kurulan bu anlatı, kendi olma yolculuğunu paylaşmanın riskini alırken, kolektif bir deneyim alanına açılıyor. Rüyalarla anılar arasında sıkışıp kalan özne, simli ojeleriyle kutladığı küçük zaferleri görünür kıldıkça, bu hikâye tek bir bedene ait olmaktan çıkıp çoğul bir hatıraya dönüşüyor. Sergiden çıkarken geriye kalan şey, belki de tam olarak bu: kırılgan ama inatçı bir yan yanalık ihtimali.


[1] Eksilerek Biriken, Sergi Kitapçığı, Sınır/sız, Depo 16.06.2023 s.36 Kitapçıkta yer alan sanatçı metinlerinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz: https://argonotlar.com/eksilerek-biriken/

[2] Herringbone (balıksırtı), ringa balığının iskeletine benzeyen klasik bir desen tekniğidir. Ringa balığı ise okyanusların soğuk ve kıyıya yakın sularında sürüler hâlinde yaşar.

[3] Okyanus Çağrı Çamcı, Eksilerek biriken: Annen var, baban var, abin var; ama sen neredesin?, 5Harfliler, 23.07.2023 https://www.5harfliler.com/eksilerek-biriken-annen-var-baban-var-abin-var-ama-sen-neredesin/

[4] Sanat Dünyamız dergisinin Mayıs – Haziran 2023 tarihli 194. sayısında yayınlanan, Onur Haftası sergilerine günümüzden bir bakış atmayı planladığım “Öyle Sınırsız Öyle Derin Öyle Çok” isimli yazıyı buradan okuyabilirsiniz: https://argonotlar.com/onur-haftasi-sergileri-tarihi/

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

İstanbul Modern'de gerçekleşen "Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası" sergisi üzerinden sanatçının kuir bir okuması

Eleştiri

Hilal Can’ın Galeri Vitrin’deki Günebakanlar sergisi yaşamda, sanatta ve kimliklerimizde görünür olmaya dair bir anlatı sunuyor.

Gündem / Tartışma

BASE 2024’ün öne çıkan 10 sanatçısına eğitimlerini, BASE’e katılma sebeplerini, işlerinde hangi konulara, kavramlara odanlandıklarını ve sergideki eserlerini sorduk.

Duyurular

Kreşendo'nun düzenlediği "Bu Festival Bizim," 1-8 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen birbirinden renkli konser, atölye ve konuşmalarla şehrin nabzını mutluluğun ritmiyle attırdı.

© 2020

Exit mobile version