Kütüphane

Kıyameti, ötesini ve kelimeleri düşlemek: Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün

Murat Gülsoy’un kitabından ilham alan “Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün” sergisini kitabın editörü Abdullah Ezik değerlendirdi.

Murat Gülsoy’un aynı isimli romanından hareketle, Işık Gençoğlu küratörlüğünde, Monday Art Collective adı altında 2019 yılında bir araya gelen Ayşenur Köksal, Işıl Güleçyüz ve Joel Menemşe’nin işlerinden oluşan “Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün”, Istanbul Concept’te görüldü. Yazar ve sanatçıların uzun bir süredir metinden hareketle gerçekleştirdikleri sohbetlerle uzun ve anlamlı bir geçmişe sahip olan sergi, aynı zamanda edebiyatla sanat arasında ördüğü bağlarla da anlamlı bir yerde durur.

Murat Gülsoy’un yakın zamanda yayımlanan Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün başlıklı romanı, zamansız ve mekânsız bir metin olarak ön plana çıkar. Kıyamet sonrasında hemen her şeyi yeni baştan, yeni bir duyuş ve duygulanım ile ele alan yazar/anlatıcı, kavramların, eylemlerin, objelerin nasıl da farklı şekillerde algılanabileceğine dair bir araştırmaya girişir. Özellikle pandemi sonrasında daha da anlamlı olan bu durum, beraberinde yeni koşutluk ve karşıtlıkları da sürükler.

Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün, temelinde bir karşıtlık ve bu karşıtlığın geliştirdiği özgün arayış üzerine kuruludur. Roman, kıyamet sonrası bir dünyada, yeni bir anlam ve hayat arayan anlatıcı karakterin karşılaştıkları, deneyimleri ve geçmişe dair düşünceleri üzerinden şekillenirken bir süre sonra her şeyin yeni baştan anlamlandırıldığı/adlandırıldığı bir sürecin kapısı da aralanır. Anlatıcı, bu köksüz, havai, yitik dünyada neyin kalıcı neyin geçici olduğunu sorgularken giriştiği karşıtlık ve koşutluk düşüncesiyle kendi anlam dünyasını örer. Bu durum, daha kitabın başlığından itibaren tartışmaya açılır. Metnin başlığında vurgulanan “kıyamet” ve “olağan”lık ifadesi, bir yandan birbirine taban tabana zıt bir dünyaya işaret ederken diğer yandan anlamsal olarak yeni sorgulamaları beraberinde getirir. Kıyametin koptuğu, her şeyin yitip gittiği, geçmiş diye bir kavramın söz konusu olmadığı bir dünyada hangi “olağan”dan bahsedilebilir? İşte bütün mesele bu karşıtlığı kavramak ve bunun üzerinden yeni anlam arayışları içerisine girmekle ilgilidir ve bu durum, metni de sergiyi de anlamlı kılan temel unsurdur.

Işık Gençoğlu küratörlüğünde, Ayşenur Köksal, Işıl Güleçyüz ve Joel Menemşe’nin işlerinden oluşan, romanla aynı başlığı taşıyan sergi de hikâyeye Murat Gülsoy’un bıraktığı yerden dâhil olur. Kıyamet kopmuş, hemen her şey yok olmuş ve geriye tekil olarak bakıldığında anlamsız bir bütün kaldıysa resmedilmeye değer olan nedir, bu dünyada artık ne tür bir anlam vardır, görülmesi gereken ne vardır? Köksal, Güleçyüz ve Menemşe, işte tam olarak bu sorulardan hareketle Gülsoy’un metinle yaptığını (kitapta) resimle yapma girişiminde (sergide) bulunurlar ve ortaya farklı noktalarda giderek genişleyen özel bir dünya çıkarırlar.

Gülsoy’un Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’de inşa ettiği dünya yitik ve parçalanmış bir bütünün izlerini taşır. Bir yandan geçmişi imleyen şeyler söz konusu olur, diğer yandan bir geçmişin var olmadığı hissedilir. Ortada belirsiz bir aralıkta belli belirsiz bir imgeler ağı vardır. Sanatçılar da işte bu noktadan hareketle kendi üretim pratikleriyle metnin onlara vadettiği düşleri gerçekleştirme yoluna giderler. Yazılı olan görsel olana evrilir ve zamanla işin içerisine dâhil olan imgelerle ortaya giderek genişleyen bir dünya çıkarır.

Serginin merkezinde kitabın kapağında parçalı bir hâlde kullanılan (kapak tasarımı: Utku Lomlu) triptik tablo yer alır. Her bir sanatçının ayrı ayrı çalıştığı, bağlantı yerlerinden birbirlerine eklemledikleri bu iş, hem bir ortak düş hem de romana dair kişisel bir okuma denemesi olarak değerlendirilebilir. Belli belirsiz şehir siluetleri, fareler, zeytin ağaçları, kargalar, evler, pencereler, merdivenler, karakterler giderek kendi anlam dünyalarını inşa ederken romana dair de çeşitli ipuçlarında bulunurlar. Romanın merkezinde yer alan karakter ve göndermeler, ressamlar tarafından yeniden yorumlanır ve her bir sanatçı, aynı karaktere, mesele ve imgeye farklı bir açıdan yaklaşır. Burada önemli olan, bir süre sonra metnin görsel bir dünya içerisinde anlamlandırılmasından ziyade tek bir unsurun/imgenin, nasıl da çoğul bir bakışla yeniden üretilebileceği olur. Nihayetinde söz konusu üç sanatçı da aynı metni okur, aynı dünyaya ortak olur ancak her birinden çıkan sonuç bir diğerinden farklı olur. Bu bağlamda sanatçıların kendi üretim pratikleri çerçevesinde aynı imgeleri yeniden, ancak birbirinden alabildiğine farklı bir şekilde ele aldıkları söylenebilir.

Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’ün dünyası, triptik işe paralel bir şekilde her üç sanatçının işlerini belirli bir bağlam ve eksende bir araya getiren ortak duvarda, İnsanlar Nereye Gittiler? başlığı etrafında daha da belirginleşir. Romandaki kimi pasajların, bölüm ve cümlelerin izleri buradaki resimlere düşerken her bir sanatçı, bir sahnenin izini sürer. Kiminde bir kitap, kiminde bir bar taburesi, kiminde beyaz bir sütun, kiminde trafik lambalarının belirdiği bu sahneler/resimler, hep aynı şeyi imler: İnsansız, her türlü canlıdan ari, renksiz bir dünya. Bu yeni dünyada geçmişe ait ne varsa bir şekilde kendisini gösterir, ama sorun, kıyısından köşesinden görsele dâhil olan tüm bu unsurların anlamını yitirmesidir. Arka planda bir kütüphane vardır ama o kitaplar, okuyandan yoksundur. Bir yerde trafik ışıkları belirir, ama orada duracak veya yoluna devam edecek araçlar, araçları kullanan insanlar yok olmuştur. Barlar, masalar, tabureler ortalıktadır, ama durup dinlenecek, oturup bir şeyler içecek kişiler yoktur. Dolayısıyla tam da bu noktada gündelik hayatta olağan olan bütün eylemlerin, objelerin, hâllerin burada anormal senaryolara dönüştüğü ifade edilebilir. İnsanlar Nereye Gittiler?, işte bu olağanlık düşüncesinin nasıl da imkânsıza dönüştüğünü görünür kılan bütüncül bir iş/duvar olarak görülebilir.

İnsansızlık, tarihi yazan ve yok eden insanın yokluğu romanın da serginin de temelinde yer alan en önemli fikirlerden biridir. Nihayetinde bütün bir kurgu, insansız bir dünya tahayyülü ve bu tahayyülünün görünümleri üzerinden şekillenirken bellek, hafıza, geçmiş, gelecek, insan-ötesi gibi çeşitli düşünceleri/kavramları da tartışmaya açar. Benzer şekilde her üç sanatçının bu kavramlara yaklaşım ve meseleyi boyutlandırma düşüncesi, bu süreci daha da anlamlı kılar. O boş caddeler, sandalyeler, köşe başları insansız, ama bir zamanlar birilerinin varlıklarını imleyen ipuçlarıyla farklı bir yerde durur. Köksal, Güleçyüz ve Menemşe, böylelikle ortaya kendi düşleriyle/kâbuslarıyla beraber alternatif birtakım dünyalara dair de görseller çıkarır. Nihayetinde burada hem kolektif hem de bireysel bir düşten, bir dünya ve kıyamet düşüncesi söz konusu olur.

Öte taraftan her bir sanatçının bağımsız ve kendi imge dünyaları üzerinden şekillendirdiği, kendi sanat pratiklerini ön plana çıkardığı işler sergiye dâhil ettiği yeni dünyalar bakımından da önemli bir yerde durur. Sözgelimi Işıl Güleçyüz’ün Önce ya da Sonra Yok Artık başlıklı işi ve Eski Hâline Dönmeyecek serisi, Joel Menemşe’nin isimsiz, dijital fine art’ları ve Ayşenur Köksal’ın yine isimsiz, kâğıt üzerine kaligrafi desenleri bu anlamda hem farklı medyumların söz konusu olması hem de sanatçıların kendi üretim pratiklerine dair ipuçları vermesi bakımından özel bir anlam ifade eder. Böylelikle sergi bir yandan belirli bir düşünce/fikir üzerinden hareket ederken diğer yandan sanatçıların kendi üretim pratiklerini de işin içerisine dâhil eder.

Murat Gülsoy’un aynı isimli romanından hareketle gün yüzüne çıkan Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün; Ayşenur Köksal, Işıl Güleçyüz ve Joel Menemşe’nin işlerini bir araya getiren, Işık Gençoğlu küratörlüğünde gerçekleşen kolektif bir sergi olarak Istanbul Concept’te gerçekleşti.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Murat Gülsoy'un Can Yayınları'ndan çıkan yeni romanı "Ressam Vasıf'ın Gizli Aşklar Tarihi"ni Nergis Abıyeva değerlendirdi.

© 2020

Exit mobile version