Eleştiri

Maddenin hafızasını haritalamak

Tayfun Erdoğmuş’un atlası dünyayı tek bir görüntüde ele geçirmeyi vaat etmekten ziyade her haritanın eksik, her sınıflandırmanın geçici, her yüzeyin dönüşüme açık olduğunu hatırlatan bir anlam dünyası inşa eder.

Tayfun Erdoğmuş’un Eda Berkmen küratörlüğünde gerçekleşen Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi “Atlas 1/137,035999” sanatçının kırk yılı aşkın bir süredir ürettiği işleri yeni bir dizilimlerle ön plana çıkarıyor.

Tayfun Erdoğmuş, kırk yılı aşan sanat pratiğinde doğayı üretimin oluşumuna doğrudan katılan canlı bir alan olarak ele almasıyla özel bir tavır sergiler. Bitkileri, mineralleri, el yapımı kâğıtları, metalleri ve kimyasal solüsyonları bir araya getirirken maddenin zaman içindeki dönüşümünü üretimin bir parçasına dönüştürür. “Atlas 1/137,035999” tam da bu noktada sanatçının bu yaklaşımını farklı dönemlerden çalışmalar/işler aracılığıyla geniş bir düşünsel coğrafyaya yayar/taşır. Serginin başlığındaki “atlas” da sınırları çizilmiş ve bütünüyle tanımlanmış bir dünyadan ziyade madde, zaman ve hafıza arasındaki hareketli ilişkileri haritalandırması bakımından ayrıksı bir yerde durur. İzleyici, farklı türden bir dizilime/gösterime sahip olan bu atlas karşısında sabit bir güzergâh izlemek yerine işleri/eserleri aralarında dolaşabildiği, bütün ayrıntılarını yakından inceleyebildiği bir alan olarak görür/bulur.

Eda Berkmen’in küratörlüğünde Arter’in ikinci kat galerisinde yer alan sergi, izleyicilere kronolojik bir döküm sunmak yerine kendi bütünlüğü ve anlam dünyası içerisinde özel bir deneyim vadeder. Farklı dönemlere ait eserler, üretildikleri tarihlere göre sıralanmak yerine birbirleriyle kurdukları biçimsel ve düşünsel bağlar doğrultusunda bir araya gelir. İlk kez izleyicilerle buluşan işlerin, sanatçının atölyesinden ve çeşitli koleksiyonlardan ödünç alınan eserlerle yan yana gelişi/dizilişi, sergiyi yüzü geçmişe dönük bir deneyim olmaktan çıkararak bugünle iç içe geçirir. Nihayetinde Erdoğmuş’un üretimi yıllar içinde dallanıp budaklanmış canlı bir yapı olarak belirirken salt geçmiş değil, bugün de tartışmaya açılmış, söz konusu dönüşüm bir bütün olarak izleyicilere sunulmuş olur.

Serginin başlığında yer alan ve bir tür kod gibi görünen rakamlar silsilesi (“1/137,035999”) ifade ettiği anlam dünyasıyla ayrıca önemlidir. Fizikte “ince yapı sabiti” olarak bilinen, ışık ile madde arasındaki elektromanyetik etkileşimin gücüne işaret eden 1/137 değeri, bilinçli bir tercihin sonucu olarak burada kendisine yer bulur. Madde ile düş, gerçek ile hayal, her yeri gösteren atlas düşüncesiyle kişiyi hayallere davet eden muğlak düzen burada iç içe geçer. Bir tarafta bilimsel gerçeklik, diğer tarafta ayrıksı bir hayaller dünyası yer almaz. Bütün bunlar hem başlıkta hem de serginin kendi iç dünyasında yavaş yavaş iç içe geçer. Sergide yer alan teleskop da başlıkta yer alan rakamlar da tablolarda yer alan düşsel dokunuş ve soyutlamalar da bu iç içe düzenin birer temsili olarak belirir. Böylelikle sırrı kendinde mevcut bir düzen olarak sergi kendi anlam dünyasını geliştirir.

Tayfun Erdoğmuş’un üretim pratiğinde doğa ve doğal malzeme, doğrudan işin/üretimin bünyesine katılan, bu nedenle de aslında bir bütün olarak işin kendisiyle anlamlanan bir yapı olarak değerlendirilebilir. Sanatçı topladığı yaprakları, çiçek ve farklı bitki parçalarını biçim ve türlerine göre ayırır; onları büyük (özel) defterlerin arasında kurutur, bekletir ve tasnif eder. Bu süreç bir herbaryum çalışmasını andırsa da Erdoğmuş’un amacı bilimsel bir koleksiyon meydana getirmek değildir. Bitkiler, atölyede yeniden karşılaşacakları kimyasal ve fiziksel süreçler için hazırlanırken sanatçıya özel bir süreçten geçer. El yapımı kâğıtlar, mineraller, metal parçaları, bronz, bakır, gümüş, akrilik ve çeşitli solüsyonlar bu bitkisel söz dağarcığına eklenir. Malzemelerin birbirine nasıl tepki vereceği bütünüyle öngörülemediğinden sanatçının bilgisi ile maddenin kendi davranışı arasında (yeni ve) sürekli bir etkileşim süreci başlar. Bu da her zaman sanatçının düşünün gerçekleşmediği, işlere bitki ve kâğıdın kendi doğasının da yer yer müdahale ettiği bir düzlem getirir. Dolayısıyla sanatçının arzusuyla malzemenin doğası kimi zaman doğrudan örtüşür, kimi zaman farklı yönlere doğru kendilerine yeni karşılıklar üretir.

Erdoğmuş, üretim pratiği gereği işlerinde doğaya ve onun oluşumuna belirli bir hareket alanıyla dâhil olur. Oksitlenme, kuruma, çözünme, emilme ve tortulaşma gibi süreçler zaman içerisinde kompozisyonun asli unsurlarına dönüşür. Renk her zaman doğrudan sürülmez; kimi zaman maddelerin temasıyla oluşur. Doku, fırçanın yüzeyde bıraktığı izden önce farklı malzemelerin birbirini kabul etme veya reddetme biçiminde ortaya çıkar. Sanatçının müdahalesi burada ortadan kalmaz ancak buyurgan niteliğini kaybeder. Erdoğmuş, maddenin ne yapacağını kesin olarak belirlemek yerine onun yapabileceklerini yönlendirmeyi tercih eder. Dolayısıyla malzemeyi dinlemek de bu noktada sanatçı için bir tercihe dönüşür. Bu bakımdan atölye hem resim mekânını hem laboratuvarı hem de eski anlamıyla simyacının çalışma odasını hatırlatır.

Sanatçı için üretim, önceden kurulmuş bir imgenin yüzeye aktarılmasından ziyade zaman içinde gerçekleşen bir dönüşümler zinciri olarak görülebilir. Katmanlardan biri kururken diğeri renk değiştirir, metal kararır, bitki kırılganlaşır, kâğıt çevresindeki nem ve ışıkla yeni bir ilişkiye girer. Dolayısıyla eserlerin zamanı, tamamlandıkları tarihte durmaz. Malzemeler yaşlanmayı, solmayı ve dönüşmeyi sürdürür. Tam da bu nedenle sergideki yüzeyler, birer arşiv gibi görünmelerine rağmen alışıldık arşiv fikrine karşı çıkar. Arşiv, çoğunlukla geçmişi değişmeden saklamayı amaçlar; Erdoğmuş’un arşivindeyse kaydedilen şey değişimin kendisidir. Hafıza burada korunmuş bir görüntü değil, maddede süren bir harekettir. 40 yıllık bir tarihsel aralığa ev sahipliği yapan sergi, tam da bu noktada aslında salt biten işleri değil, halihazırda hâlâ dönüşmekte olan eserleri de izleyicilere sunar. Zira bu düşünce iş ve üretim bitimsiz bir şekilde yoluna, kendi işleyiş sürecine devam eder.

“Atlas 1/137,035999” boyunca işler yalnızca beyaz duvarlarda birbirinden yalıtılmış nesneler olarak gösterilmez; hareketli görüntüler ve endüstriyel yapı malzemeleriyle kurulan yeni düzenlemeler aracılığıyla mekânın içine taşınır. Metal konstrüksiyonlar, galeri içinde geçici bir mimari oluşturur. Bu mimari, kimi zaman bir laboratuvar düzeneğini, kimi zaman bitkilerin sınıflandırıldığı raf sistemlerini, kimi zamansa henüz tamamlanmamış bir yapının iskeletini akla getirir. İşlerin narin, organik ve ayrıntılı yüzeyleriyle taşıyıcıların sert endüstriyel karakteri arasında verimli bir karşıtlık doğar. Kurutulmuş bir yaprağın kırılganlığı ile metalin ağırlığı aynı görüş alanında buluşur. Böylece sergileme düzeni, doğa ile kültürü veya organik olanla insan yapımı olanı kesin çizgilerle ayırmak yerine bunların çoktan birbirine karışmış olduğunu gösterir.

Işıyan Fragmanlar başlıklı, sanatçının atölyesinden ve farklı koleksiyonlardan bir araya getirilen eserlerin oluşturduğu duvar yerleştirmesi, tek tek işlerin sınırlarını aşan büyük bir görsel alan kurarak sergiye özel bir kimlik kazandırır.  Burada tercih edilen “fragman” sözcüğü ayrıca önemlidir; çünkü parçalar bir bütünden kopmuş kalıntılar gibi görünürken aynı zamanda yeni bir bütünlüğün kurulmasına da katkıda bulunur. Duvar, bir herbaryum sayfası, yıldız haritası, hücre dokusu veya bilinmeyen bir alfabenin yazı yüzeyi gibi okunabilir. İzleyici uzaktan baktığında genel ritmi, yaklaştığındaysa her parçanın farklı maddesel yoğunluğunu fark eder. Eser, tek ve değişmez bir bakış mesafesini kabul etmez. Görmek, bedenin mekândaki hareketine bağlanır; bakış yaklaştıkça görüntü çözülür, uzaklaştıkça yeniden örgütlenir.

Söz konusu bu çift yönlü hareket Erdoğmuş’un resimlerinde sık sık kendisini gösterir. Yakından bakıldığında bitki damarlarını, lifleri, lekeleri, mineral izlerini ve kimyasal tepkimelerin bıraktığı küçük farklılıklar hemen fark edilebilir. Birkaç adım geriye çekilindiğindeyse aynı yüzey topografik bir haritaya, kozmik bir görüntü veya mikroskop altında büyütülmüş bir organizmaya dönüşebilir. Bu da aslında sanatçının farklı uçları nasıl iç içe geçirdiğini, bütünlediğini, birleştirdiğini farklı şekilde izleyicilere gösterir. Ölçekler arasındaki bu (belki de tercih edilen) kararsızlık, serginin atomik olanla kozmik olan arasında kurduğu (zıt) ilişkinin görsel bir karşılığı/çıktısı olarak kabul edilebilir. Bir yaprak izi hem kişisel bir hatıranın tortusu hem de gezegen yüzeyinin küçültülmüş modeli gibi algılanabilir. Hücre ile yıldız kümesi, fosil ile yazı, damar ile nehir yatağı birbirine yaklaşır. Sergi, biçimler arasında doğrudan benzerlikler kurmaktan çok, doğadaki oluşumların farklı ölçeklerde birbirini yankıladığını sezdirir.

İsimsiz (“Weltschmerz”), Erdoğmuş’un resim, video ve yerleştirme arasında dolaşan üretimini daha geniş bir mekânsal yapı içinde toplar. Pirinç kâğıt, kurutulmuş bitkiler, bronz, bakır, gümüş, akrilik ve kimyasal solüsyonlara renkli ve sesli video notların eşlik ettiği çalışma, metal yapı malzemeleriyle birlikte bulunduğu mekâna göre yeniden kurulur. 2019’dan 2026’ya uzanan tarihlendirme de eserin tek seferde tamamlanmadığını, zaman içinde büyüdüğünü açıkça ortaya koyar. Almancada dünyanın hâli karşısında duyulan kederi anlatan “Weltschmerz”, burada yalnızca melankolik bir başlık olarak belirmez. Üretimin farklı maddeleri ve kayıt biçimlerini yan yana getiren yapısı dünyanın bütünüyle kavranamamasından doğan huzursuzluğu somutlaştırır. Görüntü, ses, bitki ve metal birbirini açıklamaz; aralarında kalan boşluklar anlamın önemli bir bölümünü taşır.

Serginin en güçlü taraflarından biri de geleneksel sanatlar, dekoratif sanatlar ve çağdaş sanat arasında kurduğu dengeyle ilgilidir. Erdoğmuş’un yüzeylerinde tezhibi, minyatürü, dokuma ve kaligrafiyi hatırlatan ritimler görmek mümkündür. Yaprakların sapları ve ince bitkisel parçalar kimi zaman yazı karakterleri gibi sıralanır; altın ve bakır tonları, tarihsel bezeme geleneklerinin ışıkla kurduğu ilişkiyi çağdaş bir malzeme araştırmasına taşır. Ancak sanatçı bu geleneklerden motif devşirmekle yetinmez. Geleneksel üretimlerde belirleyici olan sabır, tekrar, el işçiliği ve malzemeye bağlılık gibi nitelikleri/uğraşları kendi çalışma yönteminin içine alır. Böylece zanaat, kavramsal düşüncenin karşıtı olmaktan çıkar. Düşünce, tam tersine, malzemeyle uzun süre uğraşmanın, onu tanımanın ve dönüşümünü beklemenin içinden doğar. Bu noktada serginin görselliği, görsel tavrı üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Metalik yüzeylerin ışıkla kurduğu ilişki, toprak tonları, bitkisel biçimlerin tekrarı ve yerleşimin ölçülü sessizliği, galeriye yer yer törensel bir atmosfer kazandırır. Eserlerin güzelliği izleyiciyi kolayca içine çeker; fakat aynı güzellik, malzemelerin geçirdiği sert ve düzensiz süreçleri perdeleme ihtimali de taşır. Yüzeylerin inceliği, arkasındaki oksitlenmeyi, parçalanmayı ve zamana yayılan emeği görünmez hâle getirebilir. Yine de bu gerilim serginin bir zayıflığından ziyade üretiminin temel meselelerinden biri olarak (da) okunabilir. Zira Erdoğmuş’un işleri güzelliği bozulmadan kalan kusursuz bir biçim olarak değil, bozulmanın içinden geçerek oluşan geçici bir denge şeklinde ele alır. Parlaklık ile kararma, düzen ile rastlantı, koruma ile çürüme aynı yüzeyde birlikte çalışır.

Tayfun Erdoğmuş’un atlası dünyayı tek bir görüntüde ele geçirmeyi vaat etmekten ziyade her haritanın eksik, her sınıflandırmanın geçici, her yüzeyin dönüşüme açık olduğunu hatırlatan bir anlam dünyası inşa eder. “Atlas 1/137,035999”, bakışı büyüklük ile küçüklük, bilgi ile bilinmezlik, estetik haz ile maddi kırılganlık arasında dolaştırırken sanatçının kırk yılı aşan üretimini de yaşayan bir organizma gibi yeniden kurar.

İlginizi Çekebilir

Yeni Yayınlar

Mehtap Baydu'nun Arter'deki "Seni Sevmek Çok Zor!" sergisine eşlik eden kitap yayımlandı.

Eleştiri

Eşref Yıldırım'ın Zilberman Gallery'de gerçekleşen sergisi üzerine

Söyleşi

Tayfun Pirselimoğlu'yla İstanbul Concept Gallery'de gerçekleşen "Gerçekten, Neler Oluyor?" sergisini konuştuk.

Eleştiri

İlk kez düzenlenen Edirne Bienali'nden izlenimler...

© 2020

Exit mobile version