Türkiye’de sol hareketin tarihi, yalnızca siyasal mücadelelerin değil aynı zamanda silinmiş, dağılmış ya da bilinçli olarak saklanmış arşivlerin de tarihidir. Bir dönemin meydanlarını açıktan açığa şekillendiren bu hareketin gizil tarihi; evlerde saklanan fotoğrafların, çekmecelerde unutulan mektupların, kayda geçmeyen tanıklıkların, bastırılmış hatıraların ve yarım kalmış anlatıların da bölük pörçük hafızasıdır. Kimi zaman romantize edilen, kimi zaman bir dönemin mağduriyet hikayesi gibi duran bu anlatılar; özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında, örgütlere ait belgelerin yok edilmesi, kişisel arşivlerin saklanması ya da yurtdışına kaçırılması, yakın geçmişe dair hafızanın büyük ölçüde parçalı ve eksik kalmasına yol açtı. Bu nedenle Türkiye solunun tarihi çoğu zaman resmi tarih yazımının dışında, bireysel tanıklıkların, aile albümlerinin, mektupların ve kişisel belgelerin içinde yaşamaya devam etti. Bu tarihsel belgeler yalnızca bilgi taşıyan nesneler olarak değil, aynı zamanda duygusal ve politik bir hafıza alanı oluşturmasıyla da geçmişe dönük anlatılara ilham veriyor.
Doğa Yirik’in “Kesintisiz” sergisi tam bu noktada kişisel bir aile arşivinden yola çıkarak Türkiye yakın tarihinin silinmiş, eksiltilmiş ve çoğu zaman bilinçli biçimde bastırılmış sol hafızasına doğru ilerliyor. Ancak bu ilerleyiş, alışıldık anlamda bir “tarih kurtarma” operasyonu değil. Aksine sergi, tarihsel bütünlüğü yeniden kurma iddiasını özellikle askıya alarak, kesintinin kendisini hem yöntem hem de içerik haline getiriyor.
Sergi, Türkiye solunun anlatısına doğrudan bir tarih yazımı önerisi getirmekten ve bunu mitleştirmekten ziyade, bu tarihin çoğu zaman görünmez kalan mikro katmanlarına yöneliyor. Fotoğraflar, mektuplar, fanzinler, siyasi yayınlar, ses kayıtları ve kişisel eşyalar gibi heterojen malzemelerden oluşan arşiv, tek bir kronolojik hikâye anlatmıyor; aksine parçalı, eksik ve çoğu zaman rastlantısal bir hafıza ağı kuruyor. Bu anlamda sergi, geçmişi temsil etmeye çalışan kapalı bir anlatı kurmak yerine, hafızanın kırılgan doğasını görünür kılan bir araştırma alanı açıyor. Depo’da yer alan sergiyi sanatçı Doğa Yirik ile konuştuk.
Babanız İbrahim Yirik’in ve sol çevresinin geçmişini belgeleyerek, kişisel arşivinizi sanatsal bir araştırmaya dönüştürdünüz. Serginin içeriğini belirleyen babanızın hikayesiyle başlayalım, tam olarak nasıl bir öyküsü var ve bu bir sergiye nasıl ilham verdi?
Babam Elbistan’ın Çerkez Uşağı Köyü’nde, Alevi ve Kürt bir ailenin içinde dünyaya geldi. O çevrede ticaret yapan Alevi ve Kürtlere yönelik saldırılar ile Nurhak Dağları’nın yakınındaki gerilla hareketlerinin etkisiyle politize olmuş. Verdiği ideolojik mücadele onun için en öncelikli mesele hâline gelmiş. Sonrasında yaşananlar da zaten silsile şeklinde bu sergide “aile” şemsiye terimi altında kapsadığım herkese temas ediyor.
Tabii en baştan şunu kaydetmekte fayda var üzerine konuştuğumuz çalışma biyografik bir anlatı kurmaya yönelik bir arayıştan doğmadı. Yine de fazla örtülü bırakmamak adına babamın geçmişine dair bir hususu kaydedeyim: dedem onu okutmak istemiyormuş; çiftçilik işlerini yürütsün diye yanında tutmak istemiş. Babam buna sessiz bir direnişle karşılık vermiş: önce işleri isteksizce yapıyor, ardından amcasından yol parası alarak İstanbul’a, ağabeylerinin yanına kaçıyor. Pertevniyal Lisesi’ne giriyor; orada İDÖD (İstanbul Devrimci Ortaöğrenim Derneği) bünyesinde örgütlenip bugün olduğu kişiye dönüşme yoluna giriyor. Bu dönem ücretsiz eğitim hakkı için legal düzlemde eylemlerden, faşist saldırılara karşı öz savunmaya kadar çeşitli itaatsizlik pratiklerini benimsemişler.
Sergiyi başlatan kıvılcım ise çok daha geç geldi. İtalya’da moda eğitimi alıp döndüğümde o endüstriden uzaklaşmak istediğimi fark ettim. Ailem bana Yusuf Ziya Şülekoğlu’nun Kaş’taki dalış okulunu önerdi. Orada babamların hikâyesini en geniş hâliyle ilk kez dinledim ve bir şekilde kaydetmeye karar verdim. Aslında küçükken dayım bana babamın sol bir örgütle bağlantısı olduğunu söylemiş daha doğrusu açık etmişti; çocuk aklımla bu kulağa “avantürane” bir macera gibi gelmişti. Babama sorduğumda hiçbir yanıt alamadım; dayım da sert şekilde ikaz edildi: “Çocuğa bunları anlatma!” gibisinden. Yıllar sonra bu hikâye karşıma çıktığında babamı ve ailemi neredeyse hiç tanımadığımı anladım. Dolaylı olarak kendimi de.
Metot olaraksa elbette başlangıçta literatür, ardından da arşiv taraması yaptım; çok az veriye ulaşabildim. Ama hikâyenin asıl nüvesi yani özneleri hayattalar, dolayısıyla ilk etapta bana en makul gelen yöntem bir sözlü tarih arşivi oluşturmaktı. Bugüne kadar on dört kişiyle röportaj yaptım. Yapmaya da devam ediyorum, zira bu çalışmayı hiç kapanmayacak bir dosya olarak görüyorum. Konumuza dönecek olursak, bu konu sol örgütlerin bölünerek çoğalmasını anımsatan bir şekilde sürekli farklı nüvelerin tarihine bakmaya yöneltti. İDÖD’ün MLSPB’ye bağlı olduğuna, Yolumuz Dergisi’ne, YAPI-İŞ Sendikası’na, 15-16 Haziran Gazetesi’ne yöneldim. Sadece babamın başına gelenleri değil onun çevresinde olanların da ortak ruh halini anlamaya da yönelik bir çabaydı. Dolayısıyla sözlü tarihin merkezde olduğu ve arşivin onun çevresinde şekillendiği bir araştırma sürecinden geçtim.
Bu bağlamda, aile arşivini Foucault’ya vurguyla bir “karşı-bellek” aracı olarak konumlandırdığınızı söyleyebilir miyiz? Resmi tarih yazımının dışladığı sol anlatıları; bireysel, duygusal bir tortu üzerinden mi yoksa tarihsel bir bellek üzerinden mi görünür kılıyorsunuz?
Tabii, bir “karşı-bellek” olarak görüyorum, yalnız bu bakiyeye karşı da bir başka belleğin pekâlâ oluşturulabileceğine de kapıyı açık bırakarak. Malum 12 Eylül’de bu hareketlere ait pek çok arşiv imha edildi ya da yurt dışına çıkarılmaya çalışıldı. Büyük gruplar bunu kısmen başardı; babamınki gibi küçük ölçekli yapılarda durum farklıydı. Sergi, hem mahsus aktarılmamış bir aile hikâyesindeki kesintiye hem de 12 Eylül’ün toplumsal hafızada açtığı yarığa aynı anda gönderme yapıyor.
Bu sergi özelinde anlatıyı tamamen duygusal bir yerden görünür kılıyorum. Ama topladığım arşivi tarihsel adalet için, bu dönemle ilgilenen araştırmacı ve tarih kurumlarıyla da paylaşıyorum. En önemsediğim konu; bu arşivden başka araştırmacıların yararlanabilmesi. Fakat serginin amacı başka: ailemin hikâyesinin peşine düşerken yaşadığım duygusal dönüşümü paylaşabilmek.
Sergide, siyasi mücadelenin bedelini aile ve yakın dostlar üzerinden irdeliyorsunuz. Ebeveynlerinizden yalıtılmış bir biçimde büyüdüğünüzü biliyoruz, miras alınan travma üzerinizde sanatsal bir sorumluluk yükledi mi? Bu hikayeler size nasıl geçti ve sizi nasıl dönüştürdü?
Küçükken durumu çok az biliyordum, dolayısıyla üzerine gitmedim; babamın devrimci olduğu fikri beni harekete geçirmedi. Beni harekete geçiren şey belki geç ergenliğin nihayetinde eriştiğim olgunlukla bu çevreyle yeniden yakınlaşmam oldu. Hem ailemde hem onlarda o güne kadar idrak etmediğim ama dünya sanki başka tarafa dönüyormuşçasına benimsenmiş hayat felsefelerini yakından tanımak bende köklü değişikliklere yol açtı. Bu hikâyeye tarihsel bir sorumluluk duygusuyla tabiri caizse bir dava insanı bakış açısıyla yaklaşmadım. Süreçte seçilmiş ailemi daha sık görmek ve onlara ruhen temas etmek beni kendiliğinden dönüştüren şey oldu.
Şunu da düşünüyorum: bu sorumluluk bana ailem tarafından dayatılmış olsaydı belki de tam tersi bir etki yaratırdı. Ailem çalışmamı teşvik etti ama beni yönlendirmedi. Tahmin ediyorum zamanda geriye gitsem benim için seçecekleri yol da bu olmazdı. Kendimi tanımaya yönelik bir arayışın sonucu olarak bu hikâyeye bu kadar etraflıca girdim. Sanırım kendi tercihlerini yaşamak da hayatta bir erişkinleşmeye, başka bir dünya görüşünü geliştirmeye yani bir bakıma bir tür yazılım güncellemesi almaya tekabül ediyor.
Serginin adını “Kesintisiz” koyarken, ailenizin bu hikâyesini merkeze alarak Türkiye sol hareketinin kesintili tarihine bir vurgu yapmayı mı amaçladınız? “Kesintisiz” geçmişin enkazını geleceğe taşıyan bir süreklilik mi yoksa unutulmanın yarattığı bir tür süreksizlik mi ifade ediyor?
Bilinçli verilmiş bir isim. Kendi kişisel hayatımda yaşadığım kesinti de bu başlığın içinde: Babamın bana anlatmadığı ve anlatmak istemediği geçmişe ulaşma çabam. Aynı zamanda Türkiye ve dünya sol tarihinin kesintilerine de gönderme yapıyor; kişisel tecrübem ile toplumsal-tarihsel tecrübe arasındaki paralelliği işaret ediyor. Bilenlerin anlayacağı gibi Mahir Çayan’ın “Kesintisiz 1-2-3” serisine de atıfta bulunuyorum.
Kesintisizlik bu arada imkânsız bir arayış. Mikro tarihe ne kadar girerseniz girin, o kopukluk daima bir yerden baş gösteriyor. Bana çok çarpıcı gelen bir örnek var. Bir imajı hard diskten hard diske, USB’den USB’ye aktardığınızda bile kayıplar yaşanıyor. Kesintisiz bir anlatım, kendine yöneltilmiş keskin bir bakış olmadan mümkün değil.
Sergiye küratoryal açıdan bakıldığında serginin dili: arşiv sergisi, belgesel sergisi, yoksa poetik bir karşı-anlatı mı?
Belgesel kesinlikle değil; ciddi bir nesnellik iddiası taşımıyor. Anneannemi filme aldığımda ağır bir demans sürecindeydi; onun ifadelerinin kanıt niteliğinde veri teşkil etmesi hatta tarihsel referans bağlamında geçerliliği olamaz. Kesintisiz video işi zaten benim öznel bakışımdan örülmüş. Piknik videosunda bir anlatı var ama belgesel olabilecek tutarlı bir izlekte gitmiyor. İş İbrahim Özalp anısına üretilmiş olsa da dedeme dair yıllar sonra ortaya çıkan gerçekleri barındırıyor. Ben yalnızca fotoğraftaki insanların belleklerini harekete geçiren açık uçlu sorular sordum. Bana kalırsa yaptığım iş sanatsal araştırmaya en yakın. Çünkü elimdeki tarihsel veri kusurlu, hakikat arayışı yok. Böyle bir önceliklendirme de yok. Tamamen öznel bir yerden yorumlanan ama kaynağını olgulardan alan bir çalışma. Arşiv sergisi demek de içimden gelmiyor. Arşivle çalışan demek daha uygun geliyor. Zira Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi’nin “Geçmiş Bugündür” sergisi gibi bir örnek üzerinden düşünecek olursak. Arşiv sergisi farklı bir metot ve veri havuzu hatta yorumlama yöntemi icap ettiriyor bana kalırsa.
Biraz da işler özelinde konuşacak olursak, Kimsem Oyum videonda, büyükanneniz Kıymet Karakoç’un demans nedeniyle yarım kalan mülakatını tesadüfi anlamlar üzerinden kurguluyorsunuz. Hatırlamaktan ziyade unutmayı vurgulamak, sol hareketin kuşaklar arası aktarımındaki kopukluklara karşı bir tezat mı içeriyor?
Bu videoyu bir sanat işi olarak çekmemiştim aslında. Demans süreci hızla ilerlemeye başlayınca en azından bir anımız olsun diye çektim. O esnada da sorduğum sorulara olur da cevap verirse diye belki çok röportaj yapmaktan kalan bir deformasyonla geçmişe yönelik konular da açtım. Videoyu kurgu masasında izlerken iş fikri tesadüfen ortaya çıktı. Anlatıdaki kopukluklar mevcudu değil yokluğu göstermeye yöneltti.
Hatırlamanın ön plana çıktığı bir bağlamda unutmayı belgelemek ilginç geldi. Sol içinde hep anmalar, özel günler, ritüeller vardır; o hafızanın nasıl tekrar ve yine tekrar kurulduğunu izlemek beni meşgul etti. “Anılar hatırlanmaz, yeniden yaratılır” diye bilinen bir cümle var ya; aynı anıları defalarca sorduğumda bunu bizzat hissedebiliyordum. En çok duygulandığım iştir bu. Aslında o hafızanın tutulamayacağının bir kaydı diyebilirim.
Tık-Tık yerleştirmesinde ise, babanızın yayımlanmamış kitabını ritim tabanlı bir kod diline tercüme ediyorsunuz. Bu görsel ve işitsel çeviri ve mahpusların kalorifer boruları üzerinden haberleşmesi, sergideki diğer unsurlarla birleşince, belleğin mekânsal ve duyusal boyutlarını nasıl genişletiyor?
Kitap aslında 1978’de Paris’te Devrimci Kurtuluş tarafından yayımlanmış. İşkence altında alınan ifadelerin mahkemede geçerliliğinin tartışmalı olması nedeniyle 12 Eylül döneminde pek çok kişi birden çok kere yargılandı. Babam bu noktada kendi sorgusunu yazmaya karar verdi. Kitap hem o sorguyu hem de yaşadıkları süreci anlatıyor.
Bu iş sergideki en çok meslektaş dostlarımdan katkı aldığım çalışma oldu. Eskizleri çıkarmaya başladığımızda önce Mors alfabesini denedim ama doğrudan Türkçeye uyarlamak mümkün olmadı. Sonra sanatçı Arda Küçükada ile başladığımız denemeleri ilerleterek ses sanatçıları Volkan Erden ve Aleyna Torun’un geliştirdiği özgün bir kod elde ettik. Ses çıktısı için o dönemde “tık-tık” yöntemini bizzat kullanmış eski mahpuslarla çalıştık.
Serginin bu alanını geri kalan çalışmalardan görsel, işitsel anlamda bağımsız kurguladık. Tüm sergi hafıza nesneleri ve arşiv belgelerinden oluşurken bu odaya girdiğinizde on bir saatlik bir ses kaydının içinde, dış dünyadan kopuk ve duvarlarda metninin yazılı olduğu bambaşka bir uzamda buluyorsunuz kendinizi. Bu tabii söylemek zorundayım asla, asla bir cezaevi temsili değil. “Tık-tık” hikâyelerini uzun uzun dinledikten sonra bir yorum olarak belki babamın zihninin içini dışarı çıkarmaya yönelik bir mekânsal deneyimdi. Bu tür tartışmaları yaptığımız ve düşünce ve yöntemlerinden feyz aldığımız sevgili sanatçı dostum Merve Ünsal’a da diyaloğu ve desteği için bu vesileyle teşekkür etmek isterim.
Dikkat çeken işlerden birisi de Bartın Cezaevi’nde 1992’de üç kişi tarafından doğaçlama kaydedilen rock albümü. Cezaevi gibi kapalı bir mekânda olası yaratıcılıklarla ilgili gözlemlediğiniz farklı şeyler oldu mu?
Belgesel sürecinde öne çıkarmak istediğim şeylerden biri de o dönemde cezaevinde üretilen icatlardı: Koğuşlar arası kurulan teleferikler, firar denemelerinde toprağı boşaltmak için kullanılan pompalama düzenekleri, çıkan toprağı saklama yöntemleri… Hapishane sosyolojisinde o dönem üç koğuş tipi vardı. İtirafçılar en iyi koşullarda yaşıyor; televizyonları var, düzgün besleniyorlar. Yeşiller itirafçı değil ama bir biçimde koşulları kabullenmiş; onların da nispeten iyi şartları var. Kızıllar ise her şeyi reddeden, direnişini sürdüren kesim.
Onlara direnişi sorduğumda hep aynı şeyi söylediler: en küçük bir geri adım atarsan gerisi çığ gibi gelir. Bence bu icatların çıkış noktası moral motivasyonu diri tutmak. Mutlu olduklarını kanıtlamak; en ağır işkencenin ardından bile bununla alay edebilmek; yönetimin duyabileceği yerde şarkı söylemek. “Tık-tık”la yalnızca kritik mesajlar iletmiyorlar; satranç oynuyor, birbirlerine şiir yazıyorlar. Mesele hem direnişi sürdürmek hem de o direniş ruhunu düşürmemek.
Belgede adı geçen Optik, Metris’te kalemin yasak olduğu dönemde fanzinvari bir çalışma üretiyor. Koğuşun bir köşesini oyup oraya bir kalem saklıyor; gelen mektuplara “altta bize boş yer bırakın” diyor, o boşlukları kesip birleştirerek sayfalar üretiyor, basit baskı yöntemleriyle “Serbest Kürsü” adında bir yayın çıkarıyor. Tamamen politik de değil: bilimkurgu yazan var, gökyüzü şiirleri yazan var. Durmak yıkım getirir inancından hareketle hiç durmamışlar. Bu yüzden benim tanık olduğum kadarıyla çevremdeki insanlarda ciddi psikolojik rahatsızlıklar gözlemlemedim. Her şeyi atlatmanın verdiği bir güç de var.
Peki bu kadar gözleme tanıklık etmiş biri olarak sizce Türkiye’de sol belleğin temsili en çok nerede tıkanıyor: Devlet anlatısı mı, içsel mitolojiler mi, kuşak kopuşu mu?
Benim hikâyemde de olduğu gibi, solun kendi hafızasını bir sonraki nesle aktarmak yönünde kolektif bir imtina gözlemliyorum. Çevremde bunu yaşayan çok kişi var; çocuklarına anlatırken çok temkinli davranıyorlar. Bir yandan 1980 sonrasında yoğunlaşan antikomünist propagandanın etkisi de bunda belirleyici; solcu olmak toplum genelinde olumlu bir kimlik olarak görülmüyor.
Ama onlar adına bir şey söylemekten geri dururum. Kendi adıma ise şunu söyleyebilirim: iyisiyle kötüsüyle çocuklara aktarmak hayati. Dönemin iyi yönlerini anlatırken “Biz bu yanlışları da yaptık” diyebilmek yüzleşebilmek de lazım. Kahramanlık mitlerini yeniden üretmenin ne demek olduğunu sorgulamayı önemsiyorum. Bir yandan görülen şiddetin boyutu akıl almaz ölçüde. Dolayısıyla bir hayatta kalma ve kendini koruma mekanizması olarak içe kapanmayı da elbette çok makul buluyorum. Resmi makamların ve devlet kademesinin de 12 Eylül bakiyesiyle yüzleşme noktasında bugüne kadar aldığı pozisyon ortada. Hafızanın aktarılamamasının en büyük yapısal nedeni bu.
Serginin kurgusuna baktığımızda en çok dikkatimi çeken şey genelde bu tip anlatıları resmeden tabiri caizse “ajite”, “ağlak” bir anlatım yerine hayat devam ediyor vurgusu oldu. Sergi bugünün politik iklimine de bir şeyler söylüyor mu?
Bunu bilinçli olarak “hayat devam ediyor” mesajını vurgulamayı amaçlamadım ama bunu teslim ediyor olmandan da çok mutlu oldum. Kendi öznelliğimle bu hikâyeyi anlattığım noktada, geniş ailemi tanımak benim en kayıp dönemime ışık tuttu ve beni hayata belirli konularda yeniden bağladı. “Hayat devam ediyor” noktasına onlar sayesinde geldiğim için bu, işlere doğal olarak yansıdı; düşünülmüş, tasarlanmış bir şey değil. Ama sürecin doğal bir çıktısı olduğuna katılıyorum. Ben de muhatap olduğum başka anlatıları biraz bu perspektiften sorguluyorum. Sanırım babam gibi bir figüre kendi özel alanında şahit olmakla alakalı. Bahçe ve ev işi yapan, ailevi dertleri olan, maddiyat gibi dünyevi sorunları göğüsleyen dolayısıyla mitolojize edildiği sahanın dışındaki emek mekanındaki varlığına şahit olmak beni bu noktaya getirdi. Aynısı diğer aile fertlerimin yaşam pratikleri için de geçerli. Yusuf abiyi teknede güneşlenirken gördüğünüzde başka biri gibi gelebilir 1979’daki gazeteler haberlerinde tasvir edilen kişiden.
Günümüz politik iklimine kasıtlı bir sözü yok bu işin ama bugün bu konularla meşgul olmak ve dert etmek zaten Ama bakış açım bu olduğu için sergi kendi kendine bir şeyler söylemiş oluyor. Bazen en içten ifade, en çok şeyi taşıyandır.
“Kesintisiz”in açtığı tartışmaları ileride nasıl genişletmeyi düşünüyorsunuz? Bu çalışmanın bir kitap, dijital arşiv, belgesel ya da kamusal programlara evrilmesi planlanıyor mu?
Çalışmanın zeminini oluşturan arşiv açık uçlu ve tashihe açık şekilde kurgulanmış vaziyette. Dolayısıyla bu işi belirli aralıklarla yeniden kurgulamayı göze alarak ürettim. Diğer taraftan araştırmanın yakın gelecekteki akıbetine yönelik hala tefekkür dönemindeyim. Henüz bu tarihin karanlıkta kalmış ya da gri alan sayılabilecek yorumlamakta bile güçlük çektiğim çok noktası var. Türkiye dışında yaşayan öznelere ulaşmak da ayrıca aklımı meşgul ediyor. Toparlayacak olursam bu çalışmanın musallat olduğu resmi tarih kadar burada oluşan anlatıya musallat olacak; aktive olmaya muhtaç bellekler mevcut. Yüzleşmeden bu hikâyenin öznesi ve bir sanatçı olarak ne kendimi ne de çevremi muaf tutamam. Dolayısıyla yönelmek istediğim istikamet sahiplendiğim bakiyenin çelişki, hayal kırıklığı ve hatalarına doğru. Bunları aklımdan geçiriyorum ama bir yandan da babam çok ağır bir rahatsızlıktan yeni yeni kurtuluyor. Her şeyden çok onun daha iyi ve zinde olduğu günlerin artmasını bekliyorum. İşin bu versiyonunu ilk defa sergi vesilesiyle birlikte izleyebildik. Onunla sohbet etmek ve yorumlarını dinlemek yakın zamanda kullanmak istediğim belki de tek araştırma yöntemi.
