Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Bursa’da zaman: “Tekinsiz” ve “Misi’den Gümüştepe’ye” sergileri

İki yeni fotoğraf sergisi Bursa’da sanatseverleri bekliyor. Meteor Balat Kültürevi’nde “Tekinsiz” başlıklı grup sergisi yer alırken Fotoğraf Müzesi ise beşinci yılını özel bir sergiyle kutluyor.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Nilüfer Belediyesi tarafından 8 Ekim – 30 Aralık 2022 tarihleri arasında Meteor Balat Kültürevi ve 7 Ekim 2022 – 29 Ocak 2023 tarihleri arasında Fotoğraf Müzesi’nde olmak üzere iki yeni fotoğraf sergisi açıldı. Bu sergilerden ilki olan “Misi’den Gümüştepe’ye”, özel bir projenin sonucu olarak, Engin Özendes’in küratörlüğünde Nilüfer Belediyesi Fotoğraf Müzesi’nin 5. yılını kutlamak için hayata geçti. Meteor Balat Kültürevi’nde açılan “Tekinsiz” başlıklı grup sergisi ise dünyanın çok da tekin bir yer olmadığını, birlikte var olduğumuz toplumun, sınırları içerisinde anlam aradığımız coğrafi bölgenin ve toplulukların kimi zaman ne denli vahşi ve ürkütücü olabileceğini vurgulayan bir sergi.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Bastırılmış olanın geri dönüşü: “Tekinsiz”

Özellikle 19. yüzyıldan itibaren sıkça üzerinde durulan, Sigmund Freud’un da 1919 yılında yayımlanan “Tekinsiz” başlıklı makalesinde psikolojik olarak analiz ettiği özel bir kavram olarak görülebilir[1]. Gerek doğrudan kelimenin birincil anlamı, gerekse bu kelime üzerinden ifade edilen mânâlar, tekinsiz(lik) hâlinin hep bir korku durumu ve bu duruma paralel olarak olumsuz çağrışımlarla beraber ele alındığını gösterir. Freud da bu kavramı ele alırken tekinsizliğin hep bir korkudan kaynaklandığını, bu korkuların da çoğu zaman üzerine gidilmekten çekinilen ayrıksı yönlerinin olduğunu ifade eder. Freud, ayrıca tekinsizlik hâlinin “bastırılmış olanın geri dönüşü” olarak formülize edilebileceğini belirtir.

“Kişiye tanıdık gelmeyen, güven hissi uyandırmayan, uğursuz” gibi çeşitli anlamlara gelen “tekinsiz” (İngilizce the uncanny, Almanca das Unheimliche), kişiye kendisini içerisinde bulunduğu duruma/mekâna/olaya yabancı hissettiren bir kavram. Dolayısıyla burada, tekinsizlik kaynaklı bir yabancılaşma, bir ait olamama sorunsalı söz konusudur. Meselenin üzerine gidildikçe ortaya çıkan temel atmosfer de bu duygulanımı vurgular. Tam da bu noktada söylenebilir ki Meteor Balat Kültürevi’nde açılan “Tekinsiz” sergisi de içerisinde bu türden duygulanma, yabancılaşma ve ait olamama hissi üzerinden örülmüştür.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Ateş Alpar, Silva Bingaz, Sinem Dişli, Umut Erbaş, Metehan Özcan, Erkan Özgen, Cengiz Tekin, Yusuf Sevinçli ve Serkan Taycan’ın işlerinin yer aldığı sergi, bu kavrama her bir sanatçının/fotoğrafçının birbirinden ne denli farklı şekillerde yaklaşabileceğini, üstelik bu duygulanımın her bir kişide/sanatçıda ne derece farklı anlamlara gelebileceğini ortaya koyan bir grup sergisi olarak değerlendirilebilir. Sözgelimi Ateş Alpar’ın tekinsizliğe yüklediği anlam ile Cengiz Tekin’in yüklediği anlam arasındaki ayrım, hem bu sanatçıların kavramı ele alış, hem de sanatlarını icra ediş biçimlerine göre farklılık gösterir. Nihayetinde var olan ve ortaya çıkan görünüm, bu duygulanımın biricikliği, kişiden kişiye farklı bir mânâya gelişi üzerine kuruludur. Sergi boyunca hep bir tekinsizlik vurgusu söz konusudur, ama bu tekinsizliğin kaynağı her bir fotoğrafta, her bir görünümde, her bir tabloda farklı bir kaynaktan gelir, ki bu da sergide türlü tekinsizlik hâlinin var olmasına zemin hazırlar.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Bir fotoğraf sergisi olarak “Tekinsiz”de beliren dünyaların bir bölümü insan, bir bölümü parçası olduğumuz toplum, bir bölümü ise kent-ülke sosyolojisi üzerinden var olur. Bu noktada her bir sanatçı, üretimine kendisinden bir şeyler eklerken mevcut tekinsizliğin kendileri için nereden kaynaklandığını kendi fotoğraf dilleriyle ifade ederler. Tam da bu noktada sergideki işlerin ayırt edici yanları ortaya çıkmaya başlar: Tekinsizik tek bir kaynaktan gelmez; aksine o, bir varoluş kümesidir; birçok farklı duygulanım/endişe bir araya gelerek ortaya tekinsiz bir ortam/dünya çıkarır.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Silva Bingaz’ın Doğu’nun Kıyısı isimli fotoğraf çalışması, insan ile doğa arasındaki ilişki üzerinden hareket ederken bu birlikteliğin özellikle son dönemde ne derece çetrefilli bir hâl aldığını vurgular. “İnsan ruhunun doğayla birlikte olması ve bu ilişkiden doğan yansıma”yı merkezine alan Doğu’nun Kıyısı, kişinin doğa ile birlikte var olma/olamama hâlini sorgular. Bingaz, insanın doğaya, doğanın insana farklı şekillerde aksettiğini belirtirken bu durumu asırlar öncesinden bugüne insanın doğa ile kurduğu diyalog üzerinden sorgular. Bu sorgulamada hem yüzyıllara yayılan derin bir arayış, hem de bu belirsiz arayışın yarattığı tekinsiz bir hâl vardır. Bu durum, paradoksal bir biçimde Bingaz’ın fotoğraflarında kendisini gösterir. Nihayetinde doğa her zaman “verici” değil, kimi zaman “alıcı” bir unsurdur, tıpkı insan gibi. Bu durum da hem söz konusu bu fotoğraflardaki tekinsizlik hâlinin kaynağının doğa olduğunu vurgular, hem de Bingaz için bu tür bir yansımanın ne derece ürkütücü olabileceğini ortaya koyar.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Ateş Alpar, Geçmiş ve Şimdinin Birlikteliği başlıklı fotoğraf serisinin merkezine sular altında kalmış kadim bir kent olan Hasankeyf’i koyar. Yerle yeksan olmasına karşılık içerisinde hâlâ geçmişin o parıltılı günlerini barındıran kadim bir kent olarak anılabilecek Hasankeyf, salt hikâyesi üzerinden dahi izleyiciye/okura tekinsiz bir his verebilecek denli özel bir mekândır. Alpar’ın bu fotoğraf serisi, Hasankeyf’in sular altında kalan evlerinden, cami ve ortak kullanım alanlarından çıkarak su yüzeyine vuran nesneleri odağına alır. Bir zamanlar içerisinde onca hayat barındıran, insanoğlunun en neşeli/acı günlerini yaşadıkları bu kentten geriye kalan bu nesneler, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, zamanın ve insanın her şeyi vakti geldiğinde silip süpürebileceğini ortaya koyar. Bu, kimi zaman doğal bir felaketten, kimi zaman ise insanoğlunun bitimsiz kazanç elde etme arzusundan kaynaklanır. Dolayısıyla Alpar’ın işlerinde Bingaz’ın dünyasına paralel ve ek olarak insanın da kaynaklarından biri olduğu tekinsiz bir dünya söz konusudur. Salt bu duygulanım, su yüzeyinde yüzen ayakkabılar, ağaç parçaları ve ev eşyaları dahi hem suyun insanı kendine çağıran yönünü, hem de anıtsal bir kayboluş hikâyesini içerisinde barındırır. Dolayısıyla Alpar’ın fotoğraf dünyasında tekinsizlik, artık var olmayan bir kentten, suyun kişiyi kendisine çağıran ürkütücü yüzeyinden ve geçmişin ağır yükünden kaynaklanır.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Çalışmalarında ağırlıklı olarak neolitik dönem üzerinde duran Sinem Dişli, sergide binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Bazda Mağarası ve taş ocaklarında çektiği fotoğraflarla yer alıyor. Bir yanda dağın kalbine giden yolda bir durak olarak addedebileceğimiz Bazda Mağarası, diğer yanda dağın içini sökerek elde edilen onca madenin kesiştiği noktada Dişli’nin işleri, insanın toprak ile olan ilişkisi üzerinden hareket eder. Özellikle geçtiğimiz günlerde yaşanan maden felaketi de düşünüldüğünde, Sinem Dişli’nin işlerindeki tekinsizliğin nereden geldiği; bütün yeryüzü şekillerinin, mağaraların, ocakların, madenlerin geçmişten bugüne içerisinde ne tür acı hikâyeler barındırdığı da böylece daha anlaşılır/anlamlı olur.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Umut Erbaş, Gündüz Düşleri’nde Freud’un da sık sık üzerinde durduğu konulardan biri olan, insan hayatındaki birçok korku ve endişenin kaynağı olan rüyalara değinir, uykunun/uykuya yatmanın kişinin anlam dünyasında barındırdığı değerler üzerinden hareket eder. İnsanın bütün bir yaşamını bir süre sonra bir rüya gibi anımsaması, onu bir kurgunun parçası olarak görmesi, Gündüz Düşleri’nin omurgasını oluşturan en temel hususlardan biridir. Öte taraftan Erbaş’ın düşlerinde her şey, bir rüyadan gelip zamanla bir rüyaya/hayale dönüşerek yoluna devam eder. Bu geçişlilik hâli içerisinde her şey bir belirsizlik bulutunun içerisinde gibidir. Bu belirsizlik de Erbaş’ın tekinsizliğinin çıkış noktasıdır. İnsan, her türlü belirsizlik karşısında kendisini tekinsiz hisseder, çünkü başı sonu belli olmayan bu anlar, ne olacağı kestirilemeyen bu durumlar kişiye olumsuz bir enerji verir. Erbaş da Gündüz Düşleri’nde bu hâli ön plana çıkarır.

Tekinsiz sergisinden görünüm.

“Tekinsiz” sergisinde işleri yer alan sanatçılardan Serkan Taycan, bize alışıldık işlerinden bir tablo/atmosfer sunar. Bütün bir kentin (İstanbul), belki daha da geniş bir perspektifte bütün bir ülkenin (Türkiye), devasa bir şantiye alanı olarak belirdiği bu fotoğraf serisinin merkezinde tahrif olunmuş bir kent mirası yatar. Özellikle yakın dönem işlerinde kentsel dönüşüm meselesi üzerinde duran Taycan, şehrin bu sürekli değişen yapısının, önü kestirilemeyen inşaat çılgınlığının, ne zaman biteceğini kimsenin bilmediği bu korkunç sürecin kent insanında yarattığı tekinsizliği işlerinin merkezine koyar. Taycan’ın daha önce gerçekleştirdiğimiz bir söyleşide de belirttiği üzere, kentleşme ve kentlileşmeye doğru giden bu yolculuk, beraberinde her zaman kurulu bir düzen ve refah dolu bir yaşam getirmez. Her kazanç, arkasında bir kaybı; her inşaat arkasında sökülmüş, yerinden edilmiş, sürülmüş bir kent mirası ve insan topluluğunu barındırır[2].

Tekinsiz sergisinden görünüm.

Metehan Özcan, Resimli Bilgi’de kamusal alanları resmeden “buluntu” fotoğraflarla mimarlık ve tasarım yayınlarındaki iç mekân fotoğraflarını kolaj tekniği ile birleştirirken aradaki bu geçişkenliğin kendisinde uyandırdığı tekinsizlik duygusu üzerinden yola çıkar. Erkan Özgen, Helsinki’de 100 yıl önce yaşanan bir savaştan kalma top ve tanklarla anı fotoğrafı çektiren insanların görüntülerinden meydana gelen işinde, bu derece korkunç bir olayın bugünün insanları için nasıl da “turistik” bir eğlence aracına dönüştüğü meselesi üzerinde durur. Savaş ve barış yılları arasındaki bu geçiş/fark/karşıtlık, geçmişin sancılı hikâyelerinin bugünün insanında uyandırdığı, daha doğrusu uyandıramadığı duygulanımın altını çizer. Bu geçişsizlik, Özgen’in tekinsizliğinin ana kaynağıdır. Nihayetinde vurdumduymazlık, empati yoksunluğu ve köksüzlük, Özgen’in tekinsizliğin gün yüzüne çıktığı çıkış noktaları olarak görülebilir. Cengiz Tekin’in sergide yer alan fotoğrafları ise içerisinde doğrudan “tekinsiz bir hikâye” barındırır. Bir buğday tarlasında elinde silahla yerde yatan kişi, bu sahnenin hemen öncesinde tekinsiz bir şeylerin yaşanmış olduğunu apaçık ortaya koyar. Dolayısıyla doğrudan fotoğraf ve fotoğrafın hikâyesi, tekinsizlik imgesini olduğu gibi vurgular. Yusuf Sevinçli’nin sergide yer alan fotoğrafı ise doğanın ıssızlığı içerisinde kişinin ne derece yalnız ve biçare kalabileceği düşüncesini, bu durumun yarattığı gerilim ve ürkünç hâli işaretler.

Nihayetinde tekinsizlik, belirsizlik ve ıssızlığın kişide ne denli farklı ve derin duygulanımlara yol açabileceğini gösteren sergi, söz konusu bu kavrama 9 farklı sanatçının işleri üzerinden bambaşka açılımlar sunmasıyla dikkat çeker.

Fotoğraf Müzesi 5 yaşında!

2017 yılında açılan, aradan geçen 5 yıllık süreçte birçok kişisel ve grup sergisine ev sahipliği yapan Fotoğraf Müzesi, geçtiğimiz günlerde “Misi’den Gümüştepe’ye” başlıklı yeni bir grup sergisi ve bu kez özel bir proje ile karşımıza çıktı. Timurtaş Onan, Sıtkı Kösemen ve Murat Germen’in Misi’de geçirdikleri günlerin izini süren proje/sergi, bu tarihi bölgenin söz konusu sanatçıların aklında/imgeleminde kendisine nasıl bir karşılık bulduğu meselesi  üzerinden hareket ediyor.

Ağırlıklı olarak şehir/köy insanını fotoğraflayan, siyah beyaz fotoğraf dünyasının merkezine gündelik yaşam telaşını koyan Timurtaş Onan, “Misi’den Gümüştepe’ye” sergisinde yer alan işlerinde de bu tür bir arayışın içerisine girer. Misi’de geçirdiği günlerde vaktini çoğunlukla bölge insanıyla sohbet ederek, onların dünyasına girmeye çalışarak geçiren, buna paralel olarak çıktığı uzun doğa yürüyüşlerinde civar köyleri fotoğraflayan Onan, “Misi’den Gümüştepe’ye” sergisinde yer alan fotoğraflarında da bu arayıştan kendisine miras kalan unsurları ön plana çıkarmaya çalışır.

Yakın dönem çalışmalarında ekoloji, kent ve doğa-insan ilişkisi üzerinde duran Murat Germen, bu proje vesilesiyle Misi’de geçirdiği günlerde kavramsal/ekolojik bir arayışın peşinden gider; suyun, su kaynaklarının izini sürer. Bu kadim bölgeye hayat veren suyun dağlardan Misi’ye iniş hikayesi üzerinde duran Germen, fotoğraflarında doğa ile insan ilişkisine, bu ilişkinin su ile birlikte nasıl şekillendiğine ve onun fotoğraf dünyasında kendisine nasıl bir karşılık bulduğu meselesine değinir. Dünyanın hızla büyük bir felakete  doğru sürüklendiği, iklim krizi dolayısıyla doğanın, belki daha da özelinde su ve su kaynaklarının daha da önemli olduğu bugünlerde Germen’in girişimi, bir tür yaşama arzusu, suyu kutsayan, onun değerini vurgulayan bir arayış olarak görülebilir. Tıpkı “Tekinsiz” sergisinde Serkan Taycan’ın işlerinde olduğu gibi Germen’de de çağın sorunları ve bu sorunlara dair arayışlar ön plana çıkar. Murat Germen, tüm bu dürtülerle Nilüfer Çayı’nda başladığı yolculuğunu Misi sokaklarında bitirirken suyun dağlardan, çay ve derelerden kente doğru ilerlerken nasıl bir yol izlediğini fotoğraflar.

Sıtkı Kösemen ise “Misi’den Gümüştepe’ye” sergisinde ağırlıklı olarak bölge insanını ön plana çıkarmaya çalışır. Bu bölgeyi var eden Misililer, Kösemen’in fotoğrafında kendilerine ölümsüz bir kaynak bulurken onların yüzlerindeki ifadeler, kendilerine olduğu kadar bölgeye de kimlik kazandırır. Kösemen’in görsel estetiği ile bölge insanını birleştiren bu işler, Misi’ye özgü kılık kıyafetlerle, yerel obje ve kimlik unsurlarıyla ortaya insana dair, Misi insanına dair zengin bir portre çıkarır.

Nilüfer Belediyesi Fotoğraf Müzesi’nin 5. yılı dolayısıyla açılan “Misi’den Gümüştepe’ye” başlıklı grup sergisi, gerek Timurtaş Onan, Murat Germen ve Sıtkı Kösemen gibi usta fotoğrafçıları bir araya getirmesi, gerekse Misi bölgesine, bölge insanı ve bölgeye kimlik veren unsurlara dair sunduğu imkânlarla dikkat çeker.


[1] Şonol Ayla ve Timuçin Oral. Açık Radyo. Sanat Uzun, İlham Sonsuz: “Tekinsiz”. 2016.
[2] Yakın dönem çalışmalarında özellikle kentsel dönüşüm meselesi üzerinde duran Serkan Taycan, kendisi ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide kente ve kent kültürünün 2000’li yıllarda nasıl dönüştüğü üzerinde de durmuştu: https://argonotlar.com/kentlesme-ve-kentlilesmeye-dogru-bir-yolculuk/


Bu yazıyı beğendiniz mi?

Argonotlar Telif Kumbarası desteğinizi bekliyor!

Çok sesli ve bağımsız güncel sanat yayını Argonotlar, 2023 yılı yazar telifleri için okurlarını desteğe çağırıyor.

Siz de Argonotlar Telif Kumbarası’na tek seferlik 100₺, 250₺, 500₺ ve 1000₺ olmak üzere dört farklı kategoriden kendiniz için en uygun olanını seçerek destek olabilirsiniz.

Argonotlar olarak bu destekle 70 ila 100 arasında yazı yayınlamayı, yazarlarımıza ödediğimiz telif miktarını artırmayı ve daha fazla yazara alan açarak güncel sanat başta olmak üzere kültür sanat alanında çok sesli ve bağımsız bir mecra olmaya devam etmeyi hedefliyoruz. 

Argonotlar olarak gelir modelimizi çeşitlendirmek ve sürdürülebilir bir yayıncılık için arayışlarımız devam edecek. Argonotlar Telif Kumbarası dışında her türlü reklam, destek ve fon öneriniz için bize info@argonotlar.com e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

Görsele tıklayarak detaylı bilgi edinebilirsiniz.

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

Rezzan Gümgüm’le 2019 yılında Ankara’da gerçekleştirdiği uzun süreli performansın kayıtlarını video, fotoğraf ve mekâna özgü yerleştirmelerle bir araya getiren sergisini konuştuk.

Eleştiri

Leman Sevda Darıcıoğlu, Elif Saydam ve Ndayé Kouagou'yu bir araya getiren “Filizlendiğimiz Bir Çatlak” sergisi mekânlardaki ilişki sistemlerinin sınırlarını ve imkânlarını gözler önüne seriyor.

Eleştiri

Johanna Gustafsson Fürst ve Dilek Winchester’ın dans, tipografi, heykel, şiir gibi farklı mecralarda ürettikleri eserleri Arter'de GLOSSOLALALA sergisinde bir araya geliyor.

Eleştiri

Bu yazı, “Dön-Dün Bak: Türkiye’de Trans Hareketinin Tarihi” sergisini Benjamin’le ilişkilendirerek geçmişin devrimciliği, hafıza, direniş, nostalji/anti-nostalji gibi temalar altında analiz etme amacı taşıyordu. Ancak...