Fahrettin Örenli’nin solo sergisi “Şehrin Genleri -> Zihindeki Baloncuk”, insanın dünyayla nasıl etkileşime geçtiği ve ona nasıl müdahale ettiği sorunsalı üzerinden hareket ediyor. Küratörlüğünü Ji Yoon Yang’ın üstlendiği, gündelik yaşamlarımızla onları biçimlendiren küresel sistemler arasındaki bağlantıları haritalandıran sergi, izleyicilere çok yönlü ve çok katmanlı bir dünyadan izlenimler sunuyor. Örenli ile .artSümer’de gerçekleşen “Şehrin Genleri -> Zihindeki Baloncuk” başlıklı sergisi üzerinden üretim pratiği, şehir tahayyülü ve geliştirdiği sanatsal dil üzerine konuştuk.
“Şehrin Genleri -> Zihindeki Baloncuk”, insanın dünyayla etkileşimini ve bu etkileşimin küresel sistemlerle olan bağlantılarını araştıran bir sergi olarak ön plana çıkıyor. Sizin için bu serginin çıkış noktası neydi ve sizi “şehrin genleri” kavramı üzerine düşünmeye yönlendiren temel soru neydi?
İnsan bilincinde sürdürülebilir bilginin inşa edilmesinin, doğal yaşamın ve bizi çevreleyen evrenin değerini anlamak için en kritik eylemlerden biri olduğuna inanıyorum. Önceki işlerimde, ekonominin ve politikanın hem bugünümüz hem de geleceğimiz üzerindeki etkilerini ele aldım. Bu yaklaşım en iyi şekilde Conspiracy Wall > ANARTIST (2004–2014) başlıklı çalışmamda temsil ettiğimi düşünüyorum; bu çalışma, bilginin inşasını etkileyen sosyal, politik ve ekonomik meseleleri, bugünü ve geleceği nasıl şekillendirdiklerini, aynı zamanda çağımızın kültürel ve toplumsal gelişimini ve sanatın ve sanatçının toplumdaki değerini ortaya koyan bir iş.
2008’deki ekonomik krizden sonra sermayenin ve kentleşmenin bilginin inşası üzerindeki etkilerine odaklanmaya başladım. Araştırmalarım sonucunda, politikanın ekonomi karşısında neredeyse tamamen gücünü kaybettiğini fark ettim. O noktadan sonra paraya ve kente odaklandım; paranın kendi bedeni içinde yarattığı kente.
Kentlerin psikolojik ve fiziksel yönlerini incelemeye başladım; onları kitlesel bilginin dağıtımını gerçekleştiren kontrol kuleleri gibi; yaşayan, organik yapılar olarak algıladım. Yüzyıllar boyunca insanlar kendi doğalarına uygun şekilde kendi ormanlarını, yani kentlerini inşa ettiler ve onları devasa, yaşayan, organik yapılara dönüştürdüler. Bu ortamlarda hayatta kalmak ya da uyum sağlamak için insanlar zamanla daha yüksek duvarlar, daha geniş kurallar, daha büyük illüzyonlar ve devasa ölçekte bir bilgi kirliliği yarattılar.
Dolayısıyla benim projem parayı, özellikle de en rafine ölçüm birimi olarak parayı ele alarak onun geleceğe yönelik sürdürülebilir bilginin inşasını nasıl etkilediğini sorguluyor. Bu proje, insanlığın bu süreçte kendini nasıl körleştirdiğini ve kendi yarattığı bir doğanın içinde nasıl kaybolduğunu araştırırken kendi elleriyle ufka yerleştirdiği sentetik gün batımlarının gücüyle hipnotize olmuş ya da ekonomik çıkarlar adına bazı gerçekleri görmemeyi seçmiş bir insanlığı da işliyor.
“Şehrin genleri”, izleyicileri kenti biyolojik bir organizma olarak düşünmeye davet eden bir kavram. Kentin genetik yapısından söz etmek, şehirleri yalnızca fiziksel mekânlar değil, aynı zamanda bilgi ve davranış üreten canlı sistemler olarak okumayı mı öneriyor? Bu metafor sizin için nasıl bir düşünsel çerçeve sunuyor?
Yaptığım işlerde ortaya koyduğum gibi Organic Cities serisi, insanların şehirleri insan doğasının kendisi tarafından şekillendirilen canavarca, yaşayan varlıklar olarak inşa ettiği fikrine dayanır. Bizden oluşan bu şehirler aynı zamanda “genler” taşır, bencil içgüdülerle hareket eder ve kendini koruma ile çoğalma eğilimi gösterir. Bireylerin toplamı olarak şehir, kendi varlığı ve davranışı olan organik bir yapı olarak ortaya çıkar.
“Gündelik yaşamın yüzeyinin altında işleyen iktidar yapılarını görünür kılmak”, sizin sanatınızdaki başat meselelerden biri. Öte taraftan kişisel yaşantılarla kolektif yaşam arasındaki girift ilişki de birçok açıdan üzerine konuşmaya, çalışmaya, tartışmaya değer bir konu. Bu noktada öncelikle şunu sormak istiyorum: İktidar, nasıl bir hegemonik yapıyla gündelik yaşamda kendisine bu kadar derin bir karşılık bulabiliyor?
2016 yılında Depo İstanbul’daki “High Heels” başlıklı solo sergimde Money without Nationality projesi içindeki merkezi bir seri, ilhamını Ömer Seyfettin’in bir hikâyesinden alır. Bu hikâyenin temel mesajı şudur: “Sorunlarımızın farkındayız, ancak yüzleşmekten kaçınırız.” Bazen bu sorunlar dayanılmaz hâle gelir ve biz de onların sonuçlarını sanki kadermiş gibi kabul ederiz.
Günümüz dünya finansal haritasında para, çok uluslu şirketler ve bankalar aracılığıyla görünmez bir şekilde dolaşır; vergi cennetleri ve düşük ücretli ülkeler arasında, farklı isimler ve yapılar altında kendini yeniden üretir. Bu sistemler anlaşılması zor olduğu için gündelik yaşamda normalleşir. Bu durum, onların üzerimizdeki artan etkisine dair sorular doğurur: Aynı ürünler her yerdeyse, aynı güçler de giderek daha mı baskın hale geliyor? Sadece kâr tarafından şekillendirilmiş bir gerçekliği sorgulamadan benimsemiş olabilir miyiz? Eğer öyleyse, bu görünmez sistem gündelik yaşamımızı nasıl şekillendiriyor ve geleceğimizi nasıl belirliyor?
Bir sanatçı olarak, bu güç yapılarına üretimlerim aracılığıyla açık uçlu sorular sorarak yanıt veriyorum; izleyicilerin kendi sonuçlarını çıkarmalarına alan açıyorum. İnsanların kendi çevrelerinde hayatta kalma ya da uyum sağlama hâlleri, yanılsamaları sorgulama ve bu sistemlere karşı körlüğe direnme arasındaki boşlukla ilgileniyorum. Sözgelimi 17. yüzyıldan bu yana bir finans merkezi olarak Londra’yı inceliyor; dünyadaki en etkili, en güçlü ve en pahalı şehirlerden biri olarak Londra’nın nasıl da küresel finans sistemleri ve vergi cenneti yapılarıyla yakından bağlantılı bir hale geldiğini araştırıyorum.
Bir önceki sorunun devamı olarak, kolektif olanla kişisel olan arasındaki ilişki beraberinde ne tür bir açmaz getiriyor? Bu açmaz(lar) genel olarak sanatçıyı ve sanatçının iş üretim sürecini nasıl etkiliyor? Kolektif bilgi ve onun işlenmesi bakımından da meseleye yaklaşmak mümkün.
Kişisel olan ile kolektif olan arasındaki ilişki bir gerilim yaratır; özellikle yaratıcılık giderek ekonomik sistemler tarafından şekillendirilirken. Günümüzde finans dünyası yaratıcılığı içine alır ve onu araçsallaştırır. “Para kazanmanın çağımızın temel ilkesi olarak kabul edildiği ve hem sanatta hem de toplumda gerçek yaratıcılığın bir tıkanıklık içinde olduğu bir durumda, kâr üretimi ile sanatsal üretim arasında bir paralellik kurabilir miyiz?” sorusu bu noktada zihnimde belirdi. Görünüşe göre yaratıcılık çoğu zaman servet üretmenin bir aracı olarak benimseniyor. Eğer bireyler ticarileşmiş bir bilgiyle hareket ediyor ve başarı arayışı içindeyse, önceden kurulmuş bir piyasa içinde öne çıkmanın yollarını bulmak zorundadırlar. Nihayetinde şunu düşündüm: yaratıcılık giderek kâr için rafine edilir hâle gelir ve bu durum hem diğer insanlarla hem de doğal dünyayla olan ilişkimizde artan bir mesafeye yol açar. Bu durum sanatçı için bir ikilem yaratır: Eğer bireysel yaratıcılık, politik ve ekonomik çıkarlar tarafından şekillenen trendler ya da sistemler gibi kolektif ve ticarileşmiş bilgiye bağlı hâle gelirse, eleştirel işlevini kaybetme riski taşır.
Peki böyle bir bağlamda, sanatın yaşamı farklı perspektiflerden açma rolü nerede konumlanır?
Kişisel olarak kariyerim boyunca benzersiz ve anlamlı işler üretmeye çalıştım; bireylerin ve daha geniş izleyici kitlesinin yorum yapmasına, düşünmesine ve düşünme biçimlerini genişletmesine alan açan işler. Dünyanın her zamankinden daha bağlı olduğu bir çağda, bu “ticarileşmiş bilginin” parçası olmamak aynı zamanda bir izolasyon anlamına da gelebilir. Bu aidiyet ile direnme arasındaki gerilim hem sanatçıyı hem de üretim sürecini şekillendirir. Nihayetinde her yerde benzer ürünler bulunur ve her yerde benzer bir sanat üretilir.
Pandeminin hemen ardından başlayan Zihindeki Baloncuklar serisi, büyük şeffaf plastik torbalar aracılığıyla kapitalizmin oksijensiz kalmış ekosistemine dair bir alegori kurarak aslında bugüne dair özel bir panorama çiziyor. Kapitalizm yakın dönemde çok daha sert ve yoğun bir şekilde tartışılmaya devam edilen de bir konu. Sizi bu seri ve pandemi sonrasında yeniden kapitalizm üzerine düşünmeye ve bu düşünceleri işlere yansıtmaya yönlendiren ne oldu? Bu seri, kapitalizme dair ne tür bir eleştirinin peşinden gidiyor?
The Bubbles of Mind serisi pandeminin hemen ardından, içinde bulunduğumuz koşulların kapitalizmin yapısını çok daha görünür ve somut hale getirdiğini hissettiğim bir anda başladı. O dönemde izolasyon, boğulma ve kopukluk artık soyut kavramlar değildi; hepimizin fiziksel olarak deneyimlediği şeylerdi. Bu durum beni kapitalizmi yalnızca ekonomik bir sistem olarak değil, içinde yaşadığımız bir çevre olarak, adeta oksijeni azalmış bir ekosistem gibi yeniden düşünmeye yöneltti. Uluslararası lojistikten ilham alan büyük, şeffaf plastik torbalar imgesi, benim için bu alegoriyi kurmanın bir yolu oldu; burada malların dolaşımı devam ederken, insan deneyimi giderek daha kısıtlı ve kırılgan hale geliyor.
The Bubbles of Mind ile hem fiziksel hem de psikolojik bir kapitalizm eleştirisi yürütüyorum. Serideki işlerden biri olan Bubble in the Mind’da insan figürü plastik bir yapının içinde sıkışmış durumda; bu, ekonomik baskı, kentsel yapılar ve aynı zamanda içsel durumlar tarafından şekillenen bir boğulma halini ima ediyor. Pandemi bu durumu yaratmadı, ancak onu yoğunlaştırdı. Neoliberal eşitsizlik, yoğun kent yaşamı ve yüksek teknolojiye bağımlılık zaten mevcuttu ve daha görünür hale geldi.
Ayrıca kendi baloncuklarımızı nasıl kurduğumuzla da ilgileniyorum. Şehirlerde sınırlı alanlarda yaşıyoruz, yüksek teknolojiyle çevriliyiz ve çoğu zaman sanal ortamlara kaçıyoruz. Bu da gerçeklikten kopuşun başka bir katmanını oluşturuyor. Benim için önemli bir soru, her şey aracılaşmış ve fiziksel dünyadan kopmuş hâle geldiğinde bilgiye, deneyime ve insan ilişkilerine ne olduğudur.
Bu serideki eleştiri yalnızca kapitalizmin bir üretim sistemi olarak eleştirisi değildir; aynı zamanda onun bedenlerimizi, algılarımızı ve gündelik yaşamımızı nasıl şekillendirdiğiyle ilgilidir. Kapitalizm izolasyon, eşitsizlik ve sıkışmışlık hissi üretirken, aynı zamanda bu koşulları normalleştirir.
Farklı kıtalarda ve özellikle Uzak Doğu’da büyük şehirlerde yaşadığım için, “kapitalizm” kelimesi içinde bulunduğumuz zaman ve sistemi tam olarak karşılamıyor. Uzun yıllara dayanan deneyimlerime dayanarak, çoğu zaman “kapitalizmin tek dişi kalmış yaşlı bir canavara dönüştüğü” ifadesini kullanıyorum. Bu canavar sevimli ve zararsızdır. Bana göre, insanlığın içinde bulunduğu çağın, sorunların ve sistemlerin ciddiyetini ifade edecek yeni bir terime veya söyleme ihtiyaç vardır.
Video ve resimlerden oluşan Partiküller serisi, kent içinde bireysel ve kolektif bilginin nasıl kurulduğunu ve dağıldığını sorgulaması bakımından ön plana çıkıyor. Bu anlamda kenti sizin için bilginin merkezi, kurulduğu ve dağıldığı nokta olarak konumlandıran nedir? Kent, özellikle “kolektif bilgi” söz konusu olduğunda nasıl bir toplama işaret ediyor?
Particles, şehirde bireylerin bilgisi ile kolektifin bilgisi arasındaki ilişkiyi ele alır. Bu çalışma Last Signal, The City Tree, Lost Soul Collector ve The Man Carries the Knowledge of Tree işleri aracılığıyla yoluna devam eder. Ticarileşmiş, kâr odaklı bir çağda bilginin nasıl inşa edildiğini ve şehirlerde bilginin giderek parasal değer mantığı üzerinden şekillenip dağıtılıp dağıtılmadığını sorgular. “Şehir ağacı” fikrini bir hipotez önermek için kullanıyorum: Eğer bilgi bir tür bilinç taşıyorsa ve şehirde insan bedeninin ölümü sonrası kendi başına ayakta duracak ya da sürdürülebilir bir yapıya sahip olmadığı için bütünlüğünü koruyamıyorsa, bu bilgi parçacıklara ayrılır. Bu parçacıklar kaybolmaz; şehirdeki en yakın canlı sistemlere, özellikle ağaçlar ve yapraklar gibi alım için en uygun koşullara sahip alanlara aktarılır.
Bu hipotezde, şehrin illüzyonları içinde bilincini kaybeden bireyler istikrarlı ve sürdürülebilir bilgi üretemezler. Bunun sonucunda şehirdeki ağaçlar ve yapraklar, bireylerin fiziksel ölümünden sonra bu parçalanmış bilinç formlarını toplayan alıcılar hâline gelir.
Böylece şehir, hem bilginin üretildiği hem de dağıtıldığı bir alan haline gelir. Kolektif bilgi sabit bir birikim değil, insan varlıkları, kentsel yapılar ve insan dışı canlı sistemler arasında sürekli bir parçalanma, aktarım ve yeniden oluşum sürecidir.
Çalışmalarınızda bilginin yalnızca insan zihninde değil, atmosferde, uzayda ve doğanın farklı katmanlarında dolaşan bir olgu olarak ele alındığı ifade edilebilir. Peki bilinci insanın ötesine taşıyan bu yaklaşım, çağdaş sanatın ontolojik sorularına nasıl bir katkı sunuyor? Bilinç düzeyi bir sanatçı için nasıl bir anlam ifade eder ve işi nasıl dönüştürür/şekillendirir?
Bir insan ve sanatçı olarak, varlık ve oluş üzerine çalışma pratiğimin merkezindedir. İnsan bilincinde sürdürülebilir bilginin inşa edilmesinin, hem doğal yaşamı hem de bizi çevreleyen evreni anlamak için en önemli eylemlerden biri olduğuna inanıyorum.
Benim için bilinç yalnızca insan zihniyle sınırlı değildir. Bilgiyi, atmosfer, uzam ve doğanın farklı katmanları içinde dolaşan bir şey olarak düşünürüm. Varlığa dair insan merkezli bakıştan bu uzaklaşma, çağdaş sanatın ontolojik sorularına katkı sunarak gerçeklik ve anlamı algının ötesinde nasıl anlayabileceğimizi genişletir.
Bir sanatçı için bilinç yalnızca zihinsel bir durum değil, dünyayla kurulan bir ilişki biçimidir. Bu, nasıl gözlemlediğimi, nasıl düşündüğümü ve fikirleri nasıl üretime dönüştürdüğümü şekillendirir; aynı zamanda neden burada olduğumu ve sanat üretmenin amacının ne olduğunu sorgulama biçimimi de belirler. Bu anlamda sanat, varlığın kendisini araştırmanın ve hem yaşama hem de pratiğe anlam kazandırmanın bir yolu hâline gelir.
Sürdürülebilir ve istikrarlı bir bilinç düzeyi inşa edilmediği sürece, insan evrimi ve varoluşuna dair temel soruya anlamlı bir yanıt vermek bana kalırsa oldukça zor.
Pratiğinizin temelde birkaç aşamalı bir araştırma süreci üzerinden geliştiği; doğa, hafıza, sosyo-politik güçler ve kent-bilgi ilişkisinin bu anlamda ön plana çıktığı söylenebilir. Bu araştırma temelli üretim modeli bir sanatçı olarak sizin kimliğinizi nasıl şekillendiriyor?
Pratiğim, doğa, bellek, sosyo-politik güçler ve şehir ile bilgi arasındaki ilişkinin sürekli olarak birbirine bağlandığı çok katmanlı bir araştırma süreci üzerinden gelişir. Bu araştırmaya dayalı model, bir sanatçı olarak kimliğimden ayrı değildir; doğrudan yaşadığım deneyimler tarafından şekillenir. Ebeveynlerim farklı etnik kökenlere sahip ve ben iki farklı ülke arasında hareket ederek, gidip gelerek büyüdüm. İlerleyen yıllarda farklı coğrafyalar ve gerçeklikler arasında hareket etmeye devam ettim; bu da göçebe bir yaşam biçimi oluşturdu. Bu sürekli hareket, değişen çevreler içinde insanın nasıl bilinç kazandığını, yeni gerçekliklere nasıl girildiğini ve kimliğin değişen bağlamlar içinde nasıl inşa edildiğini sorgulamama neden oldu. Bu nedenle, yaşamımı ve pratiğimi birbirinden ayrı görmüyorum. Çalışma biçimim, erken yaşamımdan gelen üç temel alışkanlık tarafından şekillenir: gözlemlemek, karşılaştırmak ve net sorular formüle etmek. Bu alışkanlıklar araştırma yöntemimin temelini oluşturdu.
Farklı gerçeklikler arasında hareket ederken aynı zamanda haritalama, arşivleme ve parçalanmış deneyimleri birbirine bağlama süreçleriyle çalışırım. Belleği ve mekânı, açılıp yeniden düzenlenebilen katmanlı yapılar olarak ele alırım; tıpkı işlerimi “katlanmış” ve “açılmış” gerçeklikler arasında kurduğum gibi. Bu anlamda araştırma yalnızca bir yöntem değil, aynı zamanda yaşamın ve karmaşıklığı anlamanın bir yolu olarak da benim için kıymetli. Zamanla bu yaklaşım pratiğimi daha katmanlı ve birbirine bağlı bir hâle getirdi; her proje, bireysel deneyim, kolektif yapılar ve değişen gerçeklikler arasındaki daha büyük bir ilişkiler sisteminin parçası haline gelir.
Kent, sermaye, bilgi ve birey arasındaki ilişkileri görünür kılmak, sanatın toplumsal rolü açısından nasıl bir önem taşıyor? Sanatçı bu noktada nerede konumlanıyor?
Benim için şehir, sermaye, bilgi ve birey arasındaki ilişkileri görünür kılmak esastır; çünkü bu yapılar genellikle görünmezdir, ancak nasıl yaşadığımızı ve var olduğumuzu şekillendirirler. Çağdaş sanat burada önemlidir, çünkü gündelik yaşamın altında iktidarın nasıl işlediğini ve bizim zaten bu yapının içine nasıl yerleşmiş olduğumuzu açığa çıkarır.
Çalışmalarımda şehir, sermaye ve bilginin bir ekoloji gibi dolaştığı yaşayan bir sistem olarak işlev görür. Particles, The Bubbles of Mind ve The City Tree gibi işler aracılığıyla bilginin, bedenlerin ve bilincin bu sistem içinde nasıl parçalandığını, aktarıldığını ve emildiğini araştırıyorum. Sermaye yalnızca ekonomik olarak hareket etmez; aynı zamanda algıyı, doğayı ve insan ilişkilerini de yeniden şekillendirir. Bu bağlamda sanatçı sistemin dışında değil, içindedir. Göçebe bir sanatçı olarak bu yapılara uzaktan bakarak değil, onların içinde uzun süre yaşayarak, farklı yerlerde bulunarak onların görünmez dinamiklerini haritalamaya ve tercüme etmeye çalışıyorum. Pratiğim, bu akışın içinde kalarak onu sorgulamak ve görünür kılmak üzerine kuruludur.
Sabit bir eleştiri sunmak yerine, çalışmam şehir, sermaye ve bilginin hem bireysel hem de kolektif varoluşu sürekli olarak yeniden şekillendiren birbirine bağlı güçler olduğunu ortaya koyar.
Kent ile insan bedeni ve zihni arasında kurduğunuz analoji oldukça dikkat çekici: kentlerin de tıpkı insan gibi bilgi üreten ve taşıyan bir organizma gibi ele alınması. Bu yaklaşım, kent kavramına bakışımızı nasıl dönüştürmeyi amaçlıyor?
Benim için şehir ile insan bedeni arasındaki analoji, şehri pasif bir mekân olmaktan çıkarıp yaşayan bir organizmaya dönüştürmenin bir yoludur: tıpkı bir beden ve zihin gibi bilgi, sermaye ve gücü üreten, taşıyan ve dönüştüren bir sistem.
Amsterdam, New York, İstanbul ve Seul üzerine yaptığım araştırmalarda şehirleri birbirine bağlı bedenler olarak ele alıyorum. Sermaye, bu şehirler arasında dolaşan, onların davranışlarını, yapılarını ve ilişkilerini şekillendiren bir tür zihin ya da bilinç gibi işlev görür. The Organic Cities gibi işler aracılığıyla insan bedenlerinin, şehirlerin ve finansal sistemlerin birbirine karışarak sınırların belirsizleştiği hibrit formlara nasıl dönüştüğünü araştırıyorum.
Bu yaklaşım, şehri nasıl gördüğümüzü dönüştürmeyi amaçlar: onu dışarıdan kontrol ettiğimiz bir şey olarak değil, parçası olduğumuz ve aynı zamanda bizi şekillendiren yaşayan bir sistem olarak. Şehirler, kendi mantığı, içgüdüleri ve hatta sermaye tarafından yönlendirilen “genetik” davranışları olan organizmalar gibi davranmaya başlar. Bu anlamda şehir yalnızca bizim tarafımızdan inşa edilmez; aynı zamanda bizi de inşa eder ve dönüştürür.
Alternatif gerçeklikler yaratma ve dünyayı anlamanın yeni yollarını tahayyül etme fikri serginin önemli kavramlarından biri. Bu zaten daha serginin başlığından itibaren hissedilen bir mesele. Sanatın, modern dünyada gerçeklik algısını dönüştürme gücüne dair ne söylersiniz?
“Tüm zamanların en iyi filmleri, gizemli bir şekilde sona eren filmlerdir. Hepimiz bu gizemli filmin içindeyiz; sadece içinde olduğumuzu bilmiyoruz.” Benim için iş tam da burada başlar. Gerçeklik sabit değildir. Biz zaten onun içindeyiz, ancak nasıl işlediğini tam olarak anlamıyoruz; tıpkı yaşamın kendisi gibi.
Pratiğimde gerçekliği, bilgi, sistemler ve deneyim aracılığıyla inşa edilen bir şey olarak ele alıyorum. Equation: The Evolution and / of Knowledge: Within and Beyond the Human Mind gibi işler aracılığıyla bilginin insan bedeni, şehir, doğa ve hatta atmosfer ile uzamın ötesi arasında nasıl oluştuğunu, aktarıldığını ve dönüştüğünü haritalamaya çalışıyorum. Bu katmanları kurmak için farklı sanat medyumlarını, bilimsel düşünceyi ve edebiyatı bir araya getiriyorum.
Alternatif gerçeklikler yaratmak, zaten var olanı nasıl anladığımızı yeniden kurmakla ilgilidir. Gerçeklik sürekli bir dolaşım ve dönüşüm içindedir. Bilgi, insan bedeninden şehre, hücrelerden atmosfere ve ötesine farklı biçimler arasında hareket eder. Bütünlüklü bir sinyal olarak kalabilir ya da parçacıklara ayrılıp yeni yapılarla birleşebilir. Bu süreçte bilinç verilmiş bir şey değil, inşa edilen bir şeydir. Bu anlamda sanat, gerçekliği açıklamaz ya da onun yerini almaz. Bu belirsiz yapının içinde kalır ve onu kapatmadan görünür kılar. Aynı zamanda nasıl yaşadığımızı, nasıl düşündüğümüzü ve gezegenin bugün nasıl organize edildiğini sessizce şekillendiren yanılsamaları da ortaya çıkarır.
