Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi’nin Lefkoşa’da yer alan ARUCAD Art Space isimli galerisi, Turan Aksoy’un çok disiplinli üretimlerini bir araya getiren “İçeriye Doğru” başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yaptı. Sanatçının uzun süredir üzerinde çalıştığı sanatçı kitapları ve fotobooklardan oluşan sergi, “metin” ile “görüntü” arasındaki ilişkiyi odağa alan bir yerleştirme olarak ön plana çıkıyor. Her bir kitap ve görsel düzenleme, kendine özgü ritmi, görsel dili ve düşünsel arka planıyla bağımsız bir üretim alanı sunarken izleyiciyi okuma ve görme eylemi arasında gidip gelen çok katmanlı bir deneyime davet ediyor. Turan Aksoy ile sanatçı kitapları ve fotobooklar üzerinden yeni kişisel sergisi “İçeriye Doğru” üzerine konuştuk.

“İçeriye Doğru”, uzun bir süredir üzerinde çalıştığınız sanatçı kitapları ve fotobooklar üzerinden “metin” ile “görüntü” arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir sergi olarak gün yüzüne çıktı. Öncelikle bu sergiyi kurgularken kitap formunu mekâna taşıma fikri nasıl gelişti?
Bu kitapların üçü daha önce farklı yerlerde sergilenmişti. Hatta ilk yaptığım kitap, Kralmışsın Gibi, bir enstalasyonun ana parçası olarak üretilmişti. 2006-2007’de kitapları birer nesne olarak kullandığım işler de yapmış ve Pi Artworks’teki “Işıltılı Şey” başlıklı sergimde izleyicilerle buluşturmuştum. Bu sergi de tüm o sürecin devamı diye düşünüyorum.
Metin ile görüntü arasındaki ilişki özellikle de çağdaş sanat söz konusu olduğunda özel bir diyaloğu da beraberinde getiriyor. Gerek kitaplar gerekse sergi bağlamında bu ilişki size ne düşündürtüyor ve bu durum pratiğinizi nasıl etkiliyor?
Metin ve görüntünün birlikte çalıştığı işler tabii ki grafik tasarım alanıyla, kavramsal sanatla ve günümüzde pek çok sanatçının pratiğinde etkili olan araştırma temelli sanat üretimlerinin biçimsel yapılarıyla-estetikleriyle ilişkili. Ben yaptığım kitap formatındaki sanat çalışmalarında birbirlerinin açıklaması sayılabilecek düzenden kaçarım, ancak birlikteliklerinin izleyicilerin farklılıklarına göre iletişimi kolaylaştırdığını düşünüyorum.


Sanatçı kitaplarını yalnızca birer yayın veya arşiv nesnesi değil, bağımsız bir sanat üretim biçimi olarak görmek/göstermek bu serginin üzerinde durduğu önemli meselelerden. Bir form olarak kitap; resim, fotoğraf ve üç boyutlu üretimlerle karşılaştırıldığında size nasıl bir özgürlük alanı açıyor?
Açıkçası her şeyden önce “buluşlar”, denemeler yapma yönünde uyarıcı bir şey. Evet, ben farklı medyumlarla çalışırım ancak bir kitapta anlatımın ihtiyacı olarak metin, fotoğraf, kolaj ve üç boyutlu şeyler yapmak kesinlikle benim için iyi deneyimler.
Metin ve görüntü ilişkisinin serginin merkezinde yer alması, izleyicinin eseri okuma ve görme biçimini de etkileyen (kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak) başat bir konu. Peki metin ile görsel arasındaki ilişki, izleyiciyi bütün bu süreç içerisinde nereye/nasıl konumlandırıyor?
İzleyici çoğul bir şey, her biri farklı bir yerden yakalıyor yaptığımız işleri ve sonuçta genel bir kanaate ulaşıyor. Medyumda, dilde çeşitlilik bu şansı artırıyor bence.
“Gölge Üçlemesi” (Minyatürün Gölgesi, Yanıltıcı Bir Gölge, Durmaksızın Değişen Gölge), sanat tarihinden anonim fotoğraflara kadar uzanan geniş bir referans alanını beraberinde getiriyor. Buradaki “gölge” kavramını bu üç kitapta nasıl bir birleştirici metafora dönüştü? Sizi özellikle bu metafor etrafında düşünmeye/üretmeye yönlendiren düşünce ne oldu?
Gölge üzerine üç kitap baştan kararlaştırılarak yapılmış bir üçleme değil. Zaten, ilki Minyatürün Gölgesi, bir sanatçı kitabı ve geçmişin görme biçimlerimiz üzerindeki etkisine odaklanmış imgelere referans veriyor; Halife Abdülmecid Efendi’nin Haremde Beethoven resmine, resimdeki temsili elemanların düzenine, Yavuz Sultan Selim’in küpeli-küpesiz basılmış, basılan resmine odaklanıyor. Yanıltıcı Gölge sanat tarihinde sanatçının eserde kendine yer vermesi sorununa bir GATA olarak fotoğrafta çekmenin gölgesinin fotoğrafa düşmesi üzerine. Sonuncu kitap olan Durmaksızın Değişen Gölge ise Claude Monet’nin “Işık durmadan değişir,” sözüne atıfla ışık ve gölgenin değişken ve nesneyi, figürü birbiri içerisinde eriten optik etkisine odaklanıyor.
Minyatürün Gölgesi kitabında kültürel ve siyasal geçmişin görme biçimlerimizi nasıl belirlediği meselesi tartışılıyor. Bugünün perspektifinde görme biçimleri hâlâ tarihsel ve ideolojik katmanlar tarafından şekillendiriliyor mu?
Tarihin en belirsiz dönemlerinden birinden geçiyoruz gibi. Tarih yazımı ölümsüzlük arayanlar için her şeyi, özellikle görünürlüğü belirleme çabasıdır, öyle değil mi? Abdülmecid Efendi’nin resimlerinin yakın zamanda yeniden tartışma konusu olması tipik bir örnek.
Yanıltıcı Bir Gölge kitabında anonim fotoğraflar ve sanat tarihinden örneklerle sanatçının kendini esere dâhil etmesi meselesi ele alınıyor. Günümüzde sanatçının görünürlüğü ile sanat üretiminin özerkliği arasındaki ilişkiye dair ne söylersiniz?
Sanatçının görünürlüğünü belirleyen en önemli şey kurumlar oldu son otuz-kırk yılda. Bugün Gazze katliamı ile sesini çıkaranlara kurumlar tarafından uygulanmaya çalışılan baskılara bakınca eser üretiminin özerkliği konusu biraz daha tartışmalı görünüyor, öncesinde de yani.
Durmaksızın Değişen Gölge, “ışık ve gölgenin sürekli dönüşümü”nü vurgularken kişide izlenimci bir etki yaratıyor. Bu kitapta zaman, ışık ve değişim kavramlarını ele alırken özellikle Claude Monet’ye çeşitli şekillerde referans veriyorsunuz. Gölgeyle de derinden bağlı bir mesele olarak ışık ve ışığın değişkenliği üretimi nasıl etkiliyor? Monet ve sanatını bu noktada nasıl bir referans noktası olarak kabul etmek gerekir?
Monet, “ışık sürekli değişir ve o değişim nesneyi, atmosferini değiştirir,” diyor. Sizin de belirttiğiniz gibi asıl değişen algılarımız, ışık ve/ya gölge bir şeyleri algılamamızı değiştiriyor. Sanat tarihi algılamamız ve gerçeklikle ilişkisi üzerine bir tarih aynı zamanda. Ben algıladığımız şeyin gerçeklik olmasa da onun önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum.
Kralmışsın Gibi, sınıfsal eşitsizlikleri ve toplumsal manipülasyonları dini ve ahlaki söylemler üzerinden tartışıyor. Deplasman ve İçeriye Doğru İmkânsız Bir Köprü kitaplarındaysa, kent, yer değiştirme ve İstanbul üzerine düşünüyorsunuz. Bu noktada öncelikle kentin sürekli dönüşen yapısı, sizin üretim pratiğinizi nasıl etkiliyor ve İstanbul’u bir metafor olarak ele almak sanatınıza ne katıyor?
Başka bir konuşmada “İstanbul bir tür karşıtlıklar ve karşılaşmalar alanıdır,” gibi bir şey söyledim. Yani “yer değiştirme” ve “yerinden etme” gibi stratejilere oldukça yatkın bir şehir; kültürel olarak, zamansal olarak, coğrafik olarak.
Bir önceki sorunun devamı olarak, sanatın toplumsal eleştiri üretme gücü hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu mesele üretimlerinizi nasıl etkiliyor?
Çağına dair bir imge olması sebebiyle, eğer öyleyse, olabiliyorsa, tabii ki bir gücü vardır. Yeni olmasının, bu nedir sorusunu oluşturmasının sonucu olarak o güce sahiptir. Son yıllarda daha çok politik gücüne yönelik tartışmalar yürütüyoruz, ancak bunun yalnızca toplumsal eleştiri olması da gerekmez. Sanat ürününün, ürünün sergilendiği yerin neliğini tartışmaya açan ürün de güçtür.































