26 Nisan 1986’da Çernobil’de patlayan reaktör, radyoaktif bulutları Karadeniz’in üzerine savurduğunda, felaket yalnızca toprağa, çaya ve insan bedenine değil, aynı zamanda hakikatin kendisine de sızdı. Çernobil’in etkisi sadece radyoaktif bir maddenin yayılımını değil, aynı zamanda devletlerin bilimsel verileri bastırma, medyanın “güvenli” bir gerçeklik üretme ve kamu sağlığını ekonomik istikrarın gerisine itme mekanizmalarını da taşıyan maddesel bir tanık haline geldi. Çernobil, böylece çağımızın en kalıcı derslerinden birini bıraktı: Felaketler hiçbir zaman anlık bir olay olarak kalmaz, radyasyon gibi, yarattıkları korku, yalan ve hafıza da toprağa, bulutlara ve kurumlara sızarak kuşaklar boyunca dolaşmaya devam eder.
Onur Gökmen’in Salt Galata’daki “Toprakaltı” sergisi, Çernobil felaketinin Karadeniz çayındaki radyoaktif izini, sadece bir çevre skandalı olarak değil, hakikatin nasıl üretildiği, bastırıldığı ve dolaşıma sokulduğu çok katmanlı bir mekanizmanın anatomisi olarak ele alıyor. “Toprakaltı,” görünmez olanın hem maddesel hem de kurumsal olarak toprağa, hafızaya ve bürokrasiye sızmasını izleyen sarsıcı bir teşhir olarak ortaya çıkıyor.
Sergi, toprağın altına inen radyoaktif etkiyle, hafızanın altına gömülen gerçekler arasındaki paralel çizgiyi çekerek soruyor: Bir felaketin izi nasıl hem toprakta hem de kolektif bilinçte aynı anda gizlenir, çarpıtılır ve unutulmaya terk edilir?
2 Nisan – 3 Mayıs 2026 tarihleri arasında Salt Galata’da görülebilecek sergiyi, sanatçı Onur Gökmen ile konuştuk.

“Toprakaltı” ismi, hem radyasyonun toprağa ve yeraltına sızmasını hem de resmi anlatının altına gömülen gerçekleri çağrıştırıyor. Bu ismi seçerken hangi katmanları özellikle ön plana çıkarmak istediniz? Sergi, görünmez olanı görünür kılma çabası mı, yoksa görünmezliğin nasıl sistematik olarak üretildiğini mi sorguluyor?
Evet, ikisi de doğru ama ilk düşündüğüm şey resmi anlatıyla olan ilişkiydi. Daha sonra elimdeki kaynaklara bakarken, annemin bir kitapta 1993 yılında Karadeniz’e yaptıkları bir araştırma gezisinde -ki o geziye ben de katılmıştım- radyasyonun toprağın 10 cm altına kadar indiğini ölçtüklerini anlattığını gördüm. O yüzden sergiyi kurgularken, bu iki farklı “görünmez olguyu” birlikte düşündüm: Hem radyasyonun kendisi hem de bunu bir krize dönüştüren bürokratik sistem. “Toprakaltı”, hem toprağa işleyen izotoplara hem de kurumsal bir çürümeye işaret ediyor. Devleti, görünmezliği sistematik olarak üreten bir akıl olarak mı kurgulamalıyız? Yoksa ortada bir plan değil, panik içinde kendini kurtarmaya çalışan bireylerin art arda aldığı kötü kararlar mı vardı?
Sergideki üç alan; üniversite (bilimsel bilgi), televizyon stüdyosu (medyatik temsil) ve fotoğraflar (belgesel iz-tanıklık) hakikatin üç farklı “üretilme ve dolaşıma girme biçimini” temsil ediyor gibi duruyor. Bu üç alan arasında (bilim, medya, arşiv) arasında bilinçli bir gerilim mi kurdunuz?
Gerilimden çok, çok farklı alanlara yayılan bir hikâyeye nasıl bakacağımı düşünerek sergiyi farklı kesitler etrafında kurdum. Belki de bu hikâyeye bakmak için bir yerleşim planı (layout) demek daha doğru. Asıl hikâye çok daha uzun bir süreye yayılıyor. Bir devlet kurumu (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) önce çay içmekte bir zarar olmadığını belirtiyor, daha sonra basın çayda radyasyonu tespit ediyor, bu baskıyla birlikte bakan gazetelerin karşısında çay içiyor ama bu sefer radyasyonun yalnızca yüzde ikisinin deme geçtiğini iddia ediyorlar. ODTÜ’deki bilim insanları ise bu oranı yüzde 65 olarak buluyorlar. 1993’teki meclis soruşturmasını ve olayın tekrar medyaya yansımasını da dahil edersem hikâye, kazadan çok daha uzun bir zaman dilimine yayılıyor.

Serginin çıkış noktasında doğrudan aile hafızanızın bulunması, işi yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda kişisel bir tanıklığa da dönüştürüyor. Ebeveynleriniz İnci ve Ali Gökmen’in anlatısı sizin için bir arşiv mi, yoksa hâlâ dönüşmekte olan canlı bir hikâye mi?
Belki de bu ikisini birbirinden çok ayırmamak gerekiyor. Arşiv deyince ilk aklımıza tozlu raflarda bekleyen ölü bir geçmiş geliyor; ama aksine, arşivi her zaman gelecekle ilgili olan, bugüne musallat olan ve sürekli dönüşen bir “humma” olarak görebiliriz
Bu sergiyle kişisel hafızayı kamusal hafızaya dönüştürme sürecinde hangi zorluklarla karşılaştınız? Sanatçı olarak “kendi aile tarihini” nesneleştirmek size ne hissettirdi?
Kendi aile tarihimi nesneleştirmek yabancılaştırıcı hissettirebiliyor, çünkü anne ve babanızı bir şeye dönüştürüyorsunuz. Ama özellikle annemlerle çektiğim film çok daha zordu; acaba bu konuya ya da bu hafızaya adil bir şekilde yaklaşabiliyor muyum diye düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum.
Ama şöyle bir şey de var. Geçenlerde bir arkadaşım üniversitedeki sınıfıyla sergiye geldi. Bizim yaşımızdakiler bu olayı bir şekilde hatırlıyor, ama şimdiki jenerasyon bu olayı bilmiyor. Dolayısıyla tüm bu sürecin hem hatırlama hem de bir arşive çevrilme açısından kritik bir önemi var. Hatta ileride bu yapıya daha adli (forensik) kısımlar da eklemem gerektiğini düşünüyorum.

İkinci bölümde ise bir televizyon stüdyosunu merkeze alan bir kısa film var. Medyanın devletle kurduğu o yakın ilişkiyi ve “resmi gerçek” üretimini nasıl yorumluyorsunuz? Kısa film, bu mekanizmayı deşifre etmek için hangi stratejiyi kullanıyor?
Devlet medyasını her şeye gücü yeten, Orwellvari, kusursuz bir makine olarak görme gibi bir alışkanlığımız var. Oysa düşünürseniz, bakanın gazeteciler karşısında radyasyonlu çay içmesi tam bir çaresizlik eylemidir. Kısa film, devletin medya aygıtını büyük ve karanlık bir komplo olarak değil, biraz da panikte, dağınık ve durumu idare etmeye çalışan bir yapı olarak ele alıyor. Filmdeki diyalogların bir kısmını bakanın meclis tutanaklarından aldım: “radyoaktif bir dünyada yaşıyoruz…” gibi ifadeler. Ve tabi şunu da unutmamak gerekiyor: ODTÜ de aslında bir devlet kurumu. Yani ortada tekil bir devlet aklından ziyade, farklı kurumların ve farklı gerçeklerin birbiriyle çatışması da var.
Film aynı zamanda medyanın yalnızca bilgi aktaran değil, gerçekliği kuran bir aygıt olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’de Çernobil hafızası, yukarıdan inşa edilmiş bir medya anlatısı mı size göre?
Evet, en azından istenilen buydu. Ama senaryoyu yazarken o dönemde televizyonda çalışmış kişilerle de konuştum. Ortada sadece tepeden aşağı inen dikte edilmiş bir anlatı yok; o dönemki çalışanlar çok ciddi bir eğitimden geçiyorlar ve bu, herkeste eleştiriyi daha kapalı yapma, kendini sansürleme mekanizması geliştiriyor. Aynı zamanda çalışanlar devleti koruma refleksini de kazanıyorlar. Biraz tehlikeden korumaya çalışılan bir çocuk gibi… Türk halkına da bazı şeylere aklı ermeyen bir çocuk muamelesi yapılıyor. Zaten “biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” gibi bir ifadeyi başka nasıl açıklayabilirsiniz?
Bir yandan da geç de olsa, kamuoyunda “ODTÜ Raporu” basına sızıyor ve medya bunu, uzunca bir süre gündemde tutuyor. Sonunda Cahit Arel, TAEK başkanı ve Çaykur’un müdürü ya istifa ediyor ya da emekli oluyor, ama iş işten geçmiş oluyor.
Fotoğrafların yer aldığı üçüncü bölüm ise iki ana anlatının “arka planına” yerleşiyor. Bu yerleştirme, görünür olan ile bastırılan arasındaki hiyerarşiyi tersine çevirme niyeti taşıyor mu?
Aynen, ama aynı zamanda fotoğraflarda daha geniş bir zamanı da düşündüm. Çoğu uçaktayken çektiğim fotoğraflar. Uçaktayken, özellikle bulutları gördüğümde, (bazen) insanların artık olmadığı bir gelecek zamanı düşünürüm. Bu proje de bende bu tür düşünceleri daha çok tetikledi. Annemlerin çayda ölçtüğü sezyumun zararsız hale gelmesi için 240 yıl daha geçmesi gerekiyor. Bunun dışında bazı nükleer patlamalarda ya da reaktörlerde ortaya çıkan izotopların radyoaktif etkisinin geçmesi için 200.000 yıl gerekiyor. Çernobil’e ya da benzeri antropojenik olaylara hep kendi kısa yaşam çerçevemizden bakıyoruz, ama bu geniş zamanı kavramak gerçekten güç.
Çernobil’in Türkiye’deki etkisi çoğu zaman “dolaylı” bir felaket olarak anlatıldı. Sizce bu dolaylılık, toplumsal yüzleşmenin ertelenmesine yol açtı mı?
Radyasyonlu yağmurun doğrudan Karadeniz’e inmesinde “dolaylı” hiçbir yan yoktu. Olayı “dolaylı” kılan şey devletin kendi müdahalesiydi. Ekonomik zarar etmemek için 1986’nın zehirli çaylarını 1985’in temiz mahsulüyle karıştırıp bilerek halka içirdiler. O dönemde gıda maddelerinde kabul edilen radyoaktivite sınırı kilogram başına 600 bekereldi. Ortalama 30.000 bekerelli 1986 çayını sıfır bekerelli 1985 çayıyla karıştırarak herkese yaklaşık 15.000 Bq/kg çay içirmiş oldular.
Sergi, radyasyonun “hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmadığını” vurguluyor. Bugün hâlâ Karadeniz çayında ya da Türkiye’nin nükleer politikalarında bu olayın devam eden etkilerini nasıl görüyorsunuz? “Toprakaltı” bu yönüyle aynı zamanda bir uyarı mı?
Kamu sağlığını ekonomik hasarın gerisine iten o refleks ortadan kalkmadı. İster 1986’daki nükleer serpintiden ister bugünün iklim krizinden söz edelim, ya da şu an inşaatı süren nükleer santralden, mekanizma temelde aynı. Sergi, Çernobil örtbas girişimini bir şablon olarak ele alıyor. Bunu ahlaki bir uyarı olarak görmüyorum; daha çok kronik, süregelen bir durumun tanısı, ya da umuyorum ki bir tür dikkatli “geri dönüş”.
Radyasyonun “hiçbir zaman tamamen geçmişte kalmaması” fikri, bugünün çevre krizleriyle de yankılanıyor. Bu sergiyi güncel ekolojik ve politik tartışmalar içinde nereye yerleştirirsiniz?
Bence bu şablonun bugünkü hali çok daha az görünür ve asıl korkutucu olan da bu. Devletin bu mekanizmayı elinde tuttuğunu sandık, ama belki hiçbir zaman tam olarak elinde değildi. Sermaye zaten başından beri insandan uzaklaşma eğilimindeydi, şimdi sadece bu daha belirginleşiyor. Radyoaktif çay da buna benzer bir şey yapıyor: Kurumsal mantığı içten aşındırıyor, ona dokunan her yapıda bir çürüme başlıyor. İkisi de kimsenin tam olarak planlamadığı ama bir kez başladığında durdurulamayan süreçler.


























