Gözde İlkin’in artSümer’deki Gelgit sergisi, güncel sanatın son yıllarda giderek belirginleşen ontolojik yönelimleriyle güçlü bir diyalog kuruyor. Küratörlüğünü Zehra Begüm Kışla’nın serginin merkezinde, Karin Barad’ın yeni-materyalist düşüncesinde geliştirdiği “maddenin eylemliliği” kavramı yer alıyor.
Maddenin eylemliliği ve temsilin aşılması
Barad’a göre madde, insan öznesinin anlam yüklediği pasif bir yüzey değil; dünyayı birlikte kuran, etkileyen ve dönüşüme uğratan aktif bir bileşendir. İlkin’in “Gelgit” sergisinde kumaş, iplik, taş, kum ve mekân bu anlamda temsil eden nesneler olmaktan çıkıyor; anlamın üretildiği ilişkisel alanlara dönüşüyor. Bu yaklaşım, sergideki malzemelerin simgesel okumalarını bilinçli biçimde askıya alıyor. Kumaş ya da taş, bir şeyi “anlatmak” için orada değil; kendi eylemliliğiyle düşünceyi harekete geçiriyor. Maddenin neyi gösterdiğinden çok, ne yaptığı sorusu öne çıkıyor.
Amorf bedenler ve benliğin çokluğu
İlkin’in üretimlerinde beden, bütünlüklü ve sınırları belirli bir yapı olarak karşımıza çıkmıyor; aksine amorf, parçalı ve sürekli dönüşen bir oluş hâli olarak kendini gösteriyor. Bu beden anlayışı, sabit bir özne fikrini reddediyor. Benlik, tekil bir merkez etrafında değil de bedensel, mekânsal ve zamansal katmanlar arasında dolaşan bir devinim olarak kuruluyor.
Bu noktada beden, iç ile dış arasında sürekli katlanan bir yüzey gibi; ne tamamen kapalı ne de bütünüyle açık bir cisme dönüşüyor. “Gelgit”, Ben’in döngüsünü ve çokluğunu bu kıvrımlı yapılar aracılığıyla görünür kılıyor. Beden yalnızca bir taşıyıcı değil, varlık algısının bizzat bedenleştiği bir alan.
Kumaşla düşünmek: Formdan edime
Serginin en güçlü öğelerinden biri kumaş. Kumaş burada biçim veren bir araçtan çok, düşünmenin ve üretmenin edimleştiği bir hâle dönüşmüş. Katlanan, buruşan, açılan ve yer değiştiren kumaş yüzeyler, formsuzluğun bedenleşmesini mümkün kılıyor. Form, tamamlanmış bir sonuçtan ziyade, eylemlilikler arasında geçici bir durak olarak ortaya çıkıyor.
Kumaşın bu hareketliliği, sayesinde bedenle, mekânla ve izleyiciyle ilişki içinde bir anlam ve birlikte olma hâli üretiliyor. İlkin’in ele aldığı biçimiyle kumaşın gücü, kontrol edilemez oluşunda, sürekli hareket hâlinde kalmasında yatıyor.
Kumul ve devinen mekânlar
Gelgit’in kavramsal omurgasında “kumul” yer alıyor. Kumul, dalga ve rüzgârın ortaklaşa ürettiği, ne tam anlamıyla katı ne de bütünüyle akışkan bir form. Bu geçişkenlik, serginin genel ontolojik yaklaşımıyla örtüşüyor. Kumul, sabit bir yer fikrini imkânsız kılıyor; yerin kendisi bir jest hâline geliyor.
Sanat nesnesine dönüşen mekân
Sergi mekânının sergi için duvar renginin değiştirilmesi, mekânı nötr bir sergileme alanı olmaktan çıkarıyor. Mekân, sanatsal nesnenin bir parçası hâline geliyor. Bu müdahale, mekânın da tıpkı kumaş ya da taş gibi eyleyen bir unsur olduğunu vurguluyor. Burada yerin jesti ile suyun jesti birbirine yaklaşıyor. Gelgit, yalnızca doğasal bir döngü değil; mekânın, bedenin ve maddenin birlikte kurduğu bir oluş hâli. Varlık algısı, mekânsal deneyim yoluyla bedenleşiyor.
Kendi içinde bir yaşam formu oluşturan ve “insan”dan hoşlanmayan kumullar, İlkin’in sergisinde kumaşlar, iplikler ve desenler aracılığıyla birbirleriyle konuşur, temas eder ve birbirini dönüştürür. Bu sessiz etkileşim, maddenin insan-merkezli bir anlam rejimine ihtiyaç duymadan, kendi jestleriyle var olabildiğini gösterir. Bir başka deyişle, biz duyamasak bile; bir kumul bir başka kumula onu sevdiğini söylüyor gibidir.





























