Bu konuşma Poligon – The Shooting Gallery’deki “Başıbozuk (Bashibazouk)” sergisi kapsamında, 10 Haziran 2023 tarihinde Ozan Ünlükoç moderatörlüğünde sergi sanatçılarından Merve Tuna ve Özlem Ünlü ile gerçekleştirilmiştir.
“Kim oyuncak, kim oynak?” başlıklı söyleşimize hoş geldiniz. Bugün iki farklı deneyimden ve sanat pratiğinden gelen iki sanatçının ortaklaştığı bir yer üzerine konuşacağız. Aslında onların disiplinleri birbirinden çok farklı olsa da hayat pratikleri, cinselliğe yaklaşımları ve hayat kırılımları ortaklaşıyor. O yüzden de bu söyleşiyi yapmak istedik. Öncelikle bu kırılımlara geçmeden önce, yani benim “kırılım” diye tabir ettiğim ama onların başka şekillerde söyleyeceği şeylere geçmeden önce, biraz sanatçılarımızı tanıyalım istiyorum. Bu kırılımın öncesinde, daha doğrusu bu sanat üretiminden önce neler yapıyordunuz? Biraz bunları sormak istiyorum.
Özlem Ünlü: Ressam ve performans sanatçısıyım. Hacettepe Üniversitesi GSF, Resim bölümünü bitirdim. Artist olmak için İstanbul’a taşındım. (Gülüşmeler) Öncesinde aslında soyut resimler yapıyordum ama sürekli kendi içimde bir otosansür vardı. Ailemle yaşıyordum, atölyem evimizdeydi ve hani herkes izliyordu resim yaparken ve meme yapacakken 3 sayısına çevirdiğim olmuştur. Bir de buna yandan bakalım diye:) Sonrasında İstanbul’a geldiğimde aslında biraz rahatlama ve kusma gibi oldu. Ayrıca BDSM pratikleriyle ilgileniyordum. Bunlar böyle hayatımın içerisinde, birbirlerinin içerisinde eriyen konular gibi, yaşam pratiklerim daha doğrusu.
Merve sen de aslında geleneksel sanatlardan daha uzak bir yerden geliyorsun. Senin daha önceki deneyimlerini de dinlemek isteriz.
Merve Tuna: Ben 90’larda, süper modeller vesaire, yetişmenin etkisiyle orta okulda moda tasarımcısı olmak isteyen genç kız klişesinden başladım. Sayısal ve fen lisesi gibi bir yerden geldiğim için, o da bunlar “ziyan olmasın” diye, önce endüstri ürünleri tasarımı okudum. Bu sürede ister istemez, moda tasarımla ilgilenmenin getirdiği, mücevher ve ayakkabı gibi, bir şekilde bedenle direkt ilintisi olan nesneleri daha çok çalıştım. Ondan sonra moda yüksek lisansında aslında ilk “kırılım”ımı yaşadım diyebilirim. O sırada Londra’da olmanın getirdiği bir özgürleşme oldu; hiç fark etmemiştim yurt dışına çıktığınız zaman üzerinizde bir baskı vardır, birden o kalkar ve o baskıyı kalktığı zaman fark edersiniz aslında. O baskı kalktı bir şekilde ve beni hem çeken hem rahatsız eden taksidermi vardı mesela, ölü hayvan doldurma, İngiltere’de zanaatkarlar olarak birliği olan, onu öğrenmeye cesaret bulabildim. Bir şekilde sorguluyorum, bir tarafta hayvanlar ölüyor ve diğer tarafta taksidermi zanaat olarak hayvan ne kadar canlı görünürse o kadar başarılı sayılıyor… Master’a başvururken proposalım, David Lynch filmlerini anlamak üzerine ve David Lynch filmlerinde ne yapıyorsa, nasıl yapıyorsa onu bir şekilde moda koleksiyonuna uyarlamaktı. Film yapımında daha kolay bir şey belki sahne kurgusu, ses vesaire; benim için soru filmdeki hisleri nasıl malzemeleştiririmdi. İlk “timeline”ı o zaman yapmıştım: David Lynch filmleri şöyle normal ve klişelerle başlar, ortası kâbuslaşır, sonu başına / normale döner… gibi abstract, çizgisel bir özete indirgeyici ve biraz da matematiksel bir yaklaşımdı. Bu “timeline”ı malzemeleştirme sürecinde ise içgüdüsel olarak seçtiğim malzemeler vardı: taksidermiden bahsettim, onun üzerine de lateks ve “catgut” ı (katgüt) keşfettim. Lateks insan derisine benziyor bir şekilde ve ona yönelimim endüstriyel tasarımdan gelmenin getirdiği bir şeydi bence, normalde modada kumaş kullanırsın bende hep başka bir malzemeyle kıyafet yapma eğilimi vardı. Katgütü ise bir 19. Yüzyıl bilekliği gördüğümde keşfettim. Katgüt aslında hayvan bağırsağından yapılmış ip, plastik teknolojisinden önce ameliyat ipliği olarak kullanılıyormuş. Bir şekilde hayvanın dışını kullanıyorsam içini de kullanayım diyerek, sucuk yapmak için satılan bağırsaklardan aldım; ıslatıp, kesip, tek tek büküp, koleksiyon için kendi dantel ipimi yaptım. Tüm bu malzeme bazlı çalışmanın sonunda, yüksek lisans öncesinde Garanti Galeri’de Hackers & Haute Couture Heretics projesinde birlikte çalıştığım Otto von Busch koleksiyona (Everything is Normal) baktı ve “Seçtiğin bütün malzemeler, deri ya da lateks gibi, bir şekilde fetiş alt kültürlere gönderme yapıyor farkında mısın?” dedi. Orada birden, önceden çok da farkında olmadığım fetiş kültürüne merak saldım, fetiş neymiş? Neyin fetişleri varmış? Falan filan gibi wikipedia’dan araştırmalar yaptım ve bir şekilde fetişi “normalleştirme” çabam başladı. Şu an geldiğim BDSM ve mazoşizm noktasına da aslında içgüdüsel olarak seçtiğim malzemeler üzerinden gelmiş oldum. Önce bir şeylere çekiliyorum, ondan sonra bu ne demek diyorum ve orada gerçekten bir dünya beni bekliyor oluyor, gibi. Yani ilk “kırılım”ım aslında bu malzeme üzerinden kendimi keşfetmem, masterdaki o özgürleştirici deneyimdi. Çekildiğim malzemelerin bir şekilde bana kendimi okuma yolu olabileceğini o zaman keşfettim.
İkinci kırılımım da buraya dönüşte full-time moda tasarım yaptığım 7 yıl içinde oldu. O süreçte modanın yüzeysel, o “Güzel kıyafetler yapalım” yaklaşımı beni bir şekilde tatmin etmiyordu. Lateks Paltonun Bilinçdışı Anatomisi (2016) diye bir kısa film yaptım. Süreçte nedir ne değildir sorgulamadan, kasaba giydirdim aynı paltoyu, ağdacıma giydirdim, sokak süpüren adama giydirdim. Malzeme kültüründe lateks “submissive”dir – deri “dominant”tır diye bir ayrım varmış, ben bunu sorguluyordum. Lateks bir korse değil de aslında oversize bir palto olduğunda dominant da olabilir diye düşünüyordum. Bir dominant figür olarak kasapla mesela, bir şekilde lateksin içindeki o fetiş potansiyeli çıkarmaya çalışıyordum. Film bir şekilde günlük hayatta mesleki açıdan dominant yada submissive görülen tüm bu figürlerin birbirinden bağımsız sahnelerini bağlayarak / editleyerek bambaşka bir yere gitti. Nereye gideceğini, ne olduğunu düşünmeden yaptığım için o sırada Kerimcan’a (Güleryüz) izlettim “Bu ne sence, nereye gider” diye, o da film festivali demişti ve !F benim seçkisini en sevdiğim film festivaliydi, ona başvurdum. Ona kabul edilmek benim için ilk kez “Demek ki içimden geldiği gibi bir şey yaptığımda bir yere ulaşabiliyor” cesareti verdi. İkinci “kırılım” da buydu ve bir noktada da, 2019’da, modayı tamamen bıraktım, şu an sadece öğretmenlik yapıyorum. Arada yaptığım işler de ritüel tasarımı, tasarım bienali için, ya da 3-6 yaş çocuklar için oyun tasarımı… Bir noktada aslında yaptığım her iş bir nesne ve nesnenin hikayelendirilmesi gibi. Çocuk oyununda da olduğu gibi fiziksel bir şeyle oynuyorsunuz ve onun çevresinde senaryolar gelişiyor. Mazoşizmde şu an geldiğim yer de öyle. Nesne ve onun çevresinde olası potansiyel senaryolar, çağrışımlar. Ve şu an dönüp baktığım zaman , aslında modayla ilgilenmem en başından beri tam da bedenle ilgili bir takıntıdan geliyormuş. Şu anki işlerimi de, kıyafeti de bir şekilde vücudu uzantılayan, limitleyen şeyler olarak görüyorum. Şu an işlerimi; psikoloji, film, matematik gibi yan ilgilerim çok besliyor. Ama temelinde hep bir beden ve onu tamamlayan, uzantılayan yada limitleyen bir nesne var.
İkiniz için de cinsellik ve cinselliğin ekseninde üretilen bazı klişeler varken, senin özelinde aslında seni buraya götüren, malzemelerin gizemli dünyası diyebiliriz. Daha keskin, sivri uçlu, kanca gibi. Bazen bu nesnelerin ve bu formların seni götürdüğü bir yer var. Bir noktada da aslında bu nesneler bir tümevarım gibi senin kendini keşfetmende de önemli bir yol izliyormuş gibi hissediyorum.
Tuna: Evet, İstanbul’a yerleştikten sonra nesne toplama alışkanlığım başladı. 2012’den sonra bit pazarlarına gittikçe bir şekilde bir nesneye aşık oluyorum tam orada, demir olduğundan mı formundan mı vs, acı mı zevk mi nereye gidiyor bilmeden, nesneleri toplamaya başladım. Eve özel vitrinler yaptırdım. O vitrinin bağlantısı da şöyle: Çocukken köye giderdik. Dedemin eski bakkal dükkânı vardı. Orada çeşitli sıra sıra camlı vitrinler vardı, onları karıştırmayı çok severdim. Vitrinin benim için içinde taşıdığı nesneleri paranteze almak gibi potansiyel bir yeri var. Bütün bu solo sergi de, nesneler üretme isteğiyle başladı. Nesne diline hâkim olma isteği de, ürün tasarımından gelen bir şey. Ahşap olması şu demek, metal olması şu demek vesaire gibi.
Sanırım ilk sergini 2021’de açıyorsun değil mi?
Tuna: Geçen yıl şubat, 2022’de.
2022’de açtığın sergiye aslında seni hazırlayan şeyleri de biraz merak ediyorum. Özellikle sergide benim gördüğüm, kumaş dikimler ve Formülasyonlar dediğimiz bir seri var. Sen belki böyle dillendirmiyorsundur ama benim tümevarım dediğim böyle dillendirdiğim, nesnelerin kendi varoluşunu çözmen noktasında seni götürdüğü yerler var. Bir şekilde de aslında Timeline’da da senin kendi zaman çizgine baktığın ve işlerinden, arzularından ya da seni keyiflendiren şeylerden tekrar geri dönme arzusu duyarak kurguladığın bir solo sergi açıyorsun 2022’de. Biraz ondan bahsedebilir miyiz acaba?
Tuna: Serginin adı “O’nun Vakası: Sahneler, Formülasyonlar, Türevler”. Çalışma sürecinde bir taraftan bir oynama isteği var, her yaratıcı insanda olan, ama sayısal tarafımdan ve sürekli kendini anlama çabasından gelen bir formülleştirme ve basitleştirme arzusu da var. Çocukken en sevmediğim ders tarihti benim. Babam da “altını çiz kızım, kitabın üstüne özetini çıkar kızım” falan derdi. Yazarak anlamak tamam, yani öyle anlıyorsun gerçekten ama, bu sonra benim için onun da ötesinde çizerek anlamaya, yani yeterince basitleştirme arzusuna dönüştü. Çünkü kelimeleri de okudukça yabancılaşıyorsunuz, uzun süslü cümleler vesaire. Çizime örnek mesela; ben yuvarlaksam, içi iç dünyamsa, bilinçaltımsa; dışı dış gerçeklik gibi. Matematikteki türevi de mesela gerçek hayatta somut olan şeylerde görüyorum. Mesela ayna yansımamız bizim türevimiz, çünkü sağında ben var (Özlem’e) birden aynaya bakıyorsun, diğer tarafında. Hiç gördünüz mü mesela iki kişi, mesela biz seninle aynaya baksak sen aynada beni biraz garip bulacaksın falan. Timeline’a gelişim aslında bir şekilde bir şeyleri, bilgileri özetleme isteğiydi. Sergi için nesneler üreteceğimi biliyordum ama tüm mediumlarımı bilmiyordum. İlk Timeline yapma heyecanı ise Hal Foster’ın yazdığı Prosthetic Gods’ı okurken doğdu. Picasso’ydu Gauguin’di tümü erkek modern sanatçıları, adam da bunun farkında, zamanın psikolojik Freudyen buluşlarıyla okuyor. Orada işlerine çok hakim olmadığım mimar Adolf Loos’tan bahsediyor, sürekli mimaride modern olalım düz çizgiler olsun süslemeyelim falan diye obsesifçe savunuyormuş o dönem. O zaman primitif görülen Afrika kabileleri olsun ya da anal dönemde kaka tutmayı bilmeyen henüz medenileşmemiş çocuk olsun Adolf sürekli buna karşı aslında. Foster da diyor ki o kadar obsesif ve ısrarlı bir şekilde karşı çıkıyor ki, bu obsesyon aslında onun tam da karşıtı olduğu anal dönemde takılı kaldığını/ regresyon olduğunu gösteriyor. Bu kadar Anal ve primitif / Brut karşıtı olan bir insan, aslında tam da o yerde bulabiliyor kendini. Bu paradoks benim çok hoşuma gitmişti ve buradan bir merak oluştu, ben bu nesneleri topluyorum, acıdan zevk alıyorum ve bu malzemelere çekiliyorum. Bu benimle ilgili ne söylüyor? Çocukluğumda bana ne oldu ve hangi dönemde oldu? O zaman Londra Freud Müzesi’nde gördüğüm “An Object’s Timeline” vardı hayatımız boyunca ilişki kurduğumuz nesneleri gösteren. İlk nesne anne memesi, yaş 0; sonra geçiş nesneleri, yada çocukların senaryolar kurduğu işte doktorculuk oynadığı, karı-koca oynadığı ego nesneleri gibi. Timeline da ilk yaş yaş bu nesnelerle psikoseksüel gelişim evrelerini örtüştürerek, farklı yerlerden, kaynaklardan aldığım bilgileri böyle bir zaman çizelgesinde toplayarak başladı. Unutmaya karşı, bilgiye hâkim olma ve bir yerde toplama içgüdüsüyle yani. Sonrasında yine Freud Müzesi’nden aldığım Shame and Sexuality: Psychoanalysis and Visual Culture isimli utanç üzerine bir kitap geldi, utanç çok çalışılan bir konu olmadığı için psikolojide, önemli bir kitaptı benim için. Orada ise utancın mekanizmasını anlayıp çizebildim, bilinçdışı fantazimiz görüldüğü anda utanıyoruz gibi. Ya da o kitapta öğrendim, bilinçdışı fantezi diye bir şey varmış. Çocuklukta öğrendiğimiz her şeyi, başımıza gelen her şeyi 5-6 yaşlarında gömüyoruz, “medeni” olacağız kakamızı tutacağız vesaire gibi, ve birden “dil” ve medeniyet başlıyor. Biz böyle “Ay ben aslında şu sebeple şunu arzuluyorum” vesaire derken aslında bu çocuklukta gömülen yapıtaşlarından mekanizmalanan bilinçdışı fanteziler bizi yönlendiriyor oluyor. Tüm bu notlar birleşerek Timeline ve diğer Formülasyonlar oluştu. Bir noktada da komik bir kısa devre oldu: ben bunları işe çevirmeye karar verdiğimde, nakışta karar kıldım. Komik olansa- ben mazoşizmi anlamaya çalışıyorum, çocukluğumda trace edip kökenini bulmaya çalışıyorum ve aslında mazoşizmle ilgili notlarımı mazoşist bir mediumla yapmayı seçmiş olduğumu fark ettim. Süreçte o kelimeleri o kadar yavaş yazıyorsun ki- slow motion hiçbir şey anlamıyorsun aslında. 37 bölüm Ezel bitti, ben o nakışları yaparken. Sonra bir şekilde Timeline serginin haritası oldu. Bir taraftan formülleri yaparken, bir taraftan da bunlar nasıl olsa sonra analiz edilecek rahatlığıyla oynuyor ve nesneler yapıyordum. Sorgulama baskısı hissetmeden güvende hissettğim bir yerdi bu. Timeline aracılığıyla sergide tüm bu nesneleri Genital dönemden, şu anki yetişkinlik dönemimizden başlayıp, aşama aşama Fallik, Anal ve Oral diye geri giderek kategorize edip yerleştirdim. Fallik oda, cinsel farkındalığın olduğu kadın erkek farkını çocuğun öğrendiği dönem: Maskülatör ve Haz Ölçer gibi nesneler o odada. İlerleyip bir geri döneme gidince kaka tutma anksiyetesinin bir şekilde bir şiddet isteği doğurduğu, sadistik olarak da anılan Anal dönem: burada Dövme Aletleri, Terk Edilmiş Ayıcık. Ya da çocuklar cinsel farkındalık öncesi bu dönemde “Bebekler nereden gelir”e cevap arıyor bir taraftan, biz yetişkinler için zevk neyse çocuklar için merak etme ve o soruya cevap bulma aynı zevke eş düşüyor aslında, o yüzden Bebekler Nereden Gelir işi de bu odadaydı. Ve Oral dönemde de artık bütün bu formülasyonların sonunda “dil”den / kelimelerden arınmış oil-transfer versiyonları vardı.
Yani sürekli kendi içimde dönüp durduğum ve bir sürü yansıtmanın olduğu bir şekilde çalışıyorum ve Formülasyonlar burada bana bir metodolojiyle toparlama imkanı veriyor gibi hissediyorum. Bu sergi yerleşimi ve yaptığım nesneler aracılığıyla da genel olarak mazoşizmin kökeni kadar iddialı olmasa da, en azından benim özelimde, Anal-Fallik arasında gidip gelen bir salınım olduğunu görmüş oldum.
Şimdi Merve’nin aksine daha analitik olmayan Özlem’e bir soru soracağım. Özlem, benim tanıdığım kadarıyla aslında rahat işleri varmış gibi görünen ama üretim sürecinde çok işlerinden kopamayan ve fazlasıyla onlarla oyalanan biri. Aslında biraz senin kendi kırılımını ve bu kırılımın parçalarını dinlemek istiyorum. Daha öncelerde uzun süre soyut çalışıyordun ve bu soyut kısımdan sonra Picasso’nun mavi dönemi gibi senin de figüratif bir dönemin var. Bu biraz da senin kendi farkındalığın ve etrafını keşfetmenle gelişiyor. Benim kırılım diye tabir ettiğim ama senin sanat pratiğinde başka bir yöne doğru evrilmenle başlıyor. Biraz bundan bahsedersen çok sevinirim.
Ünlü: İstanbul’a taşındım ve biraz rahatladım. Bastırmış/sansürlemiş olduğum, hasır altı yaptığım ne varsa su yüzüne çıktı. O dönemde de (2009’da taşınmıştım İstanbul’a) bir kısmınız belki bilir Chatroulette diye bir site peydah oldu. 17 yaşında Rus bir çocuk Chatroulette diye bir site yapıyor ve siteye girdiğinizde iki tarafın da kamerası çalışmak zorunda, dünyanın herhangi bir yerinden birisi karşınızda ve onunla sohbetleşiyorsunuz. F9’a bastığınızda yine rastgele dünyanın herhangi bir yerinden başka birisiyle sohbet etmeye başlıyorsunuz. Bu çok gerçek ve özel bir alandı, tuhaf ve güçlü bir duygusu vardı. İnsanların özel alanına ve anına şahitlik ediyorsunuz, hem de birlikte o anı paylaşıyorsunuz. Hem de anonim olarak, rastgele. Aşırı heyecanlanmıştım. Günümün birkaç saatini orada geçiriyordum. Çok enteresan sohbetler de yakaladım. Böyle tatlı bir chat sitesiydi ama 3-4 ay sonrasında herkesin, çoğunlukla erkeklerin eli şeyinde bir beklentiyle kamera karşısında olduklarını gördüm, mastürbatif bir ortama dönüştü. Ben de siz misiniz beni nesneleştiren, durun ben bir sizi nesneleştireyim de görün diyerek onları oldukları haliyle çizmeye başladım, bir çeşit aynalama yaptım. Onları o an çaktırmadan çizdim ve kendilerine gösterdim. Tepkileri, konuşulanlar, paylaşılanlar benim desenlerimle belgelenmiş sosyolojik bir araştırma gibiydi. Benim “kırılım”ım ilk bu şekilde başladı; insanları çizip onları kendileriyle karşılaştırıp aslında mini bir şok yaratmak. Genelde ürettiğim işler de biraz bu minvalde ilerliyor. Amaç bir karşılaşma yaratmaktı. Sonrasında bu kaynaktan beslenerek ürettiğim desenlerimin resimlerini yaptım ve o benim bir 3-4 sene içerisinde hazmettiğim, deştiğim bir konu oldu. Bu sürecin ardından mevzularım birikti, netleşti ve bunu bir adım öteye nasıl taşıyabilirim diye düşünüyordum. Çünkü cinsiyet ve cinsellikle ilgili kocaman bir ikiyüzlülük vardı. Erkek çocuk doğduğunda “göster amcalara pipini”yken bizimki (yani vulvamız) hep kuruyemiş ve meyveyle ilişkilendirildi: karpuz, fındık, fıstık vesaire gibi. Sempatik geliyor gibi, ama bir taraftan da sinir bozucu. Kadın bedeninin her bir öğesi nesneleştirilirken, bir kalıba sokulurken patriyarkanin bizim üzerimizde kullandığı imha araçları gün geçtikçe etrafımızı sarıp sarmalıyordu, hem de günümüzdeki insan hakları, feminizm vs. adına olan/yapılan gelişmelerin aksine. İktidar, gücün kullanımı, kadın hakları, cinsellik ve cinsiyet, BDSM, ölüm ve insan olmanın sancısı üzerine bastırıp, gizledigimiz şeylere kafa yorarken 2014’te Japonya’ya şifacılıkla ilgili bir yolculuk yaptım. Oradaki insanlarla yapmak istediğim şeyleri paylaşıyordum ve “Sevişen çiftleri çizmek istiyorum” dedim. En girebileceğim alan yatak odası ve artık çok da seçeneğim kalmadı diyerek Japonya’da başladım çizmeye. Çok tatlı genç bir çift vardı minik bir bebekleriyle, eski bir Japon evinde bir gece misafir etmişlerdi beni ve sabah 1 saatimiz vardı beni arabayla Awaji Adası’nda gara götüreceklerdi, 1 saatte hemen onları çizdim. Muhtesem bir deneyimdi, en özel alanlarındaydım ve çizerek kaydediyordum, meselenin köküne inmiş gibiydim. Böylece başladı bu serüven, 3,5 sene sürdü ve Bindil projesine dönüştü. İnsanları sevişirken olabildiğince analog bir şekilde kaydettim çizerek, fotoğraf ya da video değildi, bu bir çeşit anonimlik de sağlıyordu. Bir taraftan insanım ve heyecanlanıyorum orada çatır çutur sevişiyorlar, e ben de ıslanıyorum yani bir de çizdiğimi düşünün, gerçekten zor iş. Bindil projesinde bir de ikna süreci vardı, online ilerlemiyor, insanların yatak odalarına giriyorum, güvenilir olduğumu anlamaları ve bilmeleri gerekiyordu. Kolay olmadı insanların projeye destek vermesi. Çarpıcıydı, karşılıklı bir seans gibi terapötik bir yanı da vardı, çünkü karşılıklı bir açılım yaşıyorduk paylaşımlarımızla. Herkesin motivasyonu farklı oluyordu tabi. O yüzden çok kıymetli buluyorum bu sürecimi. Sonra bunun Bindil diye bir kitabı oldu. Eş zamanlı olarak Atalay ile Failbooks’ta sergisini yaptık.
Bu seri devam ediyor mu? Türkiye’de oldu mu?
Ünlü: Japonya’da bir çifti çizerek başladım, asıl Türkiye’de devam edip sonuçlandırdım bu projeyi. Kitabı ve sergiyi yaptıktan sonra Queer camiadan birkaç eleştiri geldi işlerin hetero olduğuyla ve fazla aşk koktuğuyla ilgili. Model olacak arkadaşları BDSM çevresinden bulabildim daha çok, yakın arkadaşlarıma, ozellikle gullümü bol arkadaslara çok sordum ama böyle sonuçlandı, biraz gönül koydum sanırım. Oysa ben de tanım olarak queerim, ortamın içindeyim ama kendimi öncelikli olarak queerim diye tanımlamadığımdan dolayi belki queer arkadaşları ikna edemedim sanırım. Türkiye’deki queer camianın biraz muhafazakâr olduğunu düşünüyorum, yaptığım aslında sosyolojik bir araştırma. Bunu kelimelerle değil de çizgilerle ifade ediyorum. O alandaki yaşanan mahremiyeti, acıyı,sevinci, coşkuyu desenimle anlatıyorum. Karşılıklı rızayla işleyen bir süreç zaten deyip, biraz da yorulup köşeye çekildim. Dün de bir arkadaşım sordu, “Devam ettirecek misin? Ettiriyor musun?” gibi. Hayır, bir dönem işi üretip sergisini, kitabını yaptıktan sonra zaten doyum noktasına ulaşıyor insan.
Şimdi bu birinin seni metalaştırması versus senin onları metalaştırdığın bir süreçle başlarken, bir yandan da birazdan Özlem’e birtakım oyuncaklar soracağım, ama şunu açıklamak isterim “Kim oyuncak, kim oynak?” ismini ararken konuşuyoruz. Aslında hem cinsel pratikler üzerinden hem de aynı deneyimleri yaşamış ve benzer soruları soran iki sanatçı ve farklı pratiklerden gelmelerine rağmen birinin, Merve’nin bir şeyleri oyunlaştırarak anlamlandırdığı, diğerinin ise birilerinin ona oynak deme ihtimaline rağmen bir şekilde mücadele ettiği bir klip vardı. Bu konuşmayı da şekillendirirken biz aslında biraz buradan yakalamak istedik. Şimdi bunun üzerine şunu sormak istiyorum. Oyuncaklaştırmak, yani bir cinselliğe ve cinsel pratiğe başka türlü bir yerden bakmak. Az önce söylediğim gibi çok analitik ve süper sayısal bir süreçten geçmişken, sen şimdi bunun üzerine aslında şeyi de basitleştiriyormuşsun, sarkastik bir espri getiriyormuşsun gibi. Arkamda dönen işte Maskülatör var, yanında hemen Impenetrable. Bu bir yandan çok heyecan verici, çok göz önünde ve çok parlakken, bir yandan da aslında bir şeyin oyunlaştırılması üzerinden geçiyor. Biraz senin ağzından duymak istiyorum.
Tuna: İkimiz de cinsellikle ilgili bu kadar çalışıyoruz ama ne kadar farklıyız.
Biraz analitik bir şeyden bahsediyorsun ama sanki aslında kendine de yabancılaştırıyorsun, uzaklaştırıyorsun. Kendin için basitleştiriyormuşsun gibi. Belki de insanlar için basitleştiriyorsundur..
Tuna: O basitleştirme isteği, yani son zamanda seninle konuştukça çıkan bir şeyden gireyim, şu an öyle bir çağrışım yaptı. Analitik bir yerden gelen formüle etmeye çalışma var, bir cevabı bulursam içim rahat edecek gibi. Yani bir şeyi tek cümle içinde açıklama ya da oklar çıkararak çizme gibi bir istek bir taraftan var. Mesela okuduğum bir mazoşizm tezi vardı. Herhalde yazan kadın da o eğilimde ki, o da indirgemiş. İngilizcede özellikle o pronoun meselesi var; he, she cinsiyet atıyorsun üçüncü kişiye. “Mazoşistlerde pronoun karıştırma eğilimi var” demiş. O bana çok konuştu mesela. İngilizceye de hâkim olduğumu düşünmeme rağmen, bazen böyle çok basit hatalar yapabiliyorum, kafam karışıp “his husband, her wife” demek gibi. Orada fark ettim ki, ben cinselliğe de çok indirgeyici bakıyorum. Bütün bu cinsel deneyimler: hani bir delik var, bir de fallik bir şey var, o ona giriyor gibi; tüm bu nesnelerde de benzer bağlantıları kurup fotoğraflarını çekiyorum, benim için aralarındaki gerilime baktığım minik minik şakalar yada evcilik oynamak gibi. İş sürecimde de cinselliğe cinsiyetsiz baktığımı fark ettim, o yüzden mesela feminist bir şeylerden kaçıyorum genelde. Çünkü cinsellikle ilgili bir iş yapıyorum ama ona ben müslüman bir ülkede yetişmiş, bastırılmış bir kadın olarak gibi bakmıyorum aslında. Cinsellik niye bastırılıyor ki? Niye ayıp? Gibi çok daha çocuksu bir yerden bakıyorum. Sürecin başında okuduğum kitaplardan bir tanesinde çok güzel özet bir soru vardı; “Cinselliğin çocuklukta ne işi var, çocukluğun yetişkinlikte ne işi var?” diye. Şu an terapi vesaire gören insanlar olduğumuz için çocukluğun yetişkinlikte ne işi olduğunu biliyoruz; bütün bu bastırdığımız şeyler aslında bizi yönetiyor. Ama çocuklukta da, çocukluğu böyle hep uzaktan masum çocuklar oyun oynar gibi düşünüyoruz, çocuklukta da aslında harbi cinsellik var. İlk mastürbasyonun bir kız için travma olabilmesi, ama erkek çocuk için onun çok aleni bir şey olabilmesi gibi. Öyle bir kültürde yetişince de ister istemez bir iç mekanizma geliştiriyor insan. Ben de bütün bu kendimi anlama sürecinde fark ediyorum ki, aslında cinselliğe çocuk bakışıyla mazoşistik bakışın büyük bir kesişimi var. Cinsiyetsiz bir yerden nesneler aracılığıyla “bebekler de buradan gelir” dediğim işimde mesela, anal dönemde kadın erkek farkındalığı öncesinde çocuğun “annem de bebeği sıçıyor herhalde” teorisi var. Çocuk öyle bir açıklamayla gelebiliyor ve o an bu cevaptan zevk alıyor. Ben de bütün bu formülleri kurarken, “bu böyle olduğu için böyle oluyor, buna da psikoz deniyor” gibi ya da “utançta da bilinçaltından bir şey fışkırıyor, o onu ittiriyor, şu göründüğü zaman utanıyoruz” gibi olabildiğince basitleştirip neredeyse 1-0’a çektiğimde, matematik de orada giriyor biraz, bundan zevk alıyorum. Formülize edebildiğimde rahatlıyorum ama bir taraftan da süreç, işte çocukluğumda ne oldu bana falan filan, kendi içinde dönen, zor bir yer. Sürekli formülize etme ihiyacından, yani kişisel olarak böyle olmaktan, çok da hoşlanmıyorum ama böyle bir yapım var. Bu acılı, paradoksal yerden de, Mine Hanım’la (Özgüzel) da çok konuştuğumuz bir şey, birden bir şey hop diye şaka olarak çıkıyor. İroni ya da sarcasm olarak.
Aslında biraz böyle işte. Oyuncaklaştırma, bir şeyi saklamaktan ziyade bir şeyi ortaya da çıkartıyorsun. Yani konuşurken de arkadaş sohbetlerinde de anal plugımız, dildomuz, oyuncağımız yatağın altındaki o plastik kapta duruyor ama…
Tuna: Bütün bu işlerde olan, aslında bir geriye gitme çabası. Mesela serginin günümüz yetişkin alanından, Genital dönemden başlayıp, aşama aşama Oral döneme geri gitmesi: Yetişkinlikten nasıl uzaklaşabilirim? Bütün bu “dil”den, gereksiz şeylerden nasıl arındırabilirim? Tabular nerede oluyorsa çocuklukta, o içimizde içselleştirdiğimiz süperego mu dersin toplum baskısı mı, o içselleştirdiğimiz şeyden kurtulma çabası aslında o geriye gitmek. O basitleştirme bakış açısıyla da mesela Maskülatör’de, “Biz dildolarımızı niye çekmecede saklıyoruz?” sorusu var. Niye o sergilenen bir şey olmuyor? Bir taraftan da herkes anlamasın diye, görünürken saklanan bir zevk nesnesi hali de var. Toplum tarafından normun dışında ya da hastalıklı görülen BDSM’di fetişti, onu normalleştirme ve göz önünde sergileme isteği. Bu “İçimizde normal olmayan ne var?” sorusu biraz Alice Miller’ın Yetenekli Çocuğun Dramı’na da gidiyor. Aşırı iyi çocuksun, hiç kimseye zararın yok ama bunun o çocukta yarattığı o içten içe “Ben aslında sapığım ama kimseye göstermiyorum” bastırılmışlığı 38 yaşına gelince çıkıyor. Yani cinsellik bir penis, bir delikse; olay o kadar basit madem, Twins işinin altında çocuk bakışıyla “Yapışık ikiz olsam vücudumda kaç delik olurdu?” sorusu var. Ya da toplumda olan penis boyu şakaları vesaire, “Madem o kadar önemli o zaman niye ölçmüyoruz?”: Haz Ölçer işinin altında bu kadar basit bir soru var. Yani “Madem öyle, o zaman böyle” gibi bir mekanizma var ve basitleştirici, indirgeyici, çocuk bakışı, mazoşist bakışı… bir şekilde kesişiyor.
Aslında bir yandan da neden-sonuç ilişkisi üzerinden gidiyor.
Tuna: Öyleyse böyle, evet.
Özlem, Bu Bindil ve Chatroullette işlerinden bağımsız aslında kendini hem bedensel hem de düşünsel olarak zorladığın bir takım performansların var. Bu işte Tape işi ve Kâla işi var. Kâla’yı en son Performistanbul’da 28 gün süren “İhtiyaç: Sen” etkinliğinde gördük. Ben orada gördüğümde, bakarken zorlandığım bir işti. Senin için de biraz hem Tape işi hem de Kâla işinde seni buna hazırlayan, bedensel olarak da hazırlayan şeyi biraz merak ediyorum.
Ünlü: İlk yaptığım performans Tape, orada tüm vücudumu duck tape adındaki güçlü bantlarla bantlattırıp alana çıktım, sonra ‘‘Tüm vücudum bantlı, çıkartmak için yardım eder misiniz?’’ diye bir yazı gezdirdiler, iyilik algısıyla ilgili bir performanstı. Performans metninde “Hangi iyilik?” diye bir sorum vardı. İyiliğe bakış açımız, o acıma duygusu nerede ortaya çıkıyor ve iyilik nedir? Yardım istediğimden herkes kendi adına yardımcı olmaya çalıştı. Altı dakika içerisinde ben çırılçıplak kaldım, bayağı da derilerim söküldü. Kimisi “Ben bu işi çok iyi biliyorum” diye cart cart ağda yaparmış gibi çekti. Kimisi ise daha az canı yanarmış diye düşünerek çok ince yavaş yavaş çekti. Herkesin orada olaya bakışı ve ne anladığıyla ilgili hem bakışlarla, beni saran kalabalıkla ve bantların vücudumdan çekilmesiyle hem de benim ne anladığım arasında kalakalmıştım, gerçekten çok ilginçti. Arafta kalmış gibiydim, çok enteresan ve güçlü bir performanstı. Performistanbul’la çalışmaya başladığımda, Tape performansını ikinci kere gerçekleştirdim. İlki daha güçlüydü, çünkü beklenmedikti. İlkinde neyle karşılaşacağını kimse bilmiyordu, ben de bilmiyordum. O açıdan sürprizi bol ve güçlü bir performanstı. Genelde interaktif performanslar kurguluyorum, benim daha edilgen olduğum ama izleyiciyi de olayın içine katacağım, karşılıklı etkileştigimiz performanslar. İkinci performansım da Kâla’ydı. Beyaz bir tahta kendimi alçılattım. Aslında hem mumyalama işlemi hem de bir objeleştirme işlemi. Çok katmanlı bir işti. Bir ay boyunca yaşadığım, haftanın genelde 3 günü, günde üçer saat sadece burnumun, gözümün ve parmaklarımın açıkta kaldığı gerçekten nesneleştiğim ya da mumyalaştığım bir süreçti. Beni aşırı zorlayan, sonrasında panik atak hastalığına kavuştuğum bir performans süreci yaşadım. Çok sertti. Kendi içimde annemle karşılaşma gibi içerde bir şey var, onun için o kadar gerçekleştirmek istedim. Yani güçlü bir performanstı, inat ettim yaptım. Bakalım, “hayırlı olsun” diyorum. Genelde acıya bakışımız ya da BDSM’de de mesela daha önce bu konuda bahsettiğimizi yapıyorum. Sen (Merve’ye) daha mazoşizm üzerinden ilerliyorsun, ele alıyorsun benim olaya bakışım da genel aslında, genel ahlaksızlık diyebileceğimiz ahlakı sorgulayıp deneyimlemeye çalıştım. Hani gençlikte yirmilerimde, “dünyada ne kadar çeşit uyuşturucu varsa hepsini deneyeceğim” falandı. BDSM ile de tanıştığımda şey oldu böyle ne kadar sapkınlık varsa deneyimleyebildiğim kadar onu denemek istiyorum çünkü neymiş niye bu falan gibi bir algılamaya çalışmaydı. Kendimi aslında denek ettiğim, sonrasında insanlarla birlikte karşılıklı oyun vesaire hep bunların sonucu gibi.
Tuna: Ben de bir şey söyleyeyim, aklıma geldi. Bağlanmayı (Shibari) seviyorum ya ben, o limitlendiğin zaman gelen, çok garip, böyle beklediğinin tersi özgürleştirici bir an oluyor. Sende o nasıl oldu? Özgürleştirici bir şeyi yok muydu?
Ünlü: Özgürlük nedir ki? (Gülüşmeler)
Tuna: Ben böyle sıktıkça tersine bir şey yaşıyorum. Sende bu panik atağa, çorap giyememe durumlarına nasıl gitti acaba diye merak ettim.
Ünlü: Ya ben de öncesinde sadomazoşisttim. Özellikle böyle dar, kapalı alanlarda, mesela bir kutuya konulsun, bağlanıp paketleneyim orada birkaç saat bekleyeyim. Belli malzemeler üzerinden medikal, lateks, bant yada objeleştirme, eşyanın tabiatı olma hali var onlar çok hoşuma gidiyordu. Acıyı da seviyordum ve işte zaten Shibari’ye gönül vermişim. Kendim bağlandıktan sonra ben bu işi yapacağım dedim, o kadar yani gerçekten gözüm doldu falan. Yani bir fetişim varsa Shibari diyebilirim, beni müthiş duygulandıran ve heyecanlandıran birşey. Birazcık ucundan dinle yada aşkla analojisini kurabilecegimiz, yani din deyince şimdi herkes sivrileştirmesin tabi.
Tuna: Aslında insan acı çektiriyor kendisine.
Ünlü: Zaten öyle ama demek istediğim, bir şeye inanmak ve kendini bırakmak. Teslimiyet, teslim olup rahatlamak. BDSM’de de bu var. O rol değişimleri ya da belli malzemeyle dönen deneyim çeşitliliklerinin aslında temeli bu. Sadece uygulama, motivasyon ve sonuç farklıydı. BDSM’i, sağlıklı tüketildiğinde insanın günlük hayatının daha sağlıklı ilerlemesini sağlayan bazı haritalar, araçlar olarak da görüyorum. Öncesinde böyle keyif aldığım bir şeyken, orada full alçıda, sadece parmaklarım ve gözün burnun açıkta kalması ve bunu bir ay boyunca, bir aylık performansa da üç ay önce başlamam, aslında 4 ay boyunca bu süreci yaşamam. Ben ilk provada bu panik atakla tanıştım, üst üste inatla bunu yapmaya çalışmam beni panik atak olmaya itti. Çorabım, ayakkabım biraz sıksın, ayağım şişsin amcalar dayılar gibi “Ay yeter be” falan diye atlet yırtasım geliyor:)
Ünlükoç: Aslında bu konuşmayı hazırlarken, biraz hepimizin bildiğini varsaydığım önemli bir şeyi es geçtiğimizi fark ettim, fark ettik. Aslında hepimizin acıyla kurduğu ilişki çok başka. Belki de acı bir yandan “ben işlerimde samimiyet arıyorum” dediğin kısma aslında çok da değen, samimi olduğun, kendini rahat açabildiğin bir yer. Dolayısıyla hayatınızda acıyı tarif etme biçiminizi biraz merak ediyorum.
Tuna: Bende sürekli kendine bakmanın getirdiği, “Ay bende şöyle bir eğilim görüyorum”la başlayan kişisel bir kendi kendini anlama çabası var. Bu süreçte de ufacık da olsa bir şeyi büyüteç altına almış oluyorum ve o büyüyor. Mazoşizm üzerine sergi yaptım ama ne kadar mazoşistim diye sorgulanabilir. Çok da acıyı kaldırabilen biri değilim. Ama orada sürekli şu soru var, bir insan niye acı ister? Yine okuduğum bir kitapta çok güzel bir örnek vardı mesela: Anneyle çocuk yolda yürüyor, anne elini tutmuş çocuğun. Çocuk birden, yolun karşısında baloncu var, yola atlıyor, çünkü balon istiyor. O sırada anne çocuğunu yakalıyor ve sarsıyor: “Ne yapıyorsun sen? Neden elimi bırakıyorsun? Çok korktum sana bir şey olacak diye.” gibi. Annenin çocukta yarattığı o anksiyete ve sonunda “Ay çocuğumu kaybetmedim”in farkındalığı ile gelen o sevgi gösterisi… Aslında temelde çocuğun ne kadar mazoşist olduğunu ya da olmadığını o tip anlar belirliyor. Ben de sürekli analiz yapmaya çalışırken, objektif bir şekilde Formülasyonlar yapmaya çalışırken, “dışardan” mazoşizm nasıl falan filan derken, benim için de cevap bu kadar küçük ve önemsiz görünen çocukluk ilişkilenmelerinde yatıyor oluyor. Bence bir noktada acı orada şöyle process ediliyor, sadece zevk olduğu zaman, o çok “vanilla” dediğimiz nokta, bir boş, bir eksik geliyor. Hani bunun anksiyetesi nerede pardon? Hani bir gerilim olsaydı da öyle ulaşsaydık… İşlerimde de süreç odaklı, malzeme odaklı çalıştığım için mesela, bir iş fikri aklıma geliyor “Ooo bunu yapması aylar sürer, harika” diyorum. Neredeyse bazen işin yapma motivasyonu süreçte acı çekmek oluyor. O kadar uzun süren nakışta, boncuk işlemekte, metal zımparasında, onların hepsinde aslında bu “Yeterince acı çekersem zevki hak ederim” gibi kulağa saçma gelen bir mekanizma var, ama yapacak bir şey yok… gibi bir yerden bakıyorum ben acıya gibi özetleyebilirim.
Ünlükoç: Sen anlatırken aklıma geldi. 2000’lerin başında Kültür Bakanlığı’nın desteklediği O da Beni Seviyor adlı bir film var. Filmde Lale Mansur oynuyor. Alevi kültürü üzerine çok da iyi bir film. Filmde bir kız çocuğu kayboluyor, Lale Mansur’un yeğeni ve samanlığa kaçmış. Sevdiği adamla orada fingirdiyor, bir şeyler falan. Sonra kızı kayboldu zannediyorlar, buluyorlar. ‘‘Sen neredeydin?’’ diyorlar, sonra kız “Hala o da beni seviyor” diyor. Lale çat diye bir tane tokat atıyor ve sarılıyor. Tokat atması o kadar gerçek bir şey ki aslında korkmasından. Kaybolduğuna dair bir korkudan ama bir taraftan da sonra hemen sarılıyor.
Tuna: İşte o anksiyete sevdiğinden oluyor, yani gerginlik olmayınca sanki yeterince sevmiyor mu oluyor bilmiyorum. (Gülüşmeler) Ama normal yani, o da var çünkü.
Ünlükoç: Özlem, aslında acıya dair az önce kendi ikinci kırılımından bahsettin belki bu performansın kendisi çok zorluydu. Buradan sonra seni etkileyen, bunun üzerine düşündüğün bir şey var mı? Biraz da bunu önümüzdeki işler için de soruyorum. Acıya dair.
Ünlü: Acı da ihtiyaç dahilinde her şey gibi, insanız. Yaptığımız şeylerin bir nedeni var, insan ne yerse onu sıçıyor. Pancar yersen pembe sıçarsın gibi. Acıdan baya zevk alan bir insandım şimdi biraz azalttım, bir doyuma ulaştım belki. Bu, yemeğe acı biber katmak gibi bir şey, bir de neyi ne kadar yaparsan hayatında onu çoğaltırsın. Mesela sevişmedikçe sevişmeyi unutuyoruz, isteğimiz azalıyor, seviştikçe sevişesimiz geliyor gibi. O açıdan fark ettim ki acıyla ilişkimde müthiş bir zihinsel/duygusal bağ vardı. Bunu ancak fizikselle de buluşturursam biraz rahatlıyorum/yaşadığımı hissediyordum. Mesela sadomazoşist olduğum dönemler yani hayvan gibi dayak yiyip ohh falan diye öyle boşalabiliyordum. Ağır bir şey söyledim aslında, ama nihayetinde acıya doydum her anlamda, yeni üretimlerimde de yer almaz gibi düşünüyorum. Ama kim bilir diyeyim, zaman.
Tuna: Evet, ben de hazmetmeye çalışıyorum şu an.
Ünlü: Öyle yaşadığımı hissedebiliyordum yoksa değmiyordu, dokunmuyordu gibi. Çünkü az önce senin de verdiğin örnekteki gibi, birçok şeyi acıyla ilişkilendirmişim. Erkek arkadaşım trip atmazsa demek ki beni sevmiyor gibi gibi. O parantez içinde hep acıyla ilişkilendirilmiş tüm duygularım ya da ilişkilenmelerim, fikirlerim vesaire bana hep o acının şiddetine göre bir eğrisi varmış gibi geliyordu. Sonra dedim manyak mısın sen? İçinde küçücük Özlem var, biraz sev ayol yazık ona da falan diyerek biraz yer ve anlam değiştirdim, törpülendim. Mesela Kâla’dan sonra daha top/üstte olduğum bir alana geçtim. Daha acı vermeye, sevgiyle dövmeye başladım gibi.
Kıymetin ölçütünü bazen acıdan buluyoruz. Aslında kıymetin verdiği nokta acıdan. Birinin canını acıtmak aslında bazen ona kıymet vermek gibi bir yerden geçiyor. Özellikle bu tür intim ilişkilerde gibi… Aslında en çok üzerinde durmak istediğim, özellikle sanat pratiğiniz ve kendi hayatınızla ilgili. Cinsellik konuşabilen insanlarız, cinselliği açıkça yaşayan insanlarız. Özellikle cinsellik, BDSM pratikler bunlar biraz daha başka insanlar için daha magazinel daha “tuhaf” veya ”farklı” gelebiliyor. Özellikle sergileme alanlarında bugün queer sanatçılar, BDSM çalışan insanlar olarak siz “şeyleştirilmek” ya da “egzotikleştirilmek” üzerine bir şey hissediyor musunuz? Ya da işlerinize bakan insanların bunu nerede konumlandırdığı tam olarak içselleştirdiği ve kendine baktığı mı, yoksa şeyleştirdiği ve bu biraz amiyane bir şey ama daha magazinel algıladığı mı, nasıl görüyorsunuz? Biraz bunu açmak istiyorum.
Ünlü: Bu durumu yaşadım evet. Biraz magazinelleştirme var, işte Özlem@seks.com gibi. Biraz açık ve rahat bir yapıya sahip olduğum için insanlar da güveniyor ve kendini açıyor anlıyorum ama sadece belli etiketlere sıkıştırılmış olmak beni üzüyor. Egzotik bir meyve gibi bir yaklaşım var. Ya da “aaa işte Özlem hadi bizi bağla, bizi döv, bizi sik”falan, ben Tayland seks turizmi miyim? Straponu belinde sürekli öyle gezen bir kişi değilim, rahatlık ve açıklığın verdigi sınır aşımları oluyor. Bir de bu işleri üretmeye başladığımdan beri düzenli olarak sorgulandım, eleştirildim. Arkadaşlarımdan “Özlem sen ne saçmalıyorsun?”, “Başka konu mu kalmadı?”diyen insanlara tosladığım ve inancımı yitirdiğim zamanlar çok oldu. İçim şişti. Ortak bir meselemiz var ve ben onu dert edinmişim, bir şekilde uğraşıyorum ve sen bunu nasıl ve niye böyle algılıyorsun diye hayıflandığım oluyor.
Aslında hoşgörülü bir egzotikleştirme gibi. Herkes cinsellik konuşabiliyor ne kadar güzel bir şey yapıyor ne kadar farklı. Aslında bazen hoşgörülü ve belli açılardan tekrar ayrımcılaştıran bir şeye dönüşüyor.
Tuna: Ben kendi dünyamdan çok zor çıkan biri olduğum için çok da fark edemiyorum insanlar beni nasıl görüyor. Bir de oraya girersem, formüller falan, ben başa çıkamam. Ama şunu hatırlıyorum, ilk sergiyi kurdum, hamama dizdim ve evde böyle birden bir çıplaklık korkusu, yani o utanç demeyeyim de çıplaklık hissi geldi. Her şeyi koydum, üç yıldır yaptığım, ve “Eyvah herkes benim kim olduğumu görecek” anksiyetesi geldi. 2-3 dk sürdü, sonra da yok dedim, o işlerde insanların göreceği bir şekilde kendilerinin bir yansıması olacak, kimse de beni görmeyecek. Böyle bir sergi deneyiminde benim için en değerli yorum da, arkadaşlarımın ya da sanattan gelen insanların yorumları bir tarafa, orada yaşayan bir kadındandı. Hamam Cibali’deydi, biraz muamma bir yer, içerde kim olduğu ne olduğu mahallede pek bilinmiyordu. Biz de olabildiğince lokal insanlara da ulaşmak istedik, posteri özellikle yola astık ki merak eden gelsin. İlk sergiye gittiğim zaman da yine bir self-reflection yapacağım. En güzel müzik, pembe duvarlar son Oral odaya oturmuşum. Bir kadın geldi, ben de sergiyi bitirmiş, son odaya gelmiş diye düşünüp, sanatçı olduğumu söylemeden “Sergiyle ilgili bir sorunuz varsa bana sorabilirsiniz” dedim. Kadın da “Genel olarak neyle ilgili?” dedi. Şimdi düşününce tüm o formüller falan İngilizce, ben de “Çocuk gelişim dönemleri ile ilgili, mesela az önce içinde olduğumuz oda çocuğun kakasını tutmayı öğrendiği dönem” dedim. Oraya ben dövme aletlerini koymuşum, serginin müziği (Avi Medina) de vardı film gibi geriye giden, oradaki müzik de kilise organı, tik tak sesleri… Ben “Kakasını tutmayı öğrendiği dönem” dedim, kadın da “Ben orada çok gerildim” dedi. Ben süreçte analizlere görmülüyorum, müziği düşünüyorum, her şey için sebebim var, kendi içimde dönüyorum paradokslar bilmem neler falan… Kaybolabilirim orada yani. Çok normal sokaktan geçen bir teyzenin orada “Ben orada çok gerildim” demesi benim için çok direkt ve dürüsttü. Tüm bunlar işe yaradı, ulaştı diye çok sevindim. Ama onun ötesinde gerçekten dışardan biri gelip de “Bu BDSM işleri nasıl oluyor?” dediği zaman ben de kalıyorum. “Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Çok da bir şey değil aslında hani…” Öyle bir yerden gelince, çok da o noktada egzotikleştirildiğini hissediyorsun sanki, ben orada bir tezle gelip “Şimdi şöyle olacak” diyecekmişim gibi. Evet, ama onun ötesinde çok kendi içimde döndüğümden “Başkaları nasıl görüyor”a geçmemeye çalışıyorum çünkü orada kaybolurum.
Bu sergideki işlerinize de geçmeden önce, biraz iş yapma pratiklerinizden de bahsetmek istiyorum. Chatroulette, Bindil, hepsi hızlı sketchler ve seni figüratif anlamda, figüratif işler yapmaya başladığın zamana tekabül ediyor. Hepsi hızlı sketch ama bir taraftan da senin burada da gördüğümüz gibi yağlıboyaların var. Yağlıboyalar aslında çok yoğun işler ve senin bakarken aslında çok yoğun ve tekrar tekrar üzerinden geçtiğin/baktığın hem boya/figür olarak çok ağır işler. Bu sergide de yer alan yağlıboyaların veya bu figüratif yağlıboyaların üzerine konuşmak istiyorum. Asla iş bitmiyor senin için demiştin. Bir taraftan performanslarında da birilerinin içine dahil olduğunda çok hızlı biten işlerken, bir taraftan baktığımızda aslında kendi kendineyken çok uzun süren işler.
Ünlü: Şöyle ayırabilirim, aslında ben çizgiciyim. Okul zamanında da hep desen çizdim, silgi kullanmadan, çabucak çizilmiş desenler mesela o gördüğümüz desenler markerla başlayıp bitirilmiş. Sonrasında çizdiğim desenlere müdahale etmem. Anı yakalamak, tek çizgiyle o duyguyu anlatmak bana daha uygun. Boya, renk işin içine girdiğinde bir türlü bitiremeyen bir tarafım oluyor, katman katman içine girdiğim bir alan. Resimlerimde ya da iş üretirken, yaparak düşünen, bir duygu yada herhangi bir şeyden etkilenip pat diye başlayıp, dur bakalım nereye gidecek diyen bir yapım var. Performanslarımda da genel olarak, uzun süreye yayılan işler de oluyor ama izleyiciyle minik bir şokla karşılaşma amaçladığım, interaktif işler kurguluyorum.
Buradaki işinden bahsetmek ister misin?
Ünlü: Buradaki işimde ışık biraz karanlık ama belki sergiye geldiğinizde yada açılıştan önce ışıklı halini görmüşsünüzdür. Soldaki Lillith, sağdaki de Lucifer. Burada aslında yapmaya çalıştığım şey bir yer değiştirme. Lillith’i yeryüzündeki şeytan, kadın şeytan olarak tanımlıyorlar. Tanımlıyorlar dediğim mitoloji ve semavi dinlerin tanımı. Eşitlik istediği için, bilmeyenler için bahsedeceğim; Adem’in altında olmak istemediği, eşitlik istediği için karşı gelmiş ve basıp gitmiş “Ben seninle nasıl yan yana ve eşit haklara sahip olamam?” diye. Bu yüzden de Lillith’imiz, güzel Lillith’imiz mitolojide çocuk yiyen, çocukları öldüren, kötü kalpli cadı, kötülükle ilişkilendirilen, günahla bezeli, orospu olarak nitelendirilen bir kadın olarak gösteriliyor. Havva da tabii anne konumunda, daha itaatkar ve çocukla ilişkilendirilmiş ve her nasılsa bakire, kutsal bakire ve neyse geri kalanı zaten biliyorsunuz. Lucifer’ı da biliyoruz, bildiğimiz şeytan. Bildiğim kadarıyla genelde erkek cinsiyet atanmış, eğer bilmiyorsam da söylersiniz. O da Lillith gibi cenneten düşmüştür. Kendisi cennetten atılmıştır, o da kötülükler/günahlar ile bezenmiş bir kişi ya da melektir. Kanatları koparılmış melektir ve Lillith’le Lucifer’a baktığımızda da Lillith’in Lucifer’ın sevgilisi, metresi, bir orospusu olarak görürüz. Yine bir erkek ve kadın arasında, şeytanla Lillith arasında bile, bile dediğim çünkü seksleri türler arası oluyor, öyle olmasına rağmen Lillith yine aşağı bir pozda, yine yan bir karakter. Ben de Lillith’i hem sergileme olarak hem de hak ettiği değer açısından daha yüksekte konumlandırdım. Burada Lucifer, sevgili şeytanımız, Lillith’ten özür diliyor ve onu kutsuyor. Bir alt pozisyondan onunla bakışarak onun hakkettiği veriyor, bir şeyin teslimi gibi.
Bi taraftan bu, tüm kötülük ve günahlarla bezenmiş yaratığın aslında bizim içimizde olan, sahip oldugumuz kötülük olduğunu kabul etmemek için yapılmış. Bunu yapan dualiteyi ve kategorize etmeyi seven, tek tanrılı dinlerin baş kahramanı erkek, erkekler. Günümüzde, şu yaşadığımız toplumda hâlâ kadınlar olarak ölüm kalım savaşı veriyoruz. Erkeklere miras kalan böyle kocaman bir mevzu var bize daha çok dert olan. Herkesin, hepimizin bi şapkasını önüne koyup tekrar düşünmesi ve ona göre hareket etmemiz önemli diye düşünüyorum. Erkeklerden nefret ettiğim bir dönem oldu bi ton neden var zaten, ama bir şeyler değişecekse bunu hep birlikte başarabiliriz, aksi halde çatışma devam eder gibi. Erkekler de insan:)
Yanında duran Impenetrable işinden de bahsetmeni isteyeceğim. Bu sergiye özel olarak yaptığını biliyorum.
Tuna: O’nun Vakası sergisinde işleri dönem dönem ayırırken bir sürü nesne fikrim vardı. Impenetrable o zaman yetişmemiş, bir şekilde sistemimden çıksın diye sonradan yaptığım ve aslında serginin Anal dönemine ait olabilecek bir iş. Fiziksel olarak sergide olan People Who Bought This Item, Also Had a Look at These: isimli vitrin işiyle direkt konuşuyor. Vitrinin üst rafında bir tane cam anal plug var, diğer alt raflarda ise cam viski şişe kapakları. İşin adı da pirinç etikette yazan, Bunu Alanlar Bunlara da Baktı, online alışverişte standart bir şey alırsınız altta diğer benzerleri de gelir, onun gibi. Tamamen o sapık bakma, yada zevk nesnesi olarak bakmak gibi bir şeylere. Bu da muhtemelen şunu çağrıştırıyor, zevk ne kadar bastırılırsa konuşulmazsa, bu sefer insan da sapıklaşıp her yerde cinsellik görmeye başlıyor. Impenetrable fiziksel olarak, form olarak bu nesnenin çoğaltılmış versiyonu. Haz vadeden bir şey var ama tekrar tekrar yan yana olması onu anatomik olarak mümkünsüz kılıyor, istesen de sokamazsın gibi. Bir taraftan da nesne olarak, yaptığım meme işiyle, Jouissance’ın Dayanılmaz Ağırlığı: Kötü Meme & Kötü Meme ile, konuşuyor. Çünkü hayatımız boyunca aradığımız bir zevk/tatmin hissi var ve o neredeyse anne memesiyle bütünleşme, tamamlanma anına dönmeye çalışmak gibi. Fakat bir şekilde bu bütünlüğe tam olarak ulaşamıyoruz; yani biraz zevk alıyoruz ama biraz da tatminsiz kalıyoruz yetişkinlikte. Bir noktada da bu nesnenin aslında bir şey vadediyormuş gibi görünüp aslında o vaadi gerçekleştiremeyecek oluyor olması, yani o kavranılmayacak bir nesne olması, “impenetrable” olması bir şaka aslında. Diğer çoğu işimde olduğu gibi.
Ünlü: Derya ne kadar büyük olursa olsun kapımız kadar alıyoruz aşkım. (Gülüşmeler)
Tuna: Özlem’den özlü sözler.
Katılımcı sorusu: 1-0’a indirgemekten bahsettiniz. Burada kast ettiğiniz şey bipolar bir dünya mı?
Tuna: Yok, hayır, 1-0 daha böyle şey, analitik bakma…
Katılımcı sorusu: O, 1-0’ın kendisi zaten dualite bir durum ya?
Tuna: Yok ben çok dualite tarafındayım, yani bana kalsa bir şeyi kavramaya çalışırken iki uçta ne var, önce onu belirlemeye çalışırım. Sonra aradakilere bakarım, bilimsel bir yaklaşım gibi yani. Mesela cinsellikte de böyle, hani sonuçta biyolojik bir kadın doğmak, erkek doğmak gibi bir yerden geliyoruz, bu ama biyolojik olarak bir cinsiyet aslında, sonra da kimlikler var. Ben hep en baştan başlayarak düşünebiliyorum aslında, bir şey çok karışıksa “Evet şimdi bunu 1-0’a nasıl çekerim? Bir uçta bu var bir uçta bu var.” gibi bir anlama yöntemi. Bu basitleştirme benim için bilimsel yaklaşım çabası gibi, biraz da computational thinking bilgisayar düşünmesi gibi. Dişini nasıl fırçalarsın, önce macunu sıkarsın sonra vs vs, bir şeyi parçalara bölmek gibi. Computational thinking konusu çocuklara öğretici oyunlar tasarlarken gelmişti, AI oyunu yap dediler. Nasıl şimdi? Ama aslında o kadar basit ki, yaptığımız herhangi bir şeyi çocuk gözünden bile indirgenebilecek parçalara bölebiliyoruz, önce neyi yapıyorsun, sonra neyi yapıyorsun? Oyunlaştırma da bu basitleştirme üzerinden kurgulanabiliyor. 1-0, benim için anlamak için önce parçalara bölmek, uçları belirlemek.
Katılımcı: Ben de bu soru üzerine Merve’ye bir şey eklemek istedim. Şimdi soruya şey gibi cevap verdin, hani diyelim ki bir şeyin nasıl yapılacağını tarif edeceğiz, diş fırçalama örneğini verelim. İşte önce diş macununu kapağını açıyoruz falan gibi. Fakat arzu öyle bir şey değil ya, arzu dünyası aynı anda 8 değişik yere yürümek isteyebilir. O yüzden önce şunu yap, sonra bunu yap gibi. Senin işlerini de yakından bilen biri olarak, Timeline’lar bir arzu. Her an için bir şeyi tanımlıyor. Onların beşi birden bir araya gelse yani hem onu istiyorsun, hem bunu. Bu arzunun aslında o ikiliğe sığmadığı her zaman da rasyonel bir şekilde indirgeyemediği bir yer var. Ben senin işlerinin de tam şu olduğunu düşünüyorum, şaka yani. Çünkü öyle bir indirgeme çok da mümkün değil ama onun peşinden koşmak ve bir taraftan da belki bir noktada imkânsızlığını teslim etmek.
Tuna: Evet yani işler öyle çıkmıyor, bir tarafım formüle etmeye çalışıyor bir tarafım da bunu (heykeli) yapıyor. İkiye ayrılıyorum ve onun ortasında salınıyorum. Şimdi ben bu nesneyi okuyup analitik bakışla formüle ederim, şu olduğu için bu olduğu için falan, az önce yaptığım biraz öyle. Formu şuna benziyor dedim ama aslında his olarak şöyle dedim, ürün tasarımından böyle bir şey vadediyor ama işe yaramıyor falan filan… Ama nesne çıkarken bir kerede çıkıyor. Bunun çok farkındayım aslında, formüller çıkarıyorum çıkarmasına ama nesneyi o formüle göre yapmıyorum. Nesneler çok daha doğal olarak şaka gibi çıkıyor, bir taraftan da sonrasında nesneleri analiz ediyorum: “Merve burada ne demek istedi, bu Merve’yle ilgili ne söylüyor?” gibi şeyler devreye giriyor.
Katılımcı: İşte o analiz, orada senin objeyi neredeyse terbiye etmen gibi bir şey oluyor. Ama her zaman o terbiyeye açık olmayabiliyor.
Tuna: İşte evet. Ankaralı arkadaşlarımın deyişi var “eşeğin zikinden ötürü” diye, sebebini sorunca sebebi olmuyor bazı şeylerin. O da eşeğin zikinden ötürü. Sebebi yok, o anlara da gülüyorum hani sebepsiz yere olunca, çok da her şeyi anlamlandıramıyoruz. Ama dediğin o arzu ve süreçleştirme noktasında, Formülasyonlar’dan birinde de olan şu var: Bilinçaltı aslında, yani o “bilinçdışı fantezi”, aslında tek bir sahne. Orada bir hikayelendirme ve anlamlandırma yok. Bir şekilde o sahneyi istiyorsunuz. Yani mesela “Talion Law” denen göze göz dişe diş denen bilinçaltı mekanizması. “O bana işte geçen laf soktu, beni aşağıladı” durumunda bilinçdışı da göze göz dişe diş yapıyor. Öyle bir an hayal ediyorsun ki sen de o insanı aşağılayacaksın. Oraya nasıl geldiğin, oradan nereye gittiğin vesaire o hikâye çok da önemli değil, sen o “an”ı istiyorsun. Nesnelerde de benim yaratmaya çalıştığım, yani yaratmaya çalıştığım değil de bir şekilde oluşu, içinde nesnenin olduğu ve baktığımız anda o nesnenin bir şeyler yada hikayeler çağrıştırdığı bir “sahne”. Sergi başlığında sahneler deme sebebim de o. Ben orada nesneyi kullandığım bir video koymuyorum. O nesnede bir potansiyel var ve bir hikâyelendirme onun üzerine geliyor gibi oluyor.
Katılımcı: Bir de Özlem’e bir soru sormak istiyorum. Bu aslında işlerin üzerinden değil o yüzden cevap vermeme hakkı tanıyorum ama biraz daha Türkiye’de queer muhafazakarlığı üzerine bize bir şeyler söylemek ister misin? Yani queerlerin muhafazakâr olması üzerine.
Ünlü: Benim deneyimim şöyle oldu, ben herkese aynı şekilde yaklaştım. Mesela burada oturuyoruz diyorum ki arkadaşlar bir projem var, sevişen çiftleri çiziyorum, benim için şöyle önemli vs.. böyle bir projenin içerisinde yer almak ister misiniz diye. Böyle birşeyi denemenin, içinde olmanın kolay olmadığının farkındayım ama tüm yakın çevreme,potansiyel olarak gördüğüm insanlara, BDSM çevresine sordum 3,5 sene ve tüm cinsiyet ve yönelimlerin olmasına özen gösterdim ama sonuç bu. Fetlife diye bir bdsm sitesi var daha çok ordan buldum insanları, arkadaşlarımdan da katkı sağlayan oldu ama queer arkadaşlardan çok katılım olmadı ve daha ofansif bi tepkiyle karşılaştım “Sen beni nesneleştirmek mi istiyorsun? Ben obje miyim? Niye beni çiziyorsun?” gibi. Benim açtığım alan zaten bu gibi soruların silikleştiği, bazi şeylerin yeniden adlandırıldığı, açık iletişimin olduğu, baştan ortak rızaya dayalı bir paylaşım alanı yani yok canım obje kim? Ben de objeyim o zaman diye anlatıyorum. Totalde sapık gibi görünüyor olabilirim, sapkın taraflarım var ama bunları sağlıklı bir şekilde deneyimliyorum yani ortak rızayla, kimseyi zorlamadan, mağdur etmeden BDSM ile. Özellikle queer arkadaşlarımdan böyle bir eleştiri gelince “Niye sadece heteroları çizdin, burada çok aşk kokuyor.” dediklerinde Picassonun Guernica’sında oldugu gibi “Bunu siz yaptınız” dedim 🙂 “Soyunsaydınız, sevişseydiniz de çizseydim” dedim vallahi gerçekten yani, bu nedenle bizim ülkedeki queer arkadaşları muhafazakar buldum biraz.
