Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem / Tartışma /

Kültür-sanat ve özel sektör: Popüler söylemlerin ötesine bakmak

Kültür ve özel sektör ilişkisinde etki, anlam, topluluk, katılım ve tabii ki sürdürülebilirlik kavramlarını, çerçeveleri ve bagajları sorgulamadan nasıl kullanabiliriz?

Türkiye’deki pazarlama yayınlarında bir süredir kültür-sanat ile ilgili devam eden bir yazı ve içerik hareketliliği var. Bu içeriklerin ortak yönüyse kültür ile özel sektör ilişkisine bakarken eskisi gibi salt sosyal sorumluluk, iletişim, pazarlama ve finans odağından değil; etki, anlam, topluluk, katılım ve tabii ki olmazsa olmaz sürdürülebilirlik gibi kelimelerle daha geniş bir yerden, ama bir o kadar da günümüzün yükselen trendlerini önceleyerek, ama ne yazık ki genel geçer bir açıdan bakma eğilimi.

Bu düşüncelerimin temelleri lisans döneminde çok sevgili hocalarım Gökçe Dervişoğlu’ndan aldığım “Marketing of Culture”, Burcu Şeyben’den aldığım “Financing the Arts and Sponsorship” ve Füsun Üstel’den aldığım “Contemporary Debates on Cultural Policies” derslerine dayanıyor. (Üzerinden 15 seneden fazla geçmesine inanamıyorum, o ayrı.) İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Pazarlama İletişimi yüksek lisansımı takiben 2017 yılından beri lisans ve yüksek lisans seviyelerinde “Kültürün Pazarlanması ve İzleyici Geliştirme” dersini veriyorum. Hem bu alandaki profesyonel ve akademik deneyimim, hem de kişisel merakım dolayısıyla pazarlama yayınlarını ve mecralarını yakından takip ediyorum. Bu yayınlarda özellikle kültür-sanatla ilişkilenen bir içerik olduğundaysa ziyadesiyle mutlu oluyorum, çünkü Türkiye’de kültür sektörü ne yazık ki pazarlama alanına oldukça mesafeli ve aynı şekilde pazarlama alanı da kültür sektörüyle yeterince ilişkilenmiyor. Bu noktada öncelikle bir karşılıklı hizalanma, kavramları ve kaynakları içselleştirme ve bununla birlikte bazı taşları yerine oturtma, ve tabii ki yine bir başka hocam Ayça İnce’nin o çok güzel tabiriyle “taş üstüne taş koyma” ihtiyacından söz edilebilir. İşbu yazı da, bu alanda pazarlama yayınlarında kültür-sanat alanından gelen aktörler tarafından üretilen bakış açısı ve söylemlere, bir kültür-sanat yayınında kültür ile pazarlamayı bir araya getiren ancak bunu kültür yönetimi, kültür politikaları ve yaratıcı ekonomiyi harmanlayarak katkı yapmaya çabalayan bir yerden mevcut tartışmaları zenginleştirme niyetini taşıyor. 

Bu yazıda inceleyeceğim ilk makaleler, Salt’ın İletişim ve Kurumsal Hizmetler Direktörü Derya Açar Ergüç tarafından Mart 2025’te Marketing Türkiye’de yayımlanan “Toplumsal Dönüşüm İçin Kültür-Sanat!” gibi iddialı bir başlık taşıyan yeni yazı dizisinden. Yazı dizisi, kültür ve sanatın bireyler, toplum ve kurumlar üzerindeki etkisini ele alarak, sürdürülebilirlik, iletişim ve sosyal sorumluluk ekseninde nasıl bir değer yarattığını inceliyor, kültür ve sanatın hayatımızdaki dönüştürücü gücünü keşfetmeye ve bu dönüşümdeki yerimizi sorgulamaya davet ediyor.” Yazı dizisinin şimdiye kadar yayımlanan yazılarında sanatın amaçları sorgulanıyor, şirketlerin sanata destek vermesinin sponsorluk ve sosyal sorumluluk gibi kavramlar etrafında nasıl geliştiği aktarılıyor, sanatın sürdürülebilir kalkınmayla ilişkisi açıklanıyor. Ancak ne yazık ki tüm bunlar, yukarıda da belirttiğim gibi genelgeçer kavramlar ve popüler kültür öğeleriyle harmanlanıyor ve alandaki uluslararası tartışmalar es geçiliyor. Örneğin “Kültür-sanat sürdürülebilirliğin eylem aracıdır” başlıklı yazıda kültür ve sürdürülebilirlik ilişkisi ele alınırken “…kültür, kalkınma po­litikalarının merkezine oturdu,” diye bir ibare var. Ancak bu ibare 2010 sonrası kültür politikaları ve sürdürülebilirlik ilişkisini düşündüğümüzde kültürün mevcut konumunu ve etrafındaki tartışmaları ıskalıyor. (2015 yılında ilan edilen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, kültürün bu 17 amacın içinde yer almamasının etkileri ve bunun sonucunda doğan küresel tartışmaları takip etmek için British Council’in “The Missing Foundation: Culture’s Place Within and Beyond the SDGs” ve “The Missing Pillar: Culture’s Contribution to the UN Sustainable Development Goals” raporlarını ve UNESCO’nun en son MONDIACULT’ta tartışmaya açtığı “UNESCO Global Report on Cultural Policies – Culture: The Missing SDG” başlıklı raporunu okuyabilirsiniz.) Yine aynı yazıda bahsi geçen kültür ve sürdürülebilirlik ilişkisi için örnek verilen marka ve projeleriyse kültür ve sürdürülebilirlik ilişkisini doğru analiz eden bir yerden değil, marka ve ajansların salt pazarlama iletişimi niyetiyle yaptığı imaj çalışmaları olarak gördüğümü söylemeden edemeyeceğim. Bu yazıların değinmediği ama kültür-sanat ve özel sektör etkileşimi konuşurken değinmemiz gereken iki konu daha var. İlki, kültür-sanat alanındaki sponsorlukların beraberinde getirdiği kültüre müdahale, sansür ve elbette ki duruş problemleri. 2016 yılında Istanbul Art News için kaleme aldığım ve sonrasında kültür.limited’de yayımladığım “Sermayenin Kanatları Altındaki Sanat” yazımda bu konuya değinmiştim. Bu yazı dizisinde de iklim krizi, savaş ve etik üzerinden dünyada ve Türkiye’deki kültür-sanat alanındaki sponsorluklardaki değişime bir bakış olmasını beklerdim. Zira Derya Açar Ergüç’ün çalıştığı kurum olan Salt, 2015 yılında petrol, kömür veya gaz şirketlerinden destek kabul etmeyeceğini duyurarak Oil Sponsorhip Free platformuna Türkiye’den giren ilk kurum olmuştu. Hâlen de bu platformda imzası bulunan Türkiye’den tek kurum olarak yerini koruyor. Ancak bir yandan da Salt’ın kurumsal destekçileri arasında yer alan Global Yatırım Holding’in gaz alanında faaliyetleri bulunması da burada güncelliğini kaybeden bir duruşu bize gösteriyor. İkincisiyse kurumların -ve bizatihi özel sektörün- kültür-sanat alanına nasıl baktığı ve bu bakışın kâr ile ilişkisi. Bu konuya da 2018 yılında yine Istanbul Art News’teki “Özel Sektör İçin Arada Kalmış Bir Konu: ‘Kültür-Sanat’” başlıklı yazımda yer vermiştim. O yazının sonunda şöyle bir soru soruyordum: “… kültür ve sanatın önümüzdeki yıllarda Türkiye’deki özel kurumlar tarafından faaliyet gösterilen bir ‘sektör’ olabilmesi mümkün müdür? Bir grup çıkıp da kültürel ürün ve hizmetler üzerinden gelir getirecek bir iş modeli ortaya koyacak mı? Başka bir kurum kültür alanındaki faaliyetlerini tek bir çatı altında toplayarak kültürün sosyal ve ekonomik etkisine, bu etkinin tüm kurumun cirosundaki yerine bakacak mı? Yoksa kültür-sanat, 21. yüzyılda hâlâ, sayesinde para kazanılmasında utanç duyulacak bir şey midir?” Aradan yedi yıl geçmesine rağmen bu sorunun güncelliğini koruduğunu söyleyebiliriz. O hâlde neden bu konulara yeterince eğilinmiyor? 

Bu yazıda ele almak istediğim ikinci makaleyse Zeynep Merve Kaya’nın MediaCat‘te “Sponsorluktan Paydaşlığa” başlığıyla yayımlanan yazısı. Kaya’nın bu yazısı, kurumsal sanat sponsorluklarının küresel pazarlama bütçelerinde kritik bir role sahip olduğunu, ancak son verilerin, sektörün büyük bir yapısal değişimden geçtiğini gösterdiğini söyleyerek başlıyor. Burada şu soruları sormadan edemiyorum: “Kurumsal sanat sponsorlukları küresel pazarlama bütçelerinde nasıl kritik bir role sahip? Bu rol zaman içerisinde nasıl değişti? Örneğin sanat dışındaki sponsorluklar (spor, eğitim, sosyal etki, iş, teknoloji, medya, eğlence, mekân, etkinlik vb.) ile sanat sponsorlukları arasında nasıl bir ilişki var ve bu nasıl değişti? Sektörün yapısal değişimden geçtiğini gösteren veriler neler? Yapısal değişimden geçen kültür sektörünün Türkiye’deki ve dünyanın farklı yerlerindeki izdüşümleri nasıl?” Bu sorular çoğaltılabilir ama bir sektör yayınında “son veriler” deyip hangi verilerden bahsettiğimizi paylaşmamak ve bir değişimden bahsedip o değişimin nedenlerini tartışmamak beraberinde bu soru işaretlerini getirir. Yazıda geçen şu ibareyse oldukça kafamı karıştırdı: “Kurumsal sponsorları … etik bir denetleyici konumuna getiriyor.” Burada ister istemez etik kavramını ve denetleyici olma durumunu merak ediyorum. Zira bu etik denetleyici olma mevzusu tam da bundan on yıl önce dile getirdiğim “kültür-sanat alanındaki sponsorlukların beraberinde getirdiği kültüre müdahale, sansür ve elbette ki duruş problemleriyle” ilintili değil mi?

Yine yazıda geçen sanatın kurumsal destekle buluşmasının 1980’lerde başladığı söylemiyse ne yazık ki yanlış. Erken Cumhuriyet döneminden itibaren yayıncılık, sergi, burs gibi kurumsal destek faaliyetleri özel sektör tarafından veriliyor. Yapı Kredi Yayınları’nın kuruluşu 1945, İKSV’nin kuruluş tarihi 1973. Ancak bu süreçte ayırt etmemiz gereken konu, erken Cumhuriyet’te ulusal kültür inşasına katkı ve modernleşmenin bir aracı olarak görülen bu desteğin 1980’lerden itibaren neoliberal politikalar, özel sektörün güçlenmesi ve tabii ki halkla ilişkiler ve modern pazarlama gibi kavramların Türkiye’ye girmesiyle daha çok prestij, iletişim ve algı niyetiyle yapılması. Yazar, “O dönemde sponsorluk ‘imaj’ ile ilgilenirdi; bugünse ‘etki’ ile ilgileniyor,” cümlesiyle büyük bir varsayımda bulunuyor ve kültür alanının etkiyle ilişkisini tarihsel olarak es geçiyor. (Burada da İKSV’nin 40. yılında İlkay Baliç ve Didem Ermiş’in hazırladığı i-ka-se-ve adlı kitaba göz atmayı öneriyorum. Bu kitapta İKSV’nin kurucusu Nejat Eczacıbaşı’nın, yanındaki iş insanlarının ve pek çok sponsorun “imaj” kaygısından çok kültür inşasını öncelediğini, bunun da bir yerden “etki” ile bağdaştığını görebiliriz.) Burada ayrıca şunu da sorgulamadan edemiyorum: Eğer özel sektörün sponsorluk yatırımları “etki” ile ilgiliyse bu bütçeler ve projeler neden kurumsal iletişim ve pazarlamanın kontrolünde? Yoksa “etki” sosyal sorumluluğun yeni ve daha havalı adı mı oldu? (Kültür ve etki ile ilgili güncel tartışma ve içerikleri takip etmek için Culture Unleashed kütüphanesindeki ‘etki’ odağındaki 130’dan fazla kaynağa göz atabilirsiniz.)

Yazıda geçen bir diğer problemli ibareyse “Markalar artık kültür-sanatın varlığıyla yetinmiyor, üretimin ve deneyimin de bir parçası olmak istiyor. Bu değişim bayrağını Koç Holding, Mercedes-Benz, Paribu, Mastercard, Garanti BBVA ve Yapı Kredi Kültür Sanat gibi kurumlar taşıyor,” cümlesi. Yazı, odağına “sponsorluk” kavramını aldığı için bu cümlede geçen şirketlerle kültür kurumlarının elma ile armut olarak bir arada anıldığını görüyoruz. Bununla birlikte “sanat sponsorluğunun klasik anlamda bir “bağış” olmaktan çıkıp etki yatırımı modeline yaklaşan bir finansal araç hâline geldiğini” söyleyen Kaya’nın “bağış” ibaresine dikkat çekerek TÜSEV tarafından yayımlanan “Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik” raporunun 2024 yılı verilerine göre toplumda kültürel ve sanat faaliyetlerini hayırseverlik olarak değerlendirenlerin oranının %40 gibi düşük bir oran olduğunu eklemek isterim. Aynı raporda “Bağış yapılacak kurum seçilirken nelere dikkat ediliyor?” bölümünde farklı profillerde kurumlara bağış yapma ihtimallerindeki en düşük değerlendirme de yine “kültür ve sanat faaliyetlerine kolay erişilmesini sağlamaya çalışan kurum” için elde edilmiş. Bu iki veri bize “bağış” ile ilgili pek çok şey söylüyor. Bununla birlikte rapordaki “Kültür ve sanat alanının bağış toplamakta en zorlanılan alan olması bile büyük olasılıkla başka hangi çalışma alanlarıyla birlikte değerlendirildiğine ve bu kültür ve sanat faaliyetlerinin nasıl tanımlandığına da bağlıdır,” cümlesi de bu alanın tanımına ve kapsamına dair mevcut belirsizlik ve bariyerleri bir kez daha gösteriyor. Bununla birlikte Kaya’nın sanat sponsorluğunu “…klasik anlamda bir ‘bağış’ olmaktan çıkıp, etki yatırımı modeline yaklaşan bir finansal araç haline geliyor,” görüşüne de katılmıyorum, zira “sponsorluk”, “bağış” ve “yatırım” gibi tanımları net, çerçeveleri ve iş modelleri belli kavramları kafamıza göre eğip bükemeyiz.

Yazıda “kültür-sanatın sürdürülebilir olmasının tek yolunun kâr etmesi olduğu”nu söyleyen Gizem Gezenoğlu’nun bu ibaresi de oldukça düşündürücü. Özellikle kültür-sanatın sürdürülebilir olmasının pek çok yolu olabilir. Her bir kültür-sanat öznesi ve alanı için de bu pek çok farklı şekilde gerçekleşebilir. Ayrıca bu konuya kültür politikaları çerçevesinden baktığımızda ve kültür hakkı üzerinden bir değerlendirme yaptığımızda kültür-sanatın sürdürülebilir olmasındaki başat aktörlerden birinin bizatihi kamu olduğunu söylemek ve kamunun buradaki sorumluluğunun altını çizmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye gibi yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde nitelikli kültür politikalarının olmadığı, kamunun (hem merkezî hem yerel) kültür alanındaki rolünün ve sorumluluklarının net çizilmediği bir ülkede kültür-sanatı kâr elde etmesi gereken ve özel sektörün desteğinin şart koşulduğu bir alana itmek oldukça sorunlu. (Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültüre ayırdığı bütçelere baksak mı biraz mesela?) Yine yazıda geçen “…yeni nesil sanat mekânları -mesela Meşher, Arter, OMM gibi kurumlar- artık sadece sergi açan değil, kendi finansal döngüsünü tasarlayan organizasyonlara dönüşüyor,” ibaresini de anlamakta zorlandım. Bildiğimiz anlamda bir vakfa bağlı işleyen kültür mekânları (Meşher ve Arter) ile yine bildiğimiz anlamdaki bir müzenin (OMM) neden ve nasıl “yeni nesil” olarak ifade edildiğini anlamadım. Örneğin OMM’un “finansal döngü”sü İstanbul Modern’den nasıl farklı? Her ikisi de finansal döngülerini kamu ile paylaşmadığı için bu ikisi arasında bir karşılaştırma yapmakta zorlanıyoruz tabii. Bununla birlikte İstanbul Modern demişken şu konuya da dikkat çekelim. Yazıda “Mastercard’ın İstanbul Modern ile hayata geçirdiği ‘Uzun Cuma’ programı, müze kapanış saatini uzatarak daha fazla ziyaretçinin sanatla buluşmasını sağlıyor,” diye bir ibare geçiyor, ancak yazarın ıskaladığı veya bilmediği bir konu var ki, İstanbul Modern, eskiden özel bir sponsoru ile olmadan Perşembe günleri tüm gün ücretsiz ve saat 20:00’ye kadar açıktı. İstanbul Modern, 20. yılını kutladığı 2024 yılında ücretsiz perşembe gününü yarım güne indirdi ve bu konu ne yazık ki kamuoyunda, medyada ve kültür sektöründe yeterince dikkat çekmedi ve tartışılmadı.

Bununla birlikte yazının temel çerçevesini oluşturan “kurumların sanata destek veren değil, onunla birlikte üreten aktörlere dönüşmesi” fikrine katılıyorum. 2017 yılında kültür.limited’de yazdığım “Kültür-Sanat Alanında Yeni Bir “Destek” Anlayışı” başlıklı yazımda bunu şöyle ifade etmiştim: “… bu modeller, kültür kurumlarının kendilerini destekleyen kurumlara sadece bir “sponsor” olarak değil, birlikte aynı amaç uğruna aynı yolda yürüdükleri, bir teşvik yaratmayı ve birlikte başarmayı hedefledikleri sistemler sunuyor. Bu sistemlerin oluşması için gereken en temel üç şey ise, bütün bu değerlerin kurum kültüründe yer alması, bu destek ile uzun vadeli bir değer yaratılacağına olan inanç ve tabii ki her iki kurumun da bu iş birliğinin sonucunda gerçekleşecek somut ve soyut faydaya olan güveni ve inancı.” Yine aynı yazıda yer alan “… sosyal faydaya ve uzun vadeli değer yaratımına odaklanan bir iletişim ve bunun kitleler ile buluşması ve kurumların yan yana durması önem kazanıyor. Altı çizilmesi gereken bir başka konu da bu desteğin sadece kuruma yapılan bir destek olmayıp, topluma, kültür üretimine ve nihayetinde bu üretilen içeriklerin kullanıcılarına verilen bir destek olduğu anlayışı giderek artıyor. Tabii bu noktada ortaya çıkan bir konu da, desteklerin ölçüm kriterlerinin ve mekanizmalarının değişimi. Günümüzde kurumun logosunun kaç mecrada ne kadar yer aldığı veya etkinliğin kaç kişiye ulaştığı giderek azalan bir başarı kriteri olurken, sosyal faydanın erişimi, uzun vadeli değer üretimi ve yaratıcı katma değer gibi kavramlar birer başarı kriteri olarak nitelendiriliyor,” ibarelerinin de bu yazıda zenginleşerek kendine karşılık bulmasını beklerdim. 

Bu yazıda son olarak Gizem Gezenoğlu tarafından kaleme alınan “Yaratıcı ekonomide sponsorlukların yeni dili” başlığıyla yine MediaCat’te yayımlanan makaleyi ele almak istiyorum. Yazının girişinde yer alan “Kültür-sanat bir açıdan da sosyal girişimler gibi işliyor,” ibaresi için yine aynı şeyi söylemek istiyorum. Tanımları net, çerçeveleri ve iş modelleri belli kavramları kafamıza göre eğip bükemeyiz. Gezenoğlu da bu yazısında “Sanat sponsorluğu, basit bir logo görünürlüğünden ibaret değil; deneyim ekonomisinde markaların insanlarla duygusal bağ kurmasının en güçlü araçlarından biri,” diyerek bizi diğer yazılar gibi sponsorluk ve logo ilişkisine götürüyor. (Bunu, yazarların logoyu bir tık büyütmek konusunda markalardan çok çektikleri olarak okuyorum.) Gezenoğlu yazısında “Aksoy Araştırma’nın 2025 bulgularına göre, ‘mutluluk hissinin en yüksek yaşandığı yer’ olarak konser ve tiyatro gibi canlı deneyim alanları öne çıkıyor,” diyor, ancak bu araştırmanın yanlış bir yorumu olarak okunabilir. Zira araştırmada katılımcılara sorulan “Kültür-sanat faaliyetleri sizce neden önemlidir?” sorusuna katılımcıların yalnızca %6’sı “Mutlu eder,” cevabını veriyor. Gezenoğlu’nun yorumladığı “mutluluk hissinin en yüksek yaşandığı yer” sorusuysa spesifik olarak konser, sinema, tiyatro ve sergi için sorulmuş sorular. Yani araştırmaya katılan kişilerin konser ve tiyatrodan çok belki evde oyun oynarken, aile ve arkadaşlarıyla vakit geçirirken veya tatil yaparken mutlu hissettiğini de düşünebiliriz. (Gezenoğlu’nun bu yazısında dikkat çektiği, Marketing Türkiye ve İKSV için Aksoy Araştırma tarafından yapılan bu araştırmanın detaylarına Mayıs 2025’te Marketing Türkiye’de yayımlanan “Türkiye’nin kültür-sanat anatomisi…” başlıklı yazıdan ulaşabilirsiniz.) Bununla birlikte bu araştırmada yer alan “Sizce firmalar/markalar sosyal sorumluluk çalışmaları kapsamında kültür-sanat projelerine destek vermeyi artırmalı mıdır?” sorusunu da problemli, önyargılı ve katılımcıyı belirli bir düşünceye şartlandıran bir soru olarak gördüğümü söylemek isterim. Soru, firma ve markaların kültür-sanat projelerine destek vermesini yalnızca sosyal sorumluluk kapsamında değerlendiriyor. Oysa özel sektörün kültür-sanat desteği; pazarlama ve marka konumlandırmadan itibar ve algı yönetimine, kalkınma ve kültürel diplomasiden, inovasyon ve kurumsal işbirliğine kadar pek çok sebep ile değerlendirilebilir. Özel sektörün kültür alanına olan desteğinin “sosyal sorumluluk” içine sıkıştırılması tam da bu alanda yıllardır verilen farklı çabaları hiçe saymak anlamına gelir. 

Gezenoğlu’nun yazısında geçen “Sanat üretimi de bir anlamda yeni kapitalizmin içinde vicdanlı bir alan tanımlıyor. Çünkü kültür-sanat, tıpkı iklim krizi veya eşitsizlik gibi, toplumsal aşınmaya çözüm üreten bir girişim biçimi,” ibaresini de ayrıca ele almak isterim, zira bu konu bir süredir gündemimde. South African Cultural Observatory (SACO) tarafından 4-5 Kasım 2025 tarihlerinde “Creative Economy Futures: Perspectives, Policies and Practices for Tomorrow” başlığıyla beşincisi düzenlenen Uluslararası SACO Konferansı’nda Mustafa Gül ile “A Place in Policy: Cultural and Creative Industries in an Era of Polycrisis” başlıklı bir sunum yaptık. Bu sunumda, kültürel ve yaratıcı endüstrilerin çoklu krizler çağında artan görünürlüğünü ve bu görünürlüğün yarattığı ikili durumu ele aldık. Kültürel ve yaratıcı endüstriler bir yandan, inovasyon, sürdürülebilirlik ve dijital dönüşüm gibi farklı politika alanlarına entegre ediliyor; diğer yandan, krizlere çözüm üretmek için araçsallaştırılıyor. Bu ikili konum, kültürel ve yaratıcı endüstrilerin yalnızca dışsal krizlerle değil, kendi içsel kırılganlıklarıyla da mücadele etmesine neden oluyor. Sonuçta bu alan için uzun vadeli, tutarlı ve kendi dinamiklerine özgü politikaların geliştirilmesi zorlaşırken; kültürün politika alanındaki özerkliği de giderek belirsizleşiyor. Bu özerkliğin belirsizleşmesi ise Gezenoğlu’nun savunduğu gibi kültür-sanatın sürdürülebilir olmasının tek yolunun kâr elde etmesi ve kapitalizmin (eski ve yenisi fark etmez) bir aracı hâline gelmesine neden oluyor. 

Bütün bunların yanı sıra bu konunun uluslararası platformlarda nasıl tartışıldığını görmemizin de faydalı olduğunu düşünüyorum. Artnet’te Kate Brown ve  Margaret Carrigan imzasıyla yayımlanan “Müzeler Krizde: Dünyanın Kurumları Geleceğe Nasıl Hazırlanıyor?” yazı dizisi kültür kurumlarının karşı karşıya kaldığı artan baskıları ve buna yanıt olarak ortaya çıkan acil yenilikleri küresel ölçekte inceliyor. “Kamu fonlarının azalması, siyasi denetimin yoğunlaşması ve bağışçı davranışlarının değişmesiyle müzeler bir dönüm noktasıyla karşı karşıya: uyum sağlamak ya da önemsizleşme riski. Geleceğe en iyi şekilde hazırlanan müzeler, işbirliğini, şeffaflığı ve denemeyi benimsemeye istekliler.” Örneğin bu yazı dizisinden elde edilen önemli içgörülerden biri Amerikan Müzeler Birliği’nden Elizabeth Merritt’in “Kurumlar artık ‘ilgi düzeyi, bağımsızlık ve sürdürülebilirlik için ciddi baskı altında’ olan bir ortamla karşı karşıya ve başarılı olmak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyuyorlar.” cümlesi ve “Müzeler için kurumsal sponsorluk hayati önem taşıyor, ancak artan etik denetimler bunu giderek daha riskli hâle getiriyor.” ifadesi. Bununla birlikte yazı dizisini özetleyen ifadelerden biri de “Prestijden ziyade misyona öncelik veren müzeler, yeni döneme öncülük edecek ve yeni ziyaretçiler çekecek.” cümlesi ve onunla birlikte gelen “yeni nesil destekçilerin prestijden ziyade anlamlı etkileşimi, şeffaflığı, ortak değerleri ve etkiyi önceliklendirdiği” içgörüsü. Yazı dizisini özetleyen makale şu vurucu paragrafla bitiyor: “… müzelerin önemlerini koruyabilmeleri için değer önerilerini yeniden şekillendirmeleri gerekiyor; artık elitler tarafından finanse edilen kültürel tapınaklar olarak değil, çeşitli topluluklar tarafından desteklenen, işbirliğine dayalı, misyon odaklı mekânlar olarak konumlanmalılar. Yeni finansal araçları benimsemeye, daha derin ilişkiler kurmaya ve kurumsal alçakgönüllülüğü kucaklamaya istekli olanlar sadece hayatta kalmakla kalmayıp, kültür alanını bir sonraki çağa taşıyabilirler.”

Ezcümle, bu konuyu farklı yönleriyle birlikte, çeşitli mecralarda, geniş katılımla ele almanın her zaman önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak tüm bu konuları geçmiş çalışmaları, gri alanları, sorunlu yanları ve güncel ve küresel tartışmalarıyla birlikte ele almanın da şart olduğunu eklemek istiyorum. Kültür ve özel sektör ilişkisine sponsorluk, iletişim, yatırım gibi kavramlar üzerinden pembe gözlüklerle bakmayalım; etki, anlam, topluluk, katılım ve tabii ki sürdürülebilirlik kavramlarını, çerçeveleri ve bagajları sorgulamadan kullanmayalım.

İlginizi Çekebilir

Gündem / Tartışma

Papa 14. Leo'nun ziyaretiyle İznik yeniden gündemde! Şimdi katman katman İznik’in derinlerine inelim…

Eleştiri

18. İstanbul Bienali bu ilk sergide dünyada, bölgede ve de Türkiye'de tutunulabilecek umutların gündelik azlığı gibi oldukça zayıflamış bağlarla karşımızda. Gene de umudu elden...

Eleştiri

“Şeylerin Fısıltısı” sergisi güçlü sesinden çok fısıltısıyla; sarıp sarmalamasından çok mesafesiyle izleyicideki yerini buluyor.

Gündem / Tartışma

İsrail'in Gazze'yi işgalinin kültürel bilançocu ağır. UNESCO raporuna göre 114 tarihi ve kültürel yapı tahrip edildi ya da tamamen yıkıldı.