Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Yaşamın İzi: Kaya-Adalar

Christina Dimitriadis’in Akaretler’deki “Island Hoping” sergisinde Türkiye-Yunanistan sınırındaki adalar, bulunduğu coğrafyadan sergilendikleri mekâna kadar tarihsel, sosyolojik ve politik olarak geniş bir perspektif sunuyordu.

Christina Dimitriadis, Island Hoping.

İnsan varlığından uzak 30 tane ada. Kayalardan oluşmuşlar. Christina Dimitriadis onlara kaya-adalar diyor. Türkiye-Yunanistan sınırı arasındalar. Sanatçının bizi karşı karşıya bıraktığı bu adalar, insandan ve insanın yarattığı kaotik yaşamın izlerinden uzaktalar. İçinde bulunduğumuz çağın, insanı merkeze alan bakışına sahip bir yaşamdan söz ediyorum. Bu yok, evet. Onların kendilerine ait bir yaşamları ve ona ait izleri var. Formları, dokuları, boyutları aracılığıyla gördüğümüz izler. Bu adalar, 9 Eylül-16 Ekim tarihleri arasında, Christina Dimitriadis’in Akaretler’deki “Island Hoping” isimli sergisinde İstanbul izleyicisiyle buluştu. Küratörlüğünü Begüm Güney’in yaptığı sergi, adaların bulunduğu coğrafyadan sergilendikleri mekâna kadar tarihsel, sosyolojik, politik, otobiyografik olarak oldukça geniş bir perspektif sunuyor.

Sergi ve aslında serginin deneyimine dair söylenebilecek ilk şey, kaya-adalardaki yaşamla ilgili olabilir. Bu yaşam “bizi” yani “insanı” içermediği için adalara, insan merkezci bir yerden yaklaşmaya ve insanın oraya yerleşmesi üzerinden bir okuma yapmaya oldukça hevesliyiz. Hatta çoğunlukla bu bakışla kalmayıp dilimizi de insan merkezci bir yere sabitliyoruz. Belki de insanı bu dilden sıyırmak için sanatçı bize tek bir ufuk çizgisi üzerinden bir okuma öneriyor. Adaların tümünü onlara aynı mesafede kalarak fotoğraflıyor. Bizi de o yakınlara çağırıyor, fotoğrafları çektiği mesafeye benzer bir konuma. İzleyici olarak oraya doğru yaklaştığımızda, ufuk çizgisini odağına alan bir yerleştirmenin bizi etraftaki her şeyden uzaklaştırma çabası sergi kurgusunun bir parçası olarak görülüyor. Aynı boyutlarda ve birbirinin aynı çerçeveler içinde yer alan bu fotoğraf serisini, sanatçının bizi konumlandırdığı yerden, adaların birbirinden farklı görüntülerini yakalama gayreti ile izliyoruz. Mekândaki yerleşimleri özelinde fotoğraflar mesafenin taşıyıcısı oluyor. Temsil ettikleri mesafe, hem bizimle onlar arasında hem de kaya ile su arasındaki mesafelenmeye işaret ediyor.

Sergi mekânına girdiğiniz ilk andan itibaren etrafınızı saran sessizliği yakalayabiliyorsanız işte o zaman bu serginin içeriğine rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Bunun için sergiye sabah erkenden, kimse yokken gitmenizi öneriyorum. Mekâna girdiğiniz anda sizden uzaklaşan sesler, sizi bu yalnız yaşayan adalara yaklaştırmak için bir alan açıyor. İçeride sizin yaratacağınız bu boşluk, yapıtlardaki boşluğun devamı olarak sergiyi duyumsanabilir hale getiriyor. Coğrafi olarak aynı bölgede fakat birbirlerinden uzak konumlarda bulunan adalar, fotoğraf aracılığıyla aynı düzleme çekiliyor sergi mekânında ve bu, mekânın boşluğu ile örtüşen bir aura yaratıyor.

Dolayısıyla bu sergide fotoğraf, ânı yakalayan ve aktaran bir araç olmanın ötesine geçiyor. İzlediğimiz şeyin sadece bir fotoğraf olmadığını anladığımız bir an var, hakikati sezdiren bir an. İşte o an, tüm aracılar ortadan kalkıyor ve biz gerçek anlamda o adanın karşısında buluyoruz kendimizi. İki kata yayılan serginin özellikle alt katında ve üst katın bir bölümünde yer alan, ufuk çizgisinin devam ettiği sergileme biçiminde, görüntülerin birbiri içinde rahatlıkla geçiş yapabiliyoruz. Bu çizgi, sadece dağ ve denizi birbirinden ayırmakla kalmıyor, bizi de adalara mesafeli bir konumda tutuyor aslına bakılırsa. Fotoğraflara doğru attığımız her adımda kayanın sertliği, denizin uçsuz bucaksız duygusu daha da hissedilir oluyor.

Akaretler’in o yoğun akışından kopup serginin içine tamamen dâhil olduğum bireysel deneyimimde adaları duvarda asılı vesikalıklar gibi hissettim. Bu vesikalıklar, bir yanıyla bir kimlik verme kaygısı taşıyor diğer yanıyla da bir ifadenin kaydını tutuyorlar. Adaları fotoğraflamak için denize tekne ile açılıp o bölgeye giden sanatçı, suyun hareketlendirdiği teknenin içinden anı yakalama çabası ile birlikte onlarla aynı duyguya giriyor bana kalırsa ve bunu bize hissettiriyor. O anda Christina ve adalar birbirlerine tanıklık ediyor. Sergiyi izlerken de biz tüm bunlara tanıklık ediyoruz. Peki, “biz” (insanlar) adaların gözünden bakıldığında neredeyiz? Onların tanıklığında tam olarak nerede duruyoruz? Belki de bunun cevabını verebildiğimiz gün, insan merkezci dilden/yaşamdan bir nebze olsun sıyrılmış olacağız.

Fotoğraflanan her ada kendine has tavrıyla objektifin karşısına geçmiş durumda, yaşamının tüm izleriyle birlikte. Dolayısıyla sanatçı ve adalar otobiyografik bakışı da birbirlerine yansıtıyorlar. Sergi otobiyografik içeriğini buralara temas ettirirken adaların bulunduğu bölgenin Türkiye-Yunanistan sınırında olmasıyla da göz ardı edilemeyecek politik teması sessiz ama açık bir biçimde hissettiriyor.

Sergide üst katta öyle bir oda var ki içine girmeden keşfedemeyeceğiniz bir aurası var. İçinde sergilenen ada ise serinin ilk fotoğrafı. Fakat bu bilgiden genel olarak bağımsız olduğunu düşündüğüm bir sergileme biçimi ile dahil oluyor mekana bu ada. Bulunduğu oda o kadar küçük ki işin karşısına geçtiğiniz an diğer adalar ile girdiğiniz etkileşimden daha farklı hissettiriyor. Tabi ki buna adanın formu ve dokusu da etki etmiyor değil. Diğerlerine kıyasla daha düz ve yatayda ilerleyen bir formu var. Son derece sakin bir ada o. Kaya, su ve gökyüzü arasında pürüzsüz, sakin, yumuşak bir geçiş var. Tüm bunlar fotoğraf ile karşılaştığımız andaki deneyim. Bilgisi ile karşılaştığımızda ise bambaşka bir hakikati var. Bu adanın ismi Yunanca’da insan yiyen (yamyam) anlamına geliyor; Anthropofagos. Bu metafor o küçük oda ile içindeki fotoğraf arasında hızla derinleşiyor. Üstelik sadece ismi ile de kalmıyor. Hemen karşıdaki diğer küçük odaya yerleştirilen sergi yayınından, adanın bulunduğu bölgenin, tarihteki en büyük gemi enkazı mezarlığı olduğunu öğreniyoruz. Bu iki küçük oda sergiye dair oldukça büyük metaforlar ve hakikatler içeriyor. 

Deniz, gökyüzü ve adaların bir araya gelişi çok sessiz. Oysaki hepsi kendi içinde ne kadar da ulaşılmaz, kudretli ve yüceler. Suyun gökyüzü ile arasına aldığı kayalar, ikisini de delip geçecek kadar sert duruyor. Ama bir yandan da hem gökyüzüne hem de suya öyle yumuşak temas ediyor ki sanki suyun içinde eriyorlar. Kaya-adaların, hem kaya hem de ada olmaları, onları hacimli, sert, yumuşak, şeffaf, geçirgen, yoğun, duru, sessiz gibi kavramlarla dolduruyor. Tüm bunların Türkiye-Yunanistan sınırında olması toplumsal ve politik tarihte bizi epey derinlere götürüyor. Fakat aslında o kadar derinlere inmemize bile gerek yok, söz konusu kavram sınır olunca biz bugün de aynı politik ve toplumsal yere varıyoruz. Bu anlamda sergi, kurgu ve içerik yönünden güncelliğini koruyor. Tarih kendini bir şekilde tekrar etmeye devam ediyor, tıpkı doğanın döngüsü gibi. Yuvarlak olduğu bilgisi bize çok önceden işlenen dünyanın, tüm döngüleri bir biçimde tamamlayıp tarihi tekrar başa sarması gibi.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Johanna Gustafsson Fürst ve Dilek Winchester’ın dans, tipografi, heykel, şiir gibi farklı mecralarda ürettikleri eserleri Arter'de GLOSSOLALALA sergisinde bir araya geliyor.

Eleştiri

Bu yazı, “Dön-Dün Bak: Türkiye’de Trans Hareketinin Tarihi” sergisini Benjamin’le ilişkilendirerek geçmişin devrimciliği, hafıza, direniş, nostalji/anti-nostalji gibi temalar altında analiz etme amacı taşıyordu. Ancak...

Eleştiri

İzmir’in sanatsal geleneğinin bir halkası olarak ilk kez düzenlenen İzmir Akdeniz Bienali’nin çağrışımları; organizasyon şeması ve kentin sanatla ilişkisi üzerine düşünceler doğuruyor.

Söyleşi

Tuğçe Tezer’in 2013’ten bu yana yürüttüğü çalışmaların ürünü olan Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi projesi bugün ayrı bir önem taşıyor. Yürünebilir Tarih turlarının ilki...