Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi /

Disiplinler arasında bir kurmaca alanı

Eli Bensusan ile ArtOn’da gerçekleşen “Bir Damlanın Not(a)ları” sergisinden başlayıp tasarım, sanat, müzik, metin, doğaçlama ve kurmaca arasında dolaşan pratiği üzerine konuştuk.

Koyunların nasıl hastalandığına dair Haiku’lar, karışık teknik kolaj, 2025

Eli Bensusan’ın üretimlerini tek bir disiplin içinde tarif etmek zor. Çalışmaları, mevcut nesnelerin ve metinlerin katmanlarına müdahale etmeye odaklanıyor. Maddeselliklerini, biçimlerini, işlevlerini ve etkilerini parçalara ayırıyor; bu katmanları incelikle değiştirerek eleştirel, şiirsel, felsefi ve mizahi anlar ortaya çıkaran yeni anlatılar kuruyor.

Tasarım, sanat, müzik, metin, doğaçlama ve kurmaca arasında dolaşan pratiği; nesneleri, malzemeleri ve anlatıları sabit kategorilerden kurtaran bir düşünme biçimine dayanıyor. Bu yaklaşımda bir seramik form heykelsi bir anlatının parçasına dönüşebilir; buluntu bir nesne yeni bir hikâyenin taşıyıcısı hâline gelebilir ya da bir metin başka bir bağlamda yeniden okunmayı bekleyen bir kesit olarak karşımıza çıkabilir.


İstanbul’daki stüdyosunda sanat çalışmalarını ve serbest tasarım projelerini sürdüren Bensusan, aynı zamanda öğretim görevlisi olarak ders veriyor. Üretimleri çeşitli alanlarda varlık gösteriyor: Bir galeri mekânında, şehrin sahilinde, bir tasarım serisinin desenlerinde, materyal geliştirme araştırmaları kapsamında laboratuvarlarda ya da takı tasarımı atölyelerinde karşımıza çıkabiliyor. Bu söyleşi kapsamında odaklanacağımız üretimleriyse sergi alanlarının yanı sıra Moda sahilinde yürürken gündelik hayatın akışına karışan bir kamusal heykel olarak da izlenebiliyor. Bu yönüyle Bensusan’ın pratiği, beyaz küpün yanı sıra kamusal alana yayılan ve farklı bağlamlarda yeniden anlam kazanan bir üretim alanı açıyor.


2025’in sonlarından 2026’nın başına kadar ArtOn’da izlenen “Bir Damlanın Not(a)ları”sergisi de bu yaklaşımın güncel bir durağıydı. Sergi kapsamında Bensusan, 1900’lerin ilk yarısında yazılmış bilim eğitimi kitaplarını kesip yeniden düzenleyerek bir yağmur damlasının yolculuğunu anlatan mitolojik bir hikâye kurguladı. Bağlamından koparılmış metinleri yeni bir kitap oluştururcasına bambaşka bir olay örüntüsünü takip edecek şekilde düzenledi. Aynı dönemde üretilmiş buluntu nesneleri kullandığı yerleştirme ve heykel çalışmaları aracılığıyla kurgusal dünyasını seyirciye açtı. Yıllar sonra tozlu raflardan çıkarılmış kelime, görsel ve nesneler; kimi zaman şiirsel, kimi zaman eleştirel, kimi zamansa hicivli bir üslup ortaya koyuyor.


Bensusan’ın metin, nesne ve ses arasında kurduğu ilişkilerden hareketle şekillenen sergi, izleyiciyi tek bir disiplinin sınırlarına yerleşmeyen bir düşünme ve üretme biçimiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu söyleşide, sergiden yola çıkarak Bensusan’ın tasarım ile sanat arasında dolaşan pratiğini, kurmaca dünyalara olan ilgisini ve farklı disiplinleri birbiriyle konuşturan üretim biçimini konuştuk.

Üretimlerin temelde tasarım ve sanatın yanı sıra farklı disiplinlere de dokunuyor. Disiplinler arası geçişlerin izlerine hem malzeme kullanımında hem içerik gelişiminde hem de pratiğini sunduğun çeşitli platformlarda rastlamak mümkün. Örneğin, Cosmic Field Trip sanatçı kitabı, Moda Burnu’nda yer alan Körlerin Güneş Saati başlıklı kamusal heykel/tasarım, ya da buluntu nesnelerden hareketle yeniden kurguladığın bir hikâye ve ona eşlik eden “sergi albümü” gibi… “Bir Damlanın Not(a)ları” sergisinin başlangıç noktasının da basılı yayın olduğunu akılda tutarak, Cosmic Field Trip yayınıyla başlamak isterim. Bu yayının ortaya çıkma sürecinden ve buluntu basılı yayınlara merakından bahseder misin?

Bir gün sahafta gezerken Our Nearest Neighbor isimli 1940’lardan kalma 13-14 yaş grubunu hedef alan bir Amerikan bilim eğitimi kitabıyla karşılaştım. İçinde doğruluğu geride kalmış pek çok metin (bir tanesi Ay’a gitmenin neden asla mümkün olmadığını anlatıyordu), dönemin baskı teknolojisini ve estetiğini yansıtan muhtemelen o dönemdeki bir çocuk için son derece heyecan verici illüstrasyonlar ve ay fotoğrafları, merak ve hayal kurma duygusunu besleyen ayda kurgusal bir gezi hikâyesi gibi çeşitli bölümler vardı. Kolomb’un ay tutulması sırasında “eğer mallarınızı vermezseniz ayı yerim” tehdidiyle Amerikan yerlilerinin gıda ve kaynaklarını çalmasını yücelten bölümse bir eğitim kitabının içine giren araçsallaştırılmış aklın eğitim sistemine nasıl sızdığını gösteriyordu. Bu kitabı kesip, onun içerisindeki estetik, politik ve duygusal katmanları irdelemek, bilim, bilme ve bilginin kendisiyle kurduğumuz çok yönlü ilişkiyi tartışmaya açacak yeni bir kitap yapmak istedim.

Kozmik Saha Gezisi, sanatçı kitabı, sayfa 10-11, 2023

Buluntu bir objeden yeni bir hikâye kurgularken nasıl bir yöntem izledin?

Kitabı, kalıntılardan toplanan metinlerden bir öğrencinin oluşturduğu sezgisel ve şiirsel bilgiye önem veren bir anti-okulun (anti okul bir tür okul, ancak alışılmış okulun tersine ezberci, didaktik, yönlendirici bir eğitim yerine sezgisel, şiirsel, özgürleştirici bir eğitim veriyor), gezi notları gibi kurguladım ve ona Kozmik Saha Gezisi (Cosmic Field Trip) ismini verdim. Kesip biçerek tutarlı didaktik tonu kırdım, metinlere şiirsel, hicivli, politik tavırlarla (sansürler, anlam kayması) müdahaleler edip onu dönüştürdüm. Kimi yerlerde metin mitolojikleşti. Our Nearest Neighbor’un yanına Earth a Great Storehouse (Dünya-Müthiş bir Depo), Light (Işık), ve Fire (Ateş) kitaplarını dönüştürerek oluşturduğum işler eklendi. Metaforik bir katmandan bu sıralama, modernitenin ulaştığı ve (sözde) aydınlanma sürecini takip ediyor. Öğrenci gökyüzüne bakıyor ve orada kozmik bir düzen bulmaya çalışıyor. Bu bölümde pek çok anlatıda hakikati temsil eden Güneş’in önünde bulunan ayın onun ışığını kestiği tutulma anlamına gelen “Eclipse” başlığını kullandım. Sıklıkla gökyüzünü incelediğimiz, tanrılar, gezegenler arasında ilişki kurmaya çalıştığımız, kozmosu araştırma tutkumuzu ve altında yatanları irdeliyor. Earth a Great Storehouse kitabı Mine bölümüne dönüştü. Aynı anda “benim” ve “maden ocağı” anlamına gelen bu kelime bölümün yer altındaki kaynak olarak gördüğümüz nesnelere (petrol, altın, değerli taşlar vs.) bakışımızı açıyor. Onların tasnif edilmesi, değer biçilmesi, araçsallaştırılması, tüketilmesi hakkında. Ardından Light kitabından oluşturulan Traces (İzler) bölümü karşımıza çıkıyor, ancak bir şeyleri göstermekten ziyade bakanı şaşırtıyor, görünen ve hakikat arasındaki farkı vurgulayan işler barındırıyor. Teknolojiyi ve icatlarımızı pek çok mitte temsil eden Fire ise modernitenin en büyük icadı savaş ve atom bombasından sonra kalanları hatırlatan Küller (Ashes) bölümüne dönüştü.

Kozmik Saha Gezisi, sayfa 38-39, sanatçı kitabı, 2023

Cosmic Field Trip hazırlığında temel bilim eğitimi alanına dair sorgulamalarından hareketle bir süredir ilgini çekenleri sanat ve tasarım disiplinleri ışığında derleme fırsatın olmuş. Buradan hareketle, Ivan Illich’in Okulsuz Toplum (1971) ve Paulo Freire’in Ezilenlerin Pedagojisi (1968) kitaplarında öne sürdükleri eleştirel pedagoji kuramları aklıma geldi. Her ikisi de geleneksel okul sisteminin ve edilgen müfredat düzenlemelerinin toplumu ileri götürmediğini savunup, bireyin kendi gerçekliğini sorgulatan yöntemler önermiştir. Bu yaklaşımla, “Bir Damlanın Not(a)ları”nı bir alternatif pedagoji gibi okuma fikrine yakın duruyorum. Bu projeyi nasıl geliştirdin?

Cosmic Field Trip kitabını ürettikten sonra yine aynı yayınevinin aynı serisinden Clouds, Rain and Snow isimli kitapla karşılaştım. Mevsimleri ve hava olaylarını, yağmuru, bulutları anlatmayı hedefleyen bir kitaptı ve onun içerisindeki yağmur damlasını devamlılık gösteren bir karakter olarak kullanıp, onun geçtiği mekanlar vasıtasıyla dönüşümü üzerinden hem mitolojik, hem psikanalitik, ve felsefik katmanların iç içe geçtiği bir ruhsal dönüşüm hikayesi anlatma fikri aklıma geldi. Metinler arasındaki ardışıklığın ön planda olduğu, bölüm bölüm kurgulanmış, ve teknik açıdan Cosmic Field Trip’e benzer bir üslupla oluşturulmuş bir çalışma hayal ettim.

Peki hikâyenin çerçevesini nasıl çizdin?

Çerçeveyi öncelikle hikâyedeki esas dönüm noktalarını belirleyerek kabaca kurguladım. Bir insanın doğumundan ölümüne olan süreç, “kahramanın macerası” şablonu, psikolojik travmanın oluşma ve sağaltım süreci, gezegendeki canlılığın tek hücreliden uygarlığa varan evrimi, Platon’un reenkarnasyon düşüncesi ve bir ruhun hakikat arayışı ile mağaradan çıkışı anlatılarını inceledim. Bu anlatılar bambaşka baş karakterlere ve konulara sahip olmakla beraber benim düşüncemde ciddi paralellikler gösteriyor. Tek bir yağmur damlası üzerinden bu farklı ölçeklerdeki hikâyeleri katman katman anlatmak şeklinde bir hedef koydum. Bunları yaparken kendi sezgilerim, inançlarım, duygularım, bildiklerim iç içe geçti. Sonuç olarak uzunca bir hikâyeyi anlatan, 2 ve 3 boyutlu işlerin ses ile iç içe geçtiği, derin ve katmanlı bir yapı oluşturmaya çalıştım.

“Bir Damlanın Not(a)ları” sergisinin bel kemiğini oluşturan bu hikâyenin katmanlarını ve malzeme kullanımını biraz açalım isterim. Öyküyü şekillendiren dönemeç noktaları, görsel ve objelerin yanı sıra sesleri de dahil eden öğeleri nasıl belirledin?

Üç Damla, seramik, 2025

Damla nehire, göle, okyanusa, toprağa katılıyor; kara, bulut gibi farklı formlara giriyor. Bu onu dönüşüm fikrini işlemek için uygun bir metafor yapıyor. Elbette öncelikle doğmalıydı, ancak bu doğuş dev bir döngünün içerisinde bir parça olmalıydı, sürekli doğmalıydı. Devinen yağmur damlası için bu zaten son derece doğal. Yeniden doğuşun psikanalitik olarak insanın her dönüşümde yeniden başka biri olarak meydana gelmesi, Platon’un Timaeus diyaloğundaki “Khora” vasıtasıyla evrenin tıpkı kuantum alanlarındaki gibi sürekli meydana geliş hali gibi diğer düşünceler de bu türde sürekli bir doğuş hâlini destekliyor. Serginin başında bulunan seramik işler içlerinde özgün bir cevher barındıran bir hazne olarak damlayı ele alıyor.

Yaradılış, kağıt üzerine karışık teknik, 2025

Sesler için hikâyeyi oluşturduktan sonra Arad Musosoğlu ve Yusuf Hacıalioğlu ile bir araya gelip üstüne bolca tartıştık. Damlanın içinden geçtiği atmosferi ve dinleyici üzerinde bırakmasını istediğimiz fikirleri merkeze alarak, kimi yerde kolajlarla benzer bir teknikte eski kayıtlar ve doğaçlama bölümler katarak bir ses albümü meydana getirdiler.

Okyanusa düşen damlanın hikâyesi Animals of the Seashore kitabından oluşturuldu. Orjinal kitaptaki deniz canlılarının parçalarını birbirleri ile değiştirerek onların üremesi ve türemesini anlatan yeni canlılar meydana getirdim. Bir yandan da eğlenceli, kalıpları kıran bir oyun alanıydı. Oluşan canlılar kısmen tanıdık, kısmen acayip oldular. İngilizce metindeki orijinal ifade ile “queer”.

Komşular: Yalnızcıl Yengeç, kolaj, 2025

“Queer” sözcüğü şu anda bir cinsiyet teorisi terminolojisi, daha önce ise bir hakaret olarak kullanılıyordu. Kaynak kitapların yazıldığı dönemde kullanıldığı anlamıysa garip ve farklı olan, tanımlara uymayan. Bu dönemin “queer” olanına karşı yine bir korku (fobi) hissedilebiliyor. Fakat bu fobi nefretin aksine aksine merak, heyecan ve keşfedilmeyi bekleyene karşı duyulan bir tanıma arzusunu tetikliyor. Dildeki yoğun anlam kazanmış kelimelerin günlük kullanımlarını bir kenara bırakıp eski kullanışlarını gün yüzüne çıkarmak, bir nevi kelimeleri unutup yeniden hatırlamak, o kelimelerin bedendeki tınılarıyla oynamak, aynı parçaları başka bir ilişkiler ağı bağlamında bir araya getirerek başka bütünlere, anlatılara ulaşmak izlediğim metodun temelinde olan bir teknik. Damlanın tek bir bireyi temsil ettiği metaforik katmandan inceleyecek olursak bu bölümde bir bebeğin perspektifinde gibiyiz. Dünyadaki çeşitliliğin görüldüğü ancak tanımlanmadığı, sınırların net olmadığı bir bakış açısı var. Ses çalışmasında bu kısımda bu hayali deniz canlılarının çıkarmış olabilecekleri sesleri derin tonlarda bir altyapının üstünde duyuyoruz.

Evet, serginin bu çok disiplinli hali izleyici tecrübesini çok zenginleştiriyor. Terminolojinin ses çalışmalarıyla ve bedensel yansımalarla dışavurumu göz odaklı sergi deneyimini genişletiyor. Burada bir tür arkeolojik kazı hissi veren seramik heykelleri de hatırlatmak ve not düşmek isterim.

Hibrit Yaratıklar, seramik, 2025

Stories Read from Rocks kitabından kesilmiş bu bölümde orijinal metin taşların oluşumundan bahsettiği için sıklıkla “binlerce yıl geçti”, “milyonlarca yıl sonra” gibi ifadeler var. Damla büyüyor, fosillerin, mercan mağaralarının, geniş ovaların üstünden geçiyor. Bebeklikten çocukluğa, yetişkinliğe geçen biri gibi. Bize sudan çıkan canlıların evrimleşerek karada çoğalmaya başlayışını hatırlatıyor. Bir damlanın bir kayayla mektuplaşması farklı mecralara dağılıyor. Metinsel bir şiir, seramik bir heykel, görsel bir kolaj.

Damla bir volkana ulaşıyor ve şahit olduğu bir patlamadan çeşitli yeni canlılar, madenler ve en nihayetinde insanlar ve uygarlık doğuyor. Pandora’nın kutusu açılıyor. Biz de sergiye burada katılan yukarıda bahsettiğim Cosmic Field Trip’in ardından Scientist and His Tools (Bilim Adamı ve Aletleri) kitabından oluşturulan “Keşifler” bölümüne geçiyoruz. Bütün kaynak kitaplarım bilim eğitimi amacıyla yazılmıştı, ancak burada kaynak kitabımın konusu bizatihi bilim ve araçları olduğu için modernitenin bilim ve her türlü pratiği araçsallaştırmasına karşı eleştiri bu bölümdeki tavırda netleşiyor.

Burada bahsi geçen araçsallaş(tır)ma meselesi bana İspanyolca “yararlı sanat” anlamına gelen Arte Útil projesini hatırlattı. Sanatçı Tania Bruguera’nın yıllar içinde farklı kurum, küratör ve araştırmacılarla birlikte geliştirdiği Arte Útil, sanatın salt estetik veya eleştirel bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, toplumsal sorunlara pratik, kullanılabilir çözümler öneren ve uygulayan süreçler olarak ele alınmasını savunan bir kavram. Ancak bu yaklaşımın tartışmalı pek çok noktası var, bu bağlamda aklıma gelen çağrışım, sanatın araçsallaştırılması oldu; yani sanatın toplumsal fayda üreten bir mekanizma olarak bakıldığında onu özgün bir üretim alanı olmaktan çıkarıp bir taşıyıcı yapabiliyor. Ya da tasarım disiplinine atfedilen ve yine Arte Útil projesinde öne çıkarılan kullanışlılık” meselesi, hem sanat hem tasarım özelinde, bu disiplinlerin deneysel ve eleştirel potansiyeline ket vurabiliyor.

Asociación de Arte Útil platformunun ortaklığıyla Salt’ta Yararlı Sanat Ofisi adıyla yapılan araştırmada Türkiye’den örnekleri araştırdığım dönemde ortaya çıkan bulgulardan biri bu coğrafyanın sivil dayanışma vb. pek çok konudaki eksikliğini bir nevi “çözen” ya da “yöntem geliştiren” inisiyatifler, kültür, sanat ve tasarım projeleri olmasıydı.

Sanata “problem yaratan”, tasarıma da “problem çözen” yakıştırmaları bir yana, bu sergi vesilesiyle ürettiklerinin bu öğrenilmiş tanımlara nasıl cevap verdiğini düşünüyorsun?

Yine modernitenin ürünü olan, lisans eğitimimin üstüne olduğu endüstriyel tasarım pratiğinde estetik ve işlevsellik esastır. Ancak bu hem tasarım nesnesini hem de nesne vasıtasıyla kullanıcıyı bir şekilde yarattığı dünya ve eylemlerle gizlice araçsallaştırır. Kapitalizm veya farklı ideolojiler çerçevesinde “işe yarar” diye dayatılan şeyler bize onları oluşturan anlatıları dayatan, hayatımızı onlara göre şekillendiren ajanlardır. Tasarladığım nesnelerle ters yüz etmeye çalıştığım bu anlatılardır. Haiku Abaküsü’nde birbirinden ayrı gözüken matematik ve şiirin aslında özünde ne kadar yakın olduğuna dair, dokunma deneyimini de içine alan bir nesneyle karşı karşıyayız.

Haiku Abaküsü, mermer, seramik ve pirinç halat, 2025

Çocukların matematik öğrendiği bu nesne yeni bir şiir oluşturma eylemi öneriyor ve didaktik bilim anlatısını bilim ve sanatın iç içe öğretildiği alternatif bir bilim ve bilim eğitimi dünyası olabilir mi diye soruyor. Bu pratikte imkânsız dünyayı bir sahnede anlatarak esasen içinde bulunduğumuz dünyayı eleştiriyor. Ona eşlik eden ve kitaplardan 5 ve 7 heceli sözcük öbeklerinden oluşan 4 sayfalı haiku serisi bilim insanı olmanın içerdiği çelişkileri ifşa etmeyi hedefliyor. Radyum’un bulunmasıyla birtakım hastalıkların yayılıp Jüpiter’den gelen garip (queer) ışınlar sebebiyle koyunlara bulaşan hastalıkları anlatan uydurma bir hikayeye dayalı bir şiir serisi okuyoruz.

Peki biraz geriye gidip bu sergiden önce ürettiklerine de selam vermek ve benzer yaklaşımda halen kamusal düzlemde izlenebilen bir işi hatırlamak isterim. 5. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Kadıköy Moda Burnu’na kazandırılan Körlerin Güneş Saati başlıklı çalışman mekâna özgü sayılabilecek bir kurgu gibi okunabilir. Biraz bu işin gelişim hikayesinden, yerleşimi ve konumuyla olan ilişkisinden, değindiği mitolojik öğelerden ve bilmeceli bulmacalı yaklaşımından bahseder misin?

Antik Yunan dönemine dayanan bir Kehanet’e göre Megara’lı Byzas, yeni kenti Körler Ülkesi’nin karşısına kuracaktı. Bu kent İstanbul’du, ve eski İstanbul Kadıköy’ün karşısındaydı. Bu mitten esinlenerek parkın en güneyinde bulunan noktaya bir güneş saati tasarladım. Kadranına düşen gölge saati gösteriyor, önündeki yıldız haritası ise belli bir gün ve saate göre ayarlanıp gökyüzündeki yıldızların pozisyonunu veriyor. Kehanetlerde yıldızlar önem sahibidir. Bütün göstergeler kazımayla yapılı, körlük ile ilişkisini buradan kurabiliyoruz. Bu şekilde hem bulunduğumuz konum ile ilgili bir hikâyeyi, hem de etrafımızdaki nesnelerle olan ilişkimizi hissetmemize vesile olabilecek bir nesneye dönüşüyor.

Bu sergide ilgimi çeken şeylerden bir diğeri de “sergi albümü” ve “doğaçlama performanslar” oldu. Görsel sanatlarla kalmayıp bu kolaj-hikâyeyi farklı medyumlara taşımak, deneysel ve koreografik müzik deneyimleriyle birlikte harmanlamak sergi tecrübesini şüphesiz derinleştiriyor. Sergi sürecine müziği nasıl dahil ettin?

Sergiyi bir bütün olarak, bir damlanın seyahatnâmesi ya da notları gibi düşündüm. Not-nota sözcüklerinin ortak kökeni bana işlerin içindeki müziksel karşılığı irdelemem konusunda ipuçları sağladı. İşlerin notaların bir araya gelişi ile oluşan akorlar gibi gruplanması, bir nota kâğıdı gibi dizilmesi fikirleriyle müzikle olan bağı oluşmaya başladı. Daha sonra da bu çalışmaya müzisyen arkadaşım Arad Musosoğlu, yine müzisyen arkadaşım Yusuf Hacıalioğlunun katkılarıyla bir ses albümü hazırladı.

Hikâyenin beşinci bölümüne ismini veren “Disonans”, müzikte frekansları üst üste bindiğinde pek örtüşmeyen seslerin yarattığı uyumsuz tınlamadır. Rezonans aynı frekansta tınlayan, bir titreşen ses kaynağının diğer sesi de titreştirdiği, uyumlu bir iletişimi hissettirirken disonans kaotik ve dinleyeni karanlık bir yere götürür. Her bölümde damlanın içinde bulunduğu atmosferi ve onun dünyasını yaşayışını anlatan üslupta bir ses çalışması çıktı. Kimi yerlerde eski ses kayıtları bir kolaj gibi eklendi. Doğaçlama bölümlere zaman ayrıldı. İki boyutlu işlerde de olduğu gibi ses çalışmaları da bir çerçevenin içini özgürce keşfetmek için bir araç oldu. Fluxus akımındaki verili basit bir yönergeyi özgün bir şekilde uygulama ve şiirsel, doğaçlama bir sonuç alma fikrine benzer bir doğaçlama ses performansı gerçekleştirdik. Kapanışta geniş katılımlı, müzisyenlerin de eşlik ettiği deneysel bir performans ortaya çıktı.

Hikâyenin finalini ve katmanlarını nasıl kurguladın?

İki tane birbirini çok seven çocuk, Mary ve John bulutların arasında geziyorlar. Mary John’u şiirsel bir mektupla gökkuşağı izlemeye davet ediyor. Uzun, merak dolu, umut ile umutsuzluk arasında gidip gelen, çetrefilli bir yolculuk geçiriyorlar, dağlara, tepelere tırmanıyorlar. Damla ise buharlaşmış, gökyüzüne, köküne, içinden geldiği bulutlara doğru ilerliyor. İşte tam bu anda hikâyenin dönüm noktası gerçekleşiyor, Mary ile John tam tepedeyken damlanın içinden geçen ışık bir gökkuşağı yaratıyor. Bu büyüleyici anı gökkuşağı hakkında bir söylence kurgulayarak kutluyor, kutsuyorlar. Orijinal kitaptaki görselde gökkuşağı renkleri bilimsel sıralamalarından ziyade dışavurumcu karakterini öne çıkaracak karışık bir renk düzeniyle resmedilmişti. Bu enstantaneyi çok bozmadan hikâyemin merkezine bu şekilde koydum. Gökkuşağını Nuh miti veya politik bağlamından tamamen koparmamakla birlikte oldukça farklı bir yere götürmek istedim. Bu olaya damlanın kendi amacını gerçekleştirmesi, anlam veya gayesini bulması, dönüşmesi gibi farklı perspektiflerden bakabiliriz. Ardındansa gökyüzüne yükselen damla ışığa dönüşüyor ve damlanın hikayesi son buluyor.

Hikâyenin döngüsel bir nitelikte olduğunu göz önünde bulundurunca bunun farklı tür bir son anlayışı olduğunu düşündürüyor. Bu sonun nasıl bir anlamı var?

Halk edebiyatında şiirlerde sıklıkla tapşırma ismiyle anılan bir son dörtlük bulunur. Şair ismini ya da mahlasını şiirin içinde kullanır ve şiirin duygularını bir nevi özetler ve bir çıkarımı net bir şekilde dinleyicisine aktarır, şiir vasıtasıyla dinleyiciyle bir diyalog kurma çabasıdır. İlginç bir şekilde bilim eğitimi kitapları da her ünitenin sonunda öğrenciye seslenir, ünite ile ilgili sorular sorar. Hikâyenin sonunu bunlara referansla seyirciyle diyalog kuran ve onları hikâyenin bir parçası yapan bilmecelerle bitirmek istedim. Burada serginin girişinde buluyoruz kendimizi. Başladığımız yerdeyiz, ancak bir yolculuk geçirdik. Bunun ne anlama geldiği farklı şekillerde yorumlanabilir. Eğer döngünün tekrar edeceğine inanıyorsak, aynı yerde fakat dönüşmüş bir şekilde bulunmak, yeni bir döngüye girmek, büyümek, reenkarne olmak. Ya da Platon’un mağarasından çıkış, bir nevi Sokrates’in baldıran zehrini içip ölmeyi tercih ederek gerçek bir filozof oluşu. Dolayısıyla bir tür ölüm referansı var, ancak bu başka bir okumayla yeniden doğuş veya tamamlanma şeklinde de anlaşılabilir.

Bu hikâyenin yolculuğuyla insanlığın serüveni arasında nasıl bir bağ kuruluyor?

İnsanlık, hatta bütün canlılık benzer evrelerden geçiyor. Bir kaos içerisinden moleküller birbirlerini buluyor, çarpışıyor. Çeşitleniyor, büyüyor, canlıları oluşturuyor. Uygarlık doğuyor, bilimin ardından bir yıkım geliyor. Tek hücreli canlıdan kıyım makineleri ve kentleri üreten insana kadar olan evrimsel süreç, damlanın geçtiği yolla ciddi paralellikler gösteriyor.

Yayınlarla başlayan bir sergi hikayesinin yine matbuyla biteceğini ya da arşivleneceğini düşünüp soruyorum: Bir sonraki aşama bir sergi kitabı mı?

Evet, umarım “”Bir Damlanın Not(a)ları” yakın zamanda bir kitap olacak. Bütünlüğe ve takipli bir anlatıya sahip bu işlerin kitaplaşması, geri dönülüp tekrar bakılabilen ve tamamı elde tutulabilen bir forma dönüşmesinin değerli olduğunu düşünüyorum.

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

ArtOn Galeri’de 11 Ekim'e kadar görülebilecek sergi Damla Sari'nin ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyor. Serginin küratörü İlayda Abdik'in de katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kütüphane

Zilberman İstanbul'da 1 Temmuz'a kadar sürecek sergi temsil, kimlik, keder, adalet ve psikolojik ikilem kavramları etrafında derinleşiyor. Naz Kocadere'nin sergi metni Argonotlar Kütüphanesi'nde.

Bülten Arşivi

Argonotlar Güncel Sanat Bülteni'nin bu özel sayısında 2022 yılında beklediğimiz sergileri derledik.

Kütüphane

Burcu Erden'in 2019'da Art On İstanbul'da gerçekleşen solo sergisi için İbrahim Cansızoğlu'nun kaleme aldığı katalog yazısı Argonotlar Kütüphanesi'nde.