Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

Emojilerle rüyaya davet

British Council’ın çevrimiçi platformu Duvarları Olmayan Müze’deki beşinci sergi “Rahat hissediyor musun?” sabitliğinden güç alan kavramları çevrimiçinin uçuşmaya izin veren yapısında tartışmaya açıyor.

Paula Rego, Halka Halka Güller, Aquatint (Leke baskı) ile oyma baskı, 52x38 cm, 1989. @Sanatçı. British Council Koleksiyonu'ndan. (Detay)

Seçkisini izleyicinin belirlediği emojilere göre düzenleyerek sunan etkileşimli çevrimiçi sergi Rahat hissediyor musun?’da birçok kombinasyona sızan bir eser var: Paula Rego’nun Halka Halka Güller’i, seçtiğiniz emoji fark etmeksizin, birçok sıralamada kendini gösteriyor. Başka bir deyişle biberondan yaşlı kadına serginin seçenek olarak sunduğu ikonların büyük bir kısmı bu eserde yansımasını buluyor.

Kadın figürlere odakla geleneksel anlatının altındaki zemini kaydıran Rego’nun veba konulu bir tekerlemeden esinlendiği bu kutlama sahnesi aslında içerdiği çatışmalarla sergi küratörleri Rita Aktay (Türkiye) ve Ritika Biswas’ın (Birleşik Krallık) izleyici için öngördüğü deneyimin izlerini de taşıyor. British Council’ın çevrimiçi platformu “Duvarları Olmayan Müze”deki beşinci sergi Rahat hissediyor musun? sabitliğinden güç alan kavramları çevrimiçinin uçuşmaya izin veren yapısında yeniden tartışmaya açmayı amaçlıyor. Kadın bedeni, aile, ekoloji gibi temalarının kesişebileceği anların peşindeki sergi bu imkânları hayata geçirebilmek için kurgusunu bir rüya anlatımının üzerine inşa ediyor.

Küratörler Aktay ve Biswas’a serginin açık uçlu çerçevesini sorduk. Proje yöneticisi Su Başbuğu da pandemi döneminde adı çok daha sık duyulmaya başlayan çevrimiçi sergilere dair sorularımızı yanıtladı.

Rita Aktay, Ritika Biswas ve Su Başbuğu.

Rahat hissediyor musun? sergisinin odaklandığı toplumsal cinsiyet, beden, aile ve gezegen kavramları özel ve kamusal arasındaki sınırların kalktığı noktalara işaret ediyor. Pandemi ve beraberindeki kapanmanın ev ve ev dışı algısında yol açtığı değişim, serginin çerçevesini oluşturma sürecinde belirleyici miydi?

Rita Aktay: Bizi mahrem alanlarımıza kapatan, hayatta kalma güdüsünü ön plana çıkaran pandemi, yaşadığımız koşullara duyarlılığımızı keskinleştirdi. Örneğin büyük şehirlerde kirada yaşamanın acımasız tarafları ortaya çıktı, kapitalizmin bireysel yaşam dayatması gözler önüne serildi. Kaçacak hiçbir yerimiz yoktu ve boğazımıza kadar kendi güvencesizliğimize batmış durumdaydık. Ev içi alanın bu kadar politik bir nitelik kazandığı bir önceki tarihsel an, ikinci dalga feminizmin ev içi emeği tartışmaları olabilir. Şimdi de hem yaşam hem de ortak yaşam biçimlerimizle ilgili güncel sorular ortaya çıktı. Ortak yaşamı nasıl müzakere ediyoruz? Aynı alan içinde nasıl yiyip içiyor, çalışıyor, seviyor, uyuyor, sosyalleşiyor ve yas tutuyoruz? Örneğin yaşamımızın her noktasının iş kapsamına alınması durumu tüm çıplaklığıyla ortadayken, herkesin evden çalışabileceği fikri bu koşullara sahip olmayan büyük bir kesimi (istismara dayalı ilişkiler, küçük bir alanda yaşayan çok üyeli aileler, internet bağlantısının, masanın ya da ısınmanın olmayışı gibi sebeplerden dolayı) görmezden geliyordu. Sergide evi bir dekor, kriz ve bakım/özeni ise o dekorda gelişen olaylar gibi kabul ettik. Kriz zamanında nasıl bir araya geliriz? Güvencesizlikle sarılıyken neşeli olmayı nasıl başarırız? Serginin ana soruları arasında bunlar vardı.

Ritika Biswas: Salgın ve kapanma dalgalarından bahsediyorsak bence özel ve kamusal, içerideki yaşamlarımız ile mekânlar ve onlarla sürekli alışveriş halindeki dış uyarıcı ya da enerjiler arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar sabit bir durumda. Zorla izolasyon sadece diğer insanlar ya da insan dışı bedenlerle, coğrafyayla, gezegenlerle aramızdaki ilişkilerde değil, kendi bedenlerimizde de bir paslanmaya yol açıyor. Benlik ve beden algımızı büyük ölçüde başkalarıyla ilişkilerimiz aracılığıyla oluştururuz. Büyük bir nüfusun geçtiğimiz bir buçuk yılda yaşadığı türden tökezlemeler ya da aşırı dönüşümler, daha sonra bu karşılıklı ilişkileri yeniden şekillendirir. Rahat hissediyor musun?’da da günümüzde daha açık bir noktaya gelseler de onlarca yıl yüzeyin altında varlığını sürdürmüş bu kopuş, uyumsuzluk ve tekinsizliği görünür kılmak istedik.

Sergi, izleyiciyi kendi seçtiği emojiler üzerinden bir yolculuğa çıkarıyor. Teknik ayrıntılardansa bu eserlerin algoritmaya nasıl yerleştirildiğini merak ediyorum. Eserler için anahtar kelimeler mi belirlediniz? Bir araya getirilme kriterleri nelerdi?

R.A.: Hem eserlerin seçimi sürecindeki uzun konuşmalarda tekrar tekrar ortaya çıkan düşünce ve duygular hem de ikimizin arasında gelişen özel dil bizi bu altı emojiye götürdü. Bu emojiler, temel fikirlerin doğrudan temsilindense onlara teğet geçen işaretlerdi. Örneğin dinozor insan dışı varlıkları ve soyun tükenmesi fikrini çağrıştırdığı kadar çocuksu ve ürkütücü bir niteliğe de sahip. Bizim babaanne olarak kabul ettiğimiz yaşlı kadın, topluluk ve birliktelik hislerini akla getiriyor; koyu teniyle de tarihsel mücadeleler sonucu ortaya çıkan kuşaklar ve coğrafyalar arası yakınlıklara selam gönderiyor. Emojileri belirlerken eserlerin hangi yönlerini vurgulayacağımızı, aralarında kuracağımız ilişkileri uzun uzun konuştuk. Eğer bir kriz durumuna karşılık olarak üretilmiş bir eserse muhtemelen siren emojisi olmalı ya da bakım/özene yönelik bir içerik varsa biberon olmalı, gibi… Bunlar aslında eserleri etkin hale getirip aralarında dayanışma ilişkileri kurmaya yarayan yorumlama araçlarıydı.

R.B.: Ekip çalışmasında daha kolay bir yol olması için gerçekten de her emojiye ait anahtar kelimeler belirlemiştik. Ancak işin ziyaretçi tecrübesi cephesinde bu emojilerin çağrışımları konusunda kuralcı davranmamak gibi bir endişemiz vardı. Sergiyi ziyaret edenlerin bunları şen şakrak ve ucu açık işaretler olarak kabul etmelerini istedik. Tabii ki her emoji bizim için de belli fikirlerin ve sorgulamaların önünü açtı; bunu küratör metnimizde de görebilirsiniz.

Süreç içinde sanat eserlerinin emojilerini ayrıntılı testler sonucunda belirledik, her “yolculuğun” emoji kombinasyonu için oranları, farklı dizilimleri ince ince hesapladık. Bu da sergideki eserlerin yerleştirilmesindeki nihai dizilimi etkiledi. Zira emoji seçiminiz, hangi eserin eklenip hangisinin çıkarılacağını da belirliyordu. Ancak eser dizilimlerini belirlerken izleyiciye duyusal, eleştirel ve estetik bir mesafe kalması için bir denge tutturmaya çalıştık. Örneğin Ursula Biemann’ın, gezegenin kayıp manzarasını sunduğu ağır içerikli video-denemesi Subatlantic’in ardından Lubaina Himid’in siyah özgürlük hareketi konulu neşeli resimleri ya da Ayçesu Duran’ın izleyiciye daha öznel bir okuma imkânı sunan heykeli Yabancılaşmanın Monoliti geliyor.

Çevrimiçi sergiler, pandeminin uzunca bir bölümünde sanat kurumlarının izleyiciyle ilişki kurabilmesinin tek yoluydu. Dolayısıyla bu süreçte sayıları da arttı. Bu sergilerden bazılarını görme fırsatınız oldu mu? Sizce çevrimiçi serginin fiziksel bir sergiden ne gibi farkları olmalı?

R.A.: Pandeminin ortaya çıkışıyla sıkça görülmeye başlayan, üç boyutlu sergi alanının sanal gerçekliğe taşınması gibi dijital sergi formatlarının büyük bir bölümünü dikkate almamaya çalıştık. Herkesin kolayca yol alabileceği, ekran alanını layığıyla kullanan, aynı zamanda dijital ortamın yerlisi, basit, erişilebilir ve eğlenceli bir deneyim yaratmak istedik. Emojilerin oluşturduğu etiketleme /filtreleme sistemi, aynı zamanda yemek sipariş siteleri gibi mecralarda da kullanılan bir dijital araç. Bir müzede birbiriyle örtüşen kategoriler oluşturmaya, başka bir deyişle aynı eserin birden çok odada yer almasına imkân yok. Örneğin siyah feminist sanata ayrılmış bir oda olmadığı sürece aynı eser hem siyah sanat hem de feminist sanat odasında yer alamaz. Dijital ortama ait veritabanı aracını kullanarak eserlerin farklı meseleler üzerinden nasıl kesişip birleşebileceğini ortaya koymayı amaçladık. Çevre krizi ve ırkçılık ya da 1960’lar Manchester’ındaki kentsel dönüşüm kapsamında “temizlenen” çevre mahalleler ve (Shirley Baker) İstanbul Balat’ta 2010’larda yaşananlar (Charlotte Schmitz) arasında olduğu gibi…

R.B.: Rita’nın da söylediği gibi en önemli amaç, fiziksel sergi mekânında indirgemeci bir bakışa konu olabilecek ya da aktarılması imkânsız ne varsa dijital alanda bunun peşine düşmekti. Başka bir deyişle eserleri emojilerle etiketleme/filtreleme yoluyla çoklu ve iç içe geçmiş “odalar” yaratmak ve böylece sistemik eşitsizlik, bio-ekolojik dengenin çöküşü ve bedenin sınırsızlığı üzerine bir konuşma başlatmak ve bunu yaparken de –çoğu zaman olduğu gibi– herhangi bir eserin ya da eser grubunun illaki belli bir kategoriye ait olduğunu düşünmemek, onları damgalamamaktı. Aynı zamanda bu alanın ziyaretçiyi de heyecanlandırmasını amaçladık. Sergi tasarım ve estetiğinin 2000’ler başı web sayfalarını ve kullanıcı dizinlerini böylesine çağrıştırmasının sebebi de bu; âdeta “retro” bir havası var. Açıkçası insanlar sürekli ekrana bakmaktan, birbirine benzeyen çevrimiçi alanları görmekten yoruldu. Biz de internetin heyecan verici ve güven telkin etmeyen zamanlarına geri gitmek istedik. Ancak tabii ki bunun ince ve kullanıcı dostu bir yolunu tercih ettik.

Son bir yılda oldukça yaygınlaşan çevrimiçi sergilerin hatırı sayılır bir kısmını hem zevkine hem de araştırma amacıyla ziyaret ettim. Bazıları oldukça yenilikçi yollar keşfetti. Ne var ki büyük bir kısmı, arşiv çalışmaları dışında çok da ilginç bir yönünü göremediğim sanal gerçeklikte haritalama vb. yöntemlerle galeri deneyimini taklit yolunu benimsedi. Ancak dijital sanat sergilerinin on yıldan da fazla bir zamandır kültürümüzün bir parçası olduğunu da unutmamak gerek. Dolayısıyla çevrimiçi sergilere adım atan ünlü galerilerin ve müzelerin ötesinde birçok mekân var. Konunun uzmanı sanat danışmanımız Elliott Burns’ün de yardımıyla bu dijital altkültürlere dair bilgimi derinleştirdiğim için çok mutluyum.

Serginin seçkisinden bahsedebilir misiniz? Küratörlüğünü yaptığınız deneyimin açık uçlu olması seçkinin çerçevesini nasıl etkiledi?

R.A.: British Council Koleksiyonu’ndan kadın sanatçıların ve Batı kanonunun ötesinden isimlerin eserlerine yoğunlaştık. Örneğin Küresel Güney diye adlandırılan bölgeden Chila Kumari’nin ya da Britanya Siyah Sanat Hareketi’nden Lubaina Himid’in de aralarında olduğu sanatçıları dahil ettik. Koleksiyonun dışından sanatçılara geldiğimizde ise İstanbul’da yaşayıp çalışan kadın sanatçılar ile koleksiyon aracılığıyla erişilen daha kapsamlı eser seçkisi arasında bir diyalog kurulmasını sağlamak heyecan vericiydi.

R.B.: Rahat Hissediyor musun?‘da ayrıca British Council Koleksiyonu’ndan illaki “kadın odaklı” ya da feminist sanat kategorisinde değerlendirilmeyen eserlere de yer vermek istedik. Örneğin Shirazeh Houshiary eseri Yeraltı gibi… Soyut çalışan kadın sanatçıların eserleri,  Sukhi Danda’nın fotoğrafları gibi toplumsal ve politik çerçevede değerlendirilen eserlerle pek sık yan yana gösterilmez. Ya da Helen Chadwick’in tedirgin ediciliğiyle muhteşem eseri Soyut Et, daha farklı koşullarda Paula Rego’nun çizimleriyle aynı sergide yer almaz. Daha sonra da Türkiye, Hindistan ve Avrupa ülkelerindeki kadın güncel sanatçılardan daha fazla eseri dahil ederek sergideki yaratıcı ve dallanıp budaklanan konuşmanın sınırlarını genişletmek istedik. Rohini Devasher, Elif Biradlı ve Jayashree Chakravarty’yi örnek gösterebilirim. 

Biraz da tüm deneyimin başında yer alan rüya sahnesinden bahsedebilir miyiz? Rüya düzeneği serginin çerçevesini nasıl belirliyor?

R.A.: Öncelikle altı emojiyi bir araya getiriyor ve onları aralarında ilişki kurmanın imkânsızlaştığı bir senaryo kapsamında sunuyor. Örneğin dinozorun biberonla babaanneyi beslemesinde aynı anda hem aşırı hem de ürkütücü bir bakım/özen ilişkisi var. Bereketli bir ortam oluşturmak, sergideki eserlerin seslerini çıkarabilmesini, renkli, tuhaf, müdanasız ve cesur olabileceği bir noktaya varmak istedik. Rüya sahnesi böyle bir karşılaşma için gerekli tonu sağlıyor ve kuralcı bir küratör beyanıyla sınır koymak yerine hayalgücünün serbest akışına imkân tanıyor. Eserlerle karşı karşıya gelmeden önce yaratıcılık kaslarını ısıtmak için küçük bir zihin alıştırması… Bu alıştırma, ayrıca sergide bahsi geçen birçok meselenin yüzer-gezer imgeler olarak akılda kalmasını, site deneyiminin zihinsel sürecinde varlıklarını sürdürmesini sağlıyor.

R.B.: Seyirciyi meraklandıracak, biraz sarsacak belli belirsiz, düş benzeri bir tonda başlamak istedik. Bu, emojiler için bir tür yol haritası oluşturmanın ama aynı zamanda ziyaretçiye de sergiye girerken daha oyunvari bir ortam sunmanın, Rahat hissediyor musun?’un duyulara hitap eden, tuhaf dünyasına dalmanın bir yoluydu.

Rüya unsuru aynı zamanda çevrimiçi ortamın doğası üzerine de düşündürüyor. İkisinin arasında kurulan benzerliklerden hareketle sormak istiyorum: Sizce çevrimiçi imkânların sergi deneyimine katkıları neler? Ya da onun sayesinde bu deneyim nasıl dönüşüyor?

R.A.: Çevrimiçi ortam içebakışın hâkim olduğu bilişsel bir alana işaret edebilir. Daha çok bir kitabın sayfalarında gezinmek gibi… Örneğin bu sergide eser tanımlarına ayrıca özen gösterdik, çünkü bu metinler, “jpeg” veya “mp4” dosyalarıyla beraber esere erişim sağlayan iki unsurdan biriydi. Eseri anlamak için gerekli arka plan bilgisini, biçim betimini ve kavramsal çerçeveyi kısa, ilginç, anlaşılabilir metinlerde toplamaya dikkat ettik. Aslında bu eser metinlerini serginin en önemli unsurları olarak kabul etmek de mümkün çünkü her türden arka plana sahip izleyiciyle eser arasında bir köprü oluşturuyorlar.

R.B.: Kesinlikle çevrimiçi ortam tıpkı düşlerin büyük bir kısmı gibi sınırsız, maddeden arındırılmış, sürekli dönüşüm halinde bir alan olabilir. Ayrıca çevrimiçi sergilerde ziyaretçileri kuşatma imkânı daha fazla. Galerilerde gördüğümüz kuşatıcı enstalasyonlarla bağdaştırdığımız türden fiziksel veya ete kemiğe bürünmüş bir kuşatma yerine daha çok bedenden ayrılıp, dijital dünyada zihinsel bir gezinme hali…

Çevrimiçi ortamda internete ulaşabilen ve herkesin erişimine açık “Duvarları Olmayan Müze” projesi beş yıldır devam ediyor. Proje başlangıcında çevrimiçi ortamı bir sergi alanı olarak kullanma kararının arkasında nasıl bir motivasyon vardı?

Su Başbuğu: Çok basit bir niyetimiz vardı aslında: daha çok kişiye British Council Sanat Koleksiyonu’nu ulaştırabilmek. 2015 yılında İstanbul’da Pera Müzesi’nde, Ankara’da ise Cer Modern’de koleksiyonun gezici sergilerinden Grayson Perry’nin “Küçük Farklılıkların Kibri” serisini sergilemiştik. Bu sergiyle, beklediğimizden çok insana ulaştık ama elbette seyirci çeşitliliği İstanbul ve Ankara’nın sanat izleyicisi ile kısıtlı kaldı. Sergi sırasında yürüttüğümüz dijital etkinlikler ise bu iki şehrin sınırlarını çok aştı. Bundan yola çıkarak, tamamen dijital bir sergi platformu üzerine düşünmeye ve çalışmaya başladık. 

Pandemi koşullarında çevrimiçi sergiler, sanat kurumlarının takipçileriyle arasındaki iletişimi canlı tutmanın ana yöntemlerinden birine dönüştü. Söz konusu sürecin öncesindeki çevrimiçi sergi deneyiminizden hareketle bu dönemi değerlendirebilir misiniz? Bu koşulların gereğiyle açılan sergiler ile öncesinde çevrimiçi ortamı mesken tutan sergiler arasında bir farktan söz edebilir miyiz?

S.B.: Pandemiyle birlikte halihazırda zaten içeriğe boğulmuş olan dijital ortama, dünyanın dört bir tarafından içerikler akmaya başladı. Her şey bir anda oldu, daha dijitalin çerçevesini, çapını ve etkisini ölçemeden… Bu da özellikle yüz yüze iletişim odaklı sanat mekânlarını bence hazırlıksız yakaladı. Pandemi öncesi sosyal medya içeriği üretmek dışında aslında çok da fazla dijitale kafa yormamış mekânlar, birden kendilerini dijital sergiler yaparken buldular, afalladılar, bocaladılar ve bence çok da başarılı olamadılar. Çokça 360 derece çekilmiş video/fotoğraflarla sergiler gezdik. Yanlış anlaşılmak istemem, elbette bir kriz anında kısıtlı imkânlarla, “yeni” mekânlar yaratmak çok mümkün değil, hatta imkânsız. Öncelik seyirci değil, üretimi paylaşmakta sınırlı kaldı. Öncesinde, bizim gibi dijtal ile denemeler yapan, sadece dijital için üretim yapan kültür kurumları ve birden dijital dünyaya “düşen” kültür kurumları arasındaki en önemli fark da buydu; seyircinin gözü, seyircinin ihtiyacı… Bir müzeye, galeriye gelen seyirci ile dijitalde sanat tüketen seyirci profili çok değişik. Bizim bu son beş yılda edindiğimiz en değerli bilgi şuydu: Dijitalde var olmak demek size herkesin ulaşabilmesi ve tüketebilmesi, yani erişilebilir olmak demek değil.

“Duvarları Olmayan Müze”de şimdiye kadar gerçekleştirilen sergilere baktığımızda geniş bir tarih aralığından eserleri farklı temalar ve fikirler odağında buluşturma imkânı sunan yapıların ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Küratörlerin, fiziksel müze sınırlarından kurtulunca yoğunlukla yöneldiği belli rotalardan bahsetmemiz mümkün mü?

S.B.: Rota değilse de sanırım küratörleri en çok heyecanlandıran imkânların başında belirttiğiniz gibi o tarihselliği bir şekilde “kıran” bir ortam yaratabilme fikri geliyor. Bir yandan Peter Blake’in bir işini sergilerken, yanında CANAN’ın bir işini koyabilmek çok farklı bir olanak sağlıyor. Mekânın, bütçenin, sigortanın sınırlamaları birden ortadan kalkıyor ve fiziki bir sergide asla bir araya gelemeyecek sanatçılar, birden bambaşka ve yenilikçi bir anlatıda birleşebiliyor. Bu bence sanatçılar için de ufuk açıcı.

“Duvarları Olmayan Müze” platformuna dayanak olan British Council Koleksiyonu nasıl başladı? Genişletilmesi sürecinde nasıl bir tematik çerçeve temel alındı?

S.B.: Koleksiyon 1938 yılında kâğıt üstüne işlerden küçük çaplı bir seçkiyle başlamış; günümüzde 1250 sanatçıya ait tablo, çizim, heykel, fotoğraf, film ve multimedya dahil 8500’ten fazla eseri içeriyor.

Koleksiyonun amacı, Birleşik Krallık sanatının gelişimine katkıda bulunmuş sanatçıların eserlerini bünyesine katmak ve bunları uluslararası platformlarda sergilemek. British Council’ın görsel sanatlar ekibi, bu işlerin uluslararası sergilerin birer parçası olarak dünyayı gezmelerine destek oluyor, Birleşik Krallık ve yurtdışındaki müze ve galerilere ödünç veriyor.

Son yıllarda, hedefini Birleşik Krallık’ın kültürel çeşitliliğini vurgulayacak alımlara yönlendirdi ve özellikle yakın zamana kadar eksik olan kadın, engelli, göçmen sanatçılara öncelik vermeye başladı.

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Neş’e Erdok Yapı Kredi bomontiada Galeri’de 19 Eylül’e dek sürecek sergisinde bu kez pandemiyle eve kapanmış; yangınlar, depremler, göçlerle içine sığamadığımız bir dünyayı anlatıyor.

Kütüphane

Burcu Erden'in 2019'da Art On İstanbul'da gerçekleşen solo sergisi için İbrahim Cansızoğlu'nun kaleme aldığı katalog yazısı Argonotlar Kütüphanesi'nde.

Eleştiri

Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın yeni projesi Taşıdıklarımız duyguları, yaşanmışlıkları, kaosu ve o göz alıcı dans performansıyla "taşımaya" basit anlamından çok daha fazlasını katıyor.

Gündem

Yeni sezona başlarken İstanbul’da açılan sergileri derledik. Öne çıkanlar, solo ve grup sergileri, devam edenler aylık sergi rehberimizde.