Gülçin Aksoy’un heyecanla “Ya Nergis, sence Mihri’nin gözleri yeşil miydi kahverengi mi?” diye sorduğu o anı hatırlıyorum. Şaşkınlıkla, biraz da mütereddit bir şekilde bakakalmıştım. Sorulan her soruya yanıt aranmayan, bazı soruların yalnızca ateşli tartışmaları fitillediği MSGSÜ’nün ayrık otunda, Halı Atölyesi’ndeydik. İlk kez 2016’da[1] adım attığım, 2024’e kadar müdavimlerinden olduğum bu atölye, Halı’dan yolu geçen pek çokları gibi, benim için de bir mekândan daha fazlasını ifade ediyor. Sanata ve sanat eğitimine bakışımın değişmesinde Halı Atölyesi’nin ve yürütücüsü Gülçin Aksoy’un yadsınamaz bir yeri var.
Okumaya başladığınız bu metni, Salt Beyoğlu’nda 19 Eylül-1 Mart 2026 arasında gerçekleşen “90’lardan Beri Halı’dayız” sergisinin problematik taraflarını ve ıskaladıklarını ortaya koymak, yakın tarihe not düşmek isteğiyle yazdım. Metin boyunca okuru tek ve sabit bir pozisyon değil, Halı Atölyesi tanığı, sanat tarihçisi, Aksoy’un dostu gibi farklı pozisyonların birbirinin içine geçtiği melez bir pozisyon bekliyor. Beni bu metni yazmaya iten bir yanıyla “orada olmayanın temsiliyeti” için kendi adına konuşma isteği, başka bir yanıyla da Halı Atölyesi’ne ilişkin bu kapsamlı, kurumsal serginin birçoğumuzda yarattığı hâyâl kırıklığını kelimelere dökme çabası oldu.[2]
İzleyici deneyimi açısından son dakikaya kalmış ve yetişmemiş izlenimi veren; sergi süresince -yaklaşık altı ay boyunca- giderilmeyen aksaklıkların yarattığı kafa karışıklığı sosyal medyada pek çok kullanıcı tarafından dile getirildi. Bazı işlerin künye bilgilerinin olmaması, “katılımcıların kullanımına açık” olduğu belirtilen masadaki tabletlere dokunanların güvenlikler tarafından uyarılması gibi örnekler, çelişkili bir durumu görünür kıldı.
“Dokumak” ve “dokunmak” kelimelerini yan yana düşünen, hatta pandemi döneminde “Her Şeye Rağmen Dokunmak” (Bodrum Cape Otel, 2020) adlı bir sergi gerçekleştiren Halı Atölyesi için sanat yapıtına dokunmak yalnızca fiziksel bir eylem değil, pedagojik ve politik bir jestti oysa. Bu nedenle dokunma eyleminin, dokunulması tasarlanmış işlerde teşvik edilmesi, atölyenin yıllar içinde kurduğu kavramsal çerçeveyle pekâlâ örtüşürdü.
“90’lardan Beri Halı’dayız” sergisi, Halı Atölyesi’nin mottosu olan “aynı yöne ayrı pedal, ayrı yöne aynı pedal” ifadesinden yola çıkarak atölyedeki ortak pratiklerin tarihine ve bireysel yönelimlere ışık tuttuğunu ve geçmişten bugüne dokunan bir topluluğun ilmeklerini söktüğünü ve kuşaklar arası bir üretim akrabalığının peşine düştüğü”[3] iddiasının altını dolduramadı.
Sergi, Halı Atölyesi’nin yalnızca “eğlenceli”, popüler kültüre içkin anlarına, görüntülerine, sloganvari jestlerine, yani çabuk tüketilebilir, sosyal medyada hızlıca paylaşılabilir taraflarına odaklanırken Halı Atölyesi’nin kavramsal boyutlarını, Gülçin Aksoy’un Halı Atölyesi’nde yönettiği tezlerin “mühim” taraflarını göz ardı etmiş gözüküyor. Aksoy’un ders notlarının ve Halı Atölyesi müfredatının serginin hiçbir bölümünde yer almaması da önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.[4] Öte yandan, sergide yer almayan unsurların kamusal programlar aracılığıyla telafi edilebileceğine dair bir umudum vardı.[5] Ancak 6 ay boyunca süren serginin kamusal programı olarak yalnızca Hazavuzu’nun performanslarına, “yumak buluşmalarına”, bir eleştirel sergi turuna, kukla-renk vb. atölyelere yer verildi. Böylece Halı Atölyesi yalnızca performansların yapıldığı, dev bir ponponun üretildiği bir yere indirgenmiş oldu.

Halı ruhu ve Gülçin Aksoy: “90’lardan Beri Halı’dayız”
Resim bölümüne bağlı bir uygulama atölyesi olan Halı Atölyesi’nin tarihçesini 1992’den vefatına dek atölyenin önce asistanı, sonra da hocası olan Prof. Dr. Gülçin Aksoy’u vurgulamadan anlatmak tarihsel olarak mümkün değil. Aksoy, hocası Zekai Ormancı’dan (1949-2008) aldığı cesaretle Halı Atölyesi’ni 32 yıl boyunca[6] büyük bir özveriyle ve bürokratik mücadelelerle dönüştürdü. 1976’da Özdemir Altan’ın teşvikiyle duvara asılan “resim-halı” kategorisindeki halıları dokumak için kurulan atölye, zamanla Aksoy tarafından güncel sanat üretimlerine açık hâle getirildi. Aksoy, akademik resim eğitimi müfredatını tersyüz eden[7], güncel sanatın aktörlerini davet ettiği “Halı Sohbetleri” ile öğrencilerini güncel sanatın diline yaklaştıran, çeşitli kurumları, dernekleri, oluşumları[8] Halı Atölyesi’nde ağırlayarak, atölyenin 1976’dan günümüze kadarki dönüşümünü aktaran bir hocaydı. Aynı zamanda öğretmeyi, daha doğrusu birlikte öğrenmeyi sanat yapıtının kendisi olarak gören bir sanatçıydı. Aksoy’un öğrencileriyle birlikte ürettiği çok az işi sergide gösterildi, ayrıca 1990’larda ve son döneminde dokuduğu halılardan hiçbiri sergide yer almadı.
Çalışkanlığıyla, özverisiyle, haftanın neredeyse her gününü Halı Atölyesi’nde geçiren Aksoy[9], çok istediği “güncel sanat atölyesi” üniversite bünyesinde bir türlü kurulmayınca, 2022’de öğrencileriyle ve MSGSÜ’de çalışan meslektaşlarıyla işbirliği yaparak İstanbul Kalkınma Ajansı’na (İSTKA) başvurmuş ve atölye teknolojik altyapılarla yenilenmişti. Koç Üniversitesi’yle birlikte geliştirdikleri, dokumayla kodlama teknolojileri arasındaki paslaşmaları son derece yenilikçi bir şekilde ele aldıkları projenin çıktılarını 2023’te Tophane-i Amire’de gerçekleşen “Ortak Mekik” sergisinde izlemiştik.[10] Halı Atölyesi’nin, Aksoy’un vefatının ardından geçen 2 yılda eskisi gibi dinamik bir şekilde işlemediğini görüyoruz.[11] MSGSÜ’de ilmek ilmek ördüğü Halı Atölyesi ruhu, Aksoy’un vefatıyla birlikte ne yazık ki tarihe karışmış gözüküyor.
Seçmece/ayıklamaca: “90’lardan Beri Halıdayız” sergisinin odağı ne?
Sergiyi “programlayan”lar Salt ekibinden Amira Akbıyıkoğlu, Eylül Şenses ve “Halı Bileşenleri” olsa da sergiyle ilgili anlatılarda, haberlerde, söyleşilerde Akbıyıkoğlu serginin küratörlüğünü üstlenmiş gözüküyor.[12]Teşekkürde “Halı’dan yolu geçen herkes” ifadesi varken, programlayanlar kısmında “Halı Bileşenleri” yazması dikkat çekiyor. “Halı Bileşenleri” ifadesi tam olarak kimleri kapsıyor?Sergiyi programlayanlar, Halı Atölyesi’nin aktif olduğu civcivli döneminde küratoryal bakış açılarını geliştirmek için ya da sadece meraktan Halı Atölyesi’ni ziyaret etmişler miydi? Ya da Halı Atölyesi’nin programladığı bir etkinliği, kamusal programı, sergiyi görmüşler miydi?
Her küratoryal süreç, doğası gereği ekleme/çıkarma edimleriyle hemhâldir elbette. Bu kadar geniş kapsamlı bir serginin her şeyi ve herkesi kapsaması da beklenemez. Ancak “90’lardan Beri Halı’dayız” başlığından yalnızca 1990’lı yıllara odaklanan bir sergi de beklemeyiz. Bilakis, o günden bugüne Halı Atölyesi’nin kilometre taşlarına dair bir sergi tahayyül ederiz. Ayrıca 1990’lardan beri Halı Atölyesi’nin başat yürütücüsü olan Gülçin Aksoy’un hakkının teslim edilmesini, pedagojik yaklaşımının eleştirel ve objektif bir gözle değerlendirilmesini de bekleriz. Sergide, Halı Atölyesi’nin 32 yıl boyunca değişmez yürütücüsü olan Gülçin Aksoy’a, işlerine, faaliyetlerine yer verilirken cömert davranılmadığını rahatlıkla görebiliyoruz. “90’lardan Beri Halı’dayız” sergisinde Halı Atölyesi’ne dair, Aksoy’un çabalarıyla geliştirilmiş pek çok dönüm noktası ıskalanmış. Yukarıda bahsettiğim “Ortak Mekik” projesine, sergide en ufak bir biçimde değinilmemesi büyük bir boşluk oluşturuyor.
“Bu sergi 90’lı yıllara mı odaklanıyor?” sorusu geliyor akla. Ancak 90’lı yıllara odaklanılmış olsaydı, sergide 2011 ve 2012 yıllarında gerçekleştirilen Garip bir Pandik performanslarına bu kadar geniş bir yer ayrılmazdı. Serginin merkezinde Halı Atölyesi’ndeki kolektif ruhu ve o ruhu fitilleyen Gülçin Aksoy değil, yolu Halı’dan geçen (hatta geçmeyen) yıldızlaşmış, galeriler tarafından temsil edilen, marka değeri yüksek sanatçılar olduğu anlaşılıyor. Sanat tarihsel niteliği olan bir serginin, piyasanın dayattığı bir kanon ve değer hiyerarşisi üzerinden ele alınması hâyâl kırıklığı yaratıyor. Sergide değinilen feminist çevrelerle kurduğu ilişkilerin, Halı Atölyesi’nin geliştirdiği feminist metodolojilere ve taktiklere de yer vererek en azından bir kamusal programda ele alınmasını beklerdim.
Bu sergide neler dışarıda kaldı, nelerin/kimlerin sesi hiç duyulmuyor?
Serginin, Halı Atölyesi’nden güç almış pek çok kişiyi dışarıda bıraktığını, kendi deneyimim üzerinden anlatabilirim. Serginin açıldığı gün, 18 Eylül 2025 Çarşamba, Hakan Cingöz’ün Bina döneminde yaptığı 13 portre dikkatimi çekmişti. Bu portreler arasında Gülçin Aksoy, Gökçe Erhan, Betül Bolat, Furkan Akhan gibi tanıdık yüzler yer alıyordu. Cingöz, Halı Atölyesi’nin bir uzantısı gibi görülebilecek olan Bina[13] döneminde Bina sakinlerini ve müdavimlerini resmetmeye başlamıştı. Bina’ya çok sık gittiğim için, Cingöz benim de bir portremi yapmıştı. Sanatçı sergilenmek üzere Bina’yla ilişki kurmuş kişilerin portrelerini, dolayısıyla benim portremi de yanında götürmüş ancak küratörün kararıyla 3 portre dışarıda bırakılmış. Bina’nın müdavimlerinden biri olmam dışında, o dönem Bina hakkında yapılmış yazılı tek röportajın[14] müellifi olarak portremin dışarıda bırakılma gerekçesini merak ediyorum. Küratörlere e-posta atıp sorduğumda, Akbıyıkoğlu röportajın gözden kaçtığını kabul ediyor: “Gündelik hayata dair tatlı ve çoğu zaman gözden kaçan bir detay olarak Huzur apartmanına su getiren çocuğun portresini eklediklerini, Kam’ın (Atakan) portresi de serginin Garip Bir Pandik bölümlerinde de katkısı olan bir fotoğrafçı olarak farklı bölümlere bir ilmek atma arzusuyla yer aldığını” iletiyor. Duvarda başka ilmekler atacak yeteri kadar yer var aslında; bu açıklamayı pek anlayamıyorum. Ayıklayan, kendince “iyisini, kaydadeğer olanı” seçen bir yaklaşım bu.
Bir diğer dışarıda bırakılma ve emeğin adaletsiz bir şekilde dağılma durumu, Halı Atölyesi’nden yolu geçenlerle yapılan sözlü tarih çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Teşekkürde ismi yer alan 33 kişi olarak bazen münferit bir şekilde, bazen bir araya gelerek Halı Atölyesi tanıklıklarımızı anlatmıştık. Biz Aksoy’un kızı Ahsen Zeynep Özdemir ve Halı Atölyesi’nin başat figürlerinden olan sanatçı Gökçe Erhan ile bir çekim yapmayı tercih etmiştik. Sergi açılışına yetişmeyen tabletlerin, daha sonra sergi alanına ekleneceği bilgisi verilmişti. İlerleyen aylarda sergiye farklı zamanlarda yaptığımız ziyaretlerde video kayıtların yalnızca dokuzunun sergi alanına, ayrı bir masa kurularak yerleştirildiğini gördük.[15] Görüşmeler, başlangıçta söz verildiği gibi adaletli bir şekilde sergi alanındaki yerini almak yerine, bazı kayıtlar seçilerek diğerleri dışarıda bırakıldı. Seçimin neye göre yapıldığı konusuysa ne yazık ki muğlak.
Halı Atölyesi’nin tarihçesinde önemli katkıları olduğunu bildiğimiz Aslı Çetinkaya, Ekmel Ertan, Derya Yücel gibi yazarların ve küratörlerin sergiye ya da kamusal programa “teyellenmesini” de beklerdik. Eylül 2011- Kasım 2012 arasında Aslı Çetinkaya’nın Marina Sorbello ile birlikte yürüttükleri “Expanded Art School: Genişletilmiş Sanat Okulu (Birlikte Öğrenmek)” adlı proje[16] Halı Atölyesi’ne dair erken bir çalışma olarak Aksoy’un pedagojik yaklaşımını etkilemiştir. 2016’da Halı Atölyesi’nin inisiyatif olarak katıldığı Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul kampüsünde gerçekleşen, “90’lardan beri Halı’dayız” sloganının sergilendiği “Buradan Nereye” sergisine davet eden Derya Yücel’in Halı Atölyesi’yle bağı da biliniyor. Aksoy’un 9 Eylül 2022’de Apaçık Radyo’nun “Bağımsızlar” programında Halı Atölyesi’ni anlattığı Ekmel Ertan da Halı Atölyesi’nin değerini, eşzamanlı olarak algılamış biri olarak aklıma gelen isimlerden. Ertan, Aksoy’un vefatının ardından Halı Atölyesi’nin “Gülçin’in varedip özgür ve inançlı ruhu ile 90’lardan beri sürdürdüğü, sanata bakışını, bilgi ve tecrübesini öğrencileri olan genç sanatçılarla paylaştığı, öğrencileriyle öğrenmeye devam ettiği, çoğu sanatçı ve sanat emekçisinin yolunun geçtiği, Gülçin’in ifadesi ile ‘kendinden menkul ve tuhaf’ bir imkan alanı” olduğunu vurguluyordu. Ertan, Halı Atölyesi’nin “Gülçin Aksoy’un adı ve onun anlayışıyla sürmesi, daha pek çok genç sanatçının Gülçin’e değeceği, Gülçin’den öğrenmeye devam edeceği bir öğrenim ve üretim mekanı olarak sürdürülmesi tüm dostlarının, sanat camiamızın, tüm çalışma arkadaşları ve gelmiş geçmiş tüm öğrencilerin dileği ve hedefi olduğunu” özellikle belirtmişti.[17]
Kurumsal yapıların parçası olarak yapılan ve tarihsel veçheleri olan sergilerde “içeri alma” ve “dışarıda bırakma” eylemlerinin sağlam bir şekilde gerekçelendirilmesi gerektiği aşikâr. Tam da burada, Gülçin Aksoy’un kurumlarla ilgili “verecekleri ve alacakları kişileri” seçmeleri, bu kanona içkin listeleri de birbirine karıştırmamalarıyla ilgili önemli tespitini anmak isterim.
Begüm Özden Fırat, “temkinli eleştiri” ve “idareten eleştiri” olarak tarif ettiği “şimdi zamanı değil”, “hâlden anlayalım”, “bizimkine kıymayalım” gibi yaklaşımlarla oluşturula(maya)n eleştiri türlerinden söz ediyordu.[18] Umberto Eco ise kütüphaneler üzerine yazarken “kurumların orada bizler için bulunduklarını ve aslına bakarsak genelde biz onlardan talepte bulunmadığımız için işlemediklerini”[19] dile getiriyordu. Hesap verebilirlik, şeffaflık, kapsayıcılık gibi Halı Atölyesi’yle de özdeşleştirdiğimiz, son dönemde kültür sanat ortamında talep edilen ilkelerin[20] sergiye sirayet etmediğini üzülerek görüyorum. Kuruluşundan itibaren araştırmaya ve arşive yaptığı vurguyla öne çıkan Salt’ın bu sergideki kurumsal sorumluluğunu yerine getirmediğini düşünüyorum. Bu durumun yalnızca Salt’ı ilgilendiren bir meseleye indirgenemeyeceğini de vurgulamalıyım. Türkiye’de kültür sanat kurumlarının uzun zamandır içinde olduğu bu haletiruhiye, kurumsallık iddiasını sürdürürken kurumsal sorumluluğu askıya alan bir işleyiş biçiminde açığa çıkıyor. Yine de eleştirinin dolaşıma girmesi, askıya alınmış bu sorumluluğu yeniden hatırlatmanın imkânını taşıyor.
[1] Gülçin Aksoy MSGSÜ’de araştırma görevlisi olduğunda 25 yaşındaymış. Bu metni yazarken resmi ya da idari bir görevle değil, merakımdan Halı Atölyesi’nden içeri girdiğimde aynı yaşta olduğumu fark ediyorum.
[2] Pek çok kişi sergi üzerine düşüncelerini ve eleştirilerini benimle paylaştı. Hepsinin tek tek ismini geçiremesem de, katkıları için gönülden teşekkür ederim.
[3] Bkz: https://saltonline.org/tr/2927/sergi-90lardan-beri-halidayiz
[4] Halı Atölyesi’nde son yıllarda her dönem bir nesne ya da kavram seçip onu işliyorlardı. Pandemide bir dönemin konusu mektuptu. Aksoy, bir dersine sanat tarihinde mektupların yerini konuşmak için beni davet etmişti.
[5] Şubat 2025’te küratörlerin davetiyle yaptığımız toplantıda Halı Atölyesi’nin tarihçesine dair kaydadeğer katkılarım ve yönlendirmelerim olmuştu. Sergi açıldıktan sonra, 2016-2024 arasında takip ettiğim Halı atölyesini bir metafor olarak ele alıp hem içeriden bir tanık olarak, hem de sanat tarihsel bir bakışla analiz etmeyi önermiştim. 2016-2024 arasında Bodrum’dan Tophane’ye, farklı dönem öğrencileriyle farklı yerlerde yaptığı sergilerin hepsini izledim. Bütün bunları analiz edip kendi arşivimden görsellerle bir araya getirmeyi ve sergiye anlamlı, özenli bir katkı sunmayı önerdim. Önerimin havada kaldığını, yanıt dahi alamadığımı not düşmek isterim.
[6] MSGSÜ’nün, 32 yıl boyunca bünyesinde görev yapmış Gülçin Aksoy’u ölüm yıldönümünde anmadığını da not düşmeliyim. Üniversite, resmi sosyal medya hesaplarından 31 Ocak 1998’de vefat eden Özer Kabaş’ı ve 2 Şubat 2018’de vefat eden Sadi Diren’i anmışken, 31 Ocak 2024’te vefat eden Gülçin Aksoy’u es geçmiş. Bu seçimlerin nasıl yapıldığını, ölüm anmalarının dahi hangi kriterlere göre olduğunu sorgulamadan edemiyorum.
[7] Aksoy’un oyunbozan, çomak sokan, tersyüz eden zihnini ve bakışını, sergide yer alan, cübbesiyle top sektirdiği ve yakın dönemde “Aklımda Bir Şey Vardı” (2025, Depo) sergisinde de gördüğümüz “Cumhur Kadın I” çok iyi yansıtıyor.
[8] Spot, Tarabya Kültür Akademisi, İyilik İçin Sanat gibi kurum ve dernekler, Aksoy’un son dönemde Halı Atölyesi’nde ağırladığı ve Halı Atölyesinin dününü, bugününü kapsamlı bir şekilde aktardığı gruplar olarak aklıma ilk gelenler.
[9] Bu sıfatları Aksoy’u idealize ya da romantize etmek için kullanmıyorum. Bir devlet üniversitesine bağlı Halı Atölyesi’nin, Aksoy’un inadı, mücadelesi ve direnciyle şekillendiği ve ayakta tutulduğu biliniyor.
[10] Zeynep Nur Ayanoğlu’nun incelikli röportajında Halı Atölyesi’nin 2022’deki dönüşümüne dair detaylı bilgiler yer alıyor. Bkz: Gülçin Aksoy ve Asım Evren Yantaç ile “Ortak Mekik” Sergisi Üzerine Bir Söyleşi, Sanat Kritik, https://sanatkritik.com/soylesi/gulcin-aksoy-ve-asim-evren-yantac-ile-ortak-mekik-sergisi-uzerine-bir-soylesi/ , 6 Haziran 2023.
[11] Gülçin Aksoy’un 31 Ocak 2024’te vefat etmesinin ardından 2024 Bahar döneminde öğrenci almayan Halı Atölyesi, 2024 ortalarında atölyede 2002-2016 arasında Gülçin Aksoy’la birlikte çalışmış olan Yasemin Nur’a bağlandı. İrtibat hâlinde olduğum öğrenciler, Yasemin Nur’un aynı zamanda dekan olması nedeniyle atölyenin çoğunlukla kapalı olduğunu söylediler.
[12] Sergiyle ilgili yapılan röportajlarda Akbıyıkoğlu’nu bazen tek başına, bazen ise Yasemin Nur ile birlikte görüyoruz. Spot Basın Kooperatifi’nin yayınında ( https://www.youtube.com/watch?v=HVoQEwDjKYk ) Yasemin Nur sanki 2000’lerin başından beri kesintisiz olarak Halı Atölyesi’ndeymiş ve atölye Aksoy’un vefatının ardından da eski aktif dönemini sürdürüyormuş gibi bir anlatıyla karşılaştım. 2016-2024 yılları arasında Yasemin Nur’un Halı Atölyesi’nde görevli olmadığını not düşmek isterim. Resmi bir görevinin olmaması dışında, bu dönemde Halı Atölyesi’yle bir bağının olmadığı biliniyor.
[13] 2017-2022 arasında Şevket Sönmez’in girişimiyle Gülçin Aksoy, Hakan Cingöz, Betül Bolat, Furkan Akhan, Kadir Çelik ve Yeşim Ustaoğlu Cihangir’de İlyas Çelebi sokak numara 7’de Huzur Apartmanı’nda birlikte çalıştılar. Bu apartmandan “Bina” olarak da bahsedilir.
[14] Bu röportaj Gülçin’le birlikte çalışma pratiğimizin başlangıcında yer aldığı için ayrıca önemliydi. Röportaj dışında o dönem Huzur Apartmanı sakinleriyle kamusal bir konuşma da yapmıştık. Her iki söyleşide de vurguladığımız gibi, Bina’ya halı atölyesi ruhu hâkimdi. Oradaki yaşamın her köşesinde Halı Atölyesi bir metafor olarak vardı. Halı atölyesi yalnızca bir mekândan ibaret değildi. Bu nedenle serginin Halı Atölyesi dışına göndermelerini yerinde buldum.
[15] Bu konudaki uyarılar sonrasında, Şubat ayının ortalarında, serginin son iki haftasında tüm kayıtların adaletli bir şekilde 9 tablete aktarılarak sergi mekânındaki yerini aldığını gördük. Kayıtların, Youtube’a yükleneceği de bildirilmişti, henüz o konuda bir gelişme yok.
[16]Projenin nihai çıktısı olan kitaba erişmek için Bkz: https://ortakmufredat.files.wordpress.com/2012/11/expanded_final_corrected2.pdf
[17] Bkz: Ekmel Ertan, “Gülçin Aksoy’la Halı Atölyesi Üzerine”, https://apacikradyo.com.tr/podcast/bagimsizlar/gulcin-aksoyla-hali-atolyesi-uzerine-0, 9 Eylül 2022.
[18] Bkz: Begüm Özden Fırat, “Temkinli eleştiri, idareten eleştiri”, Vaveyla, https://www.vaveyla.tr/post/nesriyat, 15 Ocak 2026.
[19] Umberto Eco, Tez Nasıl Yazılır?, Can Yayınları, 2017, s. 106.
[20] Bu bağlamda, Türkiye kültür-sanat ortamında “süregelen ilişkiler ağını ve yapısal sorunları yeniden ele alarak örgütlü, müşterek, şeffaf, adil ve katılımcı” bir kültür-sanat ortamı için yeni bir çerçeve teklif eden Buradan Nereye? oluşumunu anmak isterim. Bkz: https://www.buradannereye.org/


































