Hale Tenger’in ilk kapsamlı müze sergisi “HALE TENGER / BORDERS / BORDERS”, 8 Şubat 2026 tarihine kadar Avustralya’nın Perth kentindeki The Art Gallery of Western Australia’da (AGWA) izleyicilerle buluşuyor. Küratörlüğünü Rachel Cieśla’nın yaptığı sergi, sanatçının 1990’lardan bugüne uzanan üretimlerinden oluşan kapsamlı bir seçkiyi bir araya getiriyor.
Tenger’in büyük ölçekli multimedya yerleştirmelerin yanı sıra video ve heykel çalışmalarını içerisinde barındıran “BORDERS / BORDERS”, sanatçının tarih, siyaset ve insan psikolojisiyle kurduğu hassas ilişkiyi açığa çıkarıyor. Aidiyet, dışlanma ve bellek etrafında şekillenen anlatılar, izleyiciyi yalnızca fiziksel sınırlarla değil; politik, zihinsel ve duygusal sınırlarla da karşı karşıya bırakıyor.
Hale Tenger ve küratör Rachel Cieśla ile “HALE TENGER / BORDERS / BORDERS” sergisi üzerinden sanatçının sınır kavramına yaklaşımı, uzun bir tarihsel serüvene yayılan üretim pratiği ve yakın tarihli çalışmaları üzerine konuştuk.

İlk kapsamlı müze serginiz “HALE TENGER / BORDERS / BORDERS”, The Art Gallery of Western Australia’da (AGWA) izleyiciyle buluşuyor. Öncelikle sergi nasıl gün yüzüne çıktı?
Hale Tenger: Sergi, The Art Gallery of Western Australia’da Simon Lee Foundation Institute of Contemporary Asian Art’ta kıdemli küratör olarak görev yapan Rachel Cieśla’nın, Galeri Nev İstanbul ile e-mail yoluyla iletişime geçerek kapsamlı bir müze sergisi yapmak istediklerini iletmesiyle başladı. İlk toplantımızı 17 Şubat 2022’de çevrimiçi olarak gerçekleştirdik; bu aynı zamanda ilk tanışmamızdı.
Eylül 2022’de Rachel İstanbul’a geldi ve atölyemde bir araya geldik. Bu buluşmayla birlikte, yaklaşık üç yılı aşan yoğun ve uzun soluklu bir hazırlık süreci başlamış oldu. Zaman içinde hem serginin kavramsal çerçevesi hem de sergide yer alacak işler adım adım şekillendi. Sonuçta, müzenin yaklaşık 700 metrekarelik bir alanına yayılan ve farklı dönemlerden işleri bir araya getiren bu sergi ortaya çıktı.
“HALE TENGER / BORDERS / BORDERS” hem coğrafi hem de zihinsel, politik ve duygusal sınırlarla iç içe geçen, izleyicileri de birçok bağlamda yeni sorgulamalara davet eden, başlıkta da vurgulandığı üzere sınırlara dikkat çeken bir sergi. Sizin için bu çok katmanlı “sınır” kavramı nasıl şekillendi? Bu sergi özelinde “sınır” kavramını hangi bağlamlar etrafında ele aldınız?
Rachel Cieśla: Benim için Hale Tenger’in çalışmalarında “sınır” kavramı hiçbir zaman tekil ya da sabit bir şey olarak söz konusu olmadı. Sınır, her zaman maddi olanla psikolojik olan, jeopolitik olanla mahrem olan arasında gidip gelen bir şey olarak ön plana çıktı. Bu nedenle sergi de “sınır”a dair sabit bir tanımdan yola çıkmak yerine Tenger’in pratiğinde sınırları nasıl işlediğine odaklanarak şekillendi: nasıl hissedildikleri, nasıl dayatıldıkları, nasıl içselleştirildikleri ve kimi zaman da nasıl sessizce aşındıkları.

Bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri, sınırları sadece şeyleri birbirinden ayıran çizgiler olarak değil, duygulanımsal atmosferler olarak ele almasıydı. Tenger’in işlerinde sınırlar çoğu zaman gösterişli değil; aksine gündelik, altyapısal veya çevresel nitelikte karşımıza çıkar. Ev içi mekânlarda, ses ve sessizlikte, kendini tutma jestleri ve dolaşım döngülerinde belirirler. Bu benim için önemliydi, çünkü sınırı yalnızca ulus-devletlerin kenar hatlarında var olan birer şey olarak görme fikrine karşı çıkıyordu. Sınırlar, tüm bunların aksine gündelik hayatın içine sızar; bedenlerin nasıl hareket ettiğini, nasıl hatırladığını, birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu biçimlendirir.
Bir diğer çerçeveyse sınırların psikolojik ve duygusal boyutlarıyla ilgiliydi. Korku, milliyetçilik, travma ve belleğin bireyin kendi zihninde ve gruplar arası ilişkilerde nasıl içsel çizgiler çektiği meselesi de aynı şekilde önemliydi. Tenger’in işleri politik şiddetin yalnızca yaşanan olaylar yoluyla değil, algılama ve hissetme alışkanlıkları aracılığıyla da taşındığına dikkatle bakar. Bu anlamda sınırlar sadece dışarıdan dayatılan yapılar değildir; aynı zamanda devralınan, tekrar tekrar icra edilen ve çoğu zaman bilinçdışı sürdürülen düzenekler olarak belirir.
Bu yüzden sergi, sınıra dair tek bir teori öne sürmez. Bunun yerine sınırları çoğul, geçirgen ve çoğu zaman çelişkili yapılar olarak sahneye koyar. Bu sergide izleyici için rahat bir konum ve konumlanma alanı yoktur. İzleyiciden içinde yaşadıkları sınırları fark etmeleri istenir, özellikle “ben”in “sen”le karşılaşma biçimini şekillendiren sınırları. Böylece sınır, çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, politik ve öznel yaşamın çelişkilerinin görünür ve kaçınılmaz hâle geldiği bir alan olarak ele alınır.
Sergide yer alan işleriniz farklı dönemlere yayılan geniş bir zaman aralığını kapsıyor. Sözgelimi Borders / Borders (1999) başlıklı çalışmanız da yakın dönem işlerinizden Vurdumduymazlığın konforundansa kalbimi açarım daha iyi (2024) de bu serginin birer parçası. Bu geniş seçki üzerinden bakıldığında söz konusu çeyrek asırlık süreçte sizin için neler değişti? Bütün bu süreç sergiyi ve sergideki işleri planlama sürecinde size neler düşündürdü?

Tenger: Yaklaşık yirmi beş yıla yayılan bu zaman aralığına bugünden geriye dönüp baktığımda, değişenden çok süreklilikler üzerine odaklanmış olduğumu fark ediyorum. Dert edindiğim meseleler, güç ilişkileri, şiddet, sınırlar, aidiyet, kırılganlık ve direnç gibi temalar, farklı tarihsel ve politik bağlamlarda biçim değiştirerek varlıklarını sürdürdüler. Zaman içinde değişense bu meselelerle kurduğum mesafe, onlara yaklaşma biçimim ve kullandığım dil oldu.
Erken dönem işlerimde daha doğrudan, sert ve kimi zaman da klostrofobik bir ifade hâkimken, son yıllarda kırılganlığın, sesin, sessizliğin ve boşlukların daha belirleyici hale geldiğini söyleyebilirim. Malzeme kullanımım ve mekânsal kurgularım da bu dönüşümü yansıtıyor; işlerim giderek daha fazla bedensel deneyime, duyusal algıya ve izleyicinin mekân içindeki varlığının merkeze alan bir yaklaşıma odaklandı.
Rachel Cieśla, çalışmalarım arasından yaptığı seçki ve serginin kurgusal yapısıyla, işleri kronolojik bir anlatı içine yerleştirmekten özellikle kaçındı. Sergi mevcut kurgusu ve yerleştirme planıyla beni işlerim arasında zamansal bir diyaloğun mümkün olup olmadığını düşünmeye sevk etti. Farklı dönemlere ait işlerimin yan yana geldiklerinde birbirlerini nasıl etkiledikleri, hangi anlam katmanlarını açtıkları benim için oldukça etkileyici bir deneyimdi.
Bu anlamda sergi, benim için geçmişe dönük bir retrospektiften ziyade, bugün hâlen sürdürdüğüm bir düşünme ve üretme hâlinin izini sürüyor. Aynı zamanda, üzücü olmakla birlikte, uzun bir zaman dilimine yayılan pek çok işimin hâlâ güncelliğini koruduğunu da gözler önüne seriyor.
Serginin bir müzede gerçekleşmesi şüphesiz imkânları da izleyiciyle kurduğu veya kurması öngörülen diyalogu da derinden etkileyen bir konu olarak düşünülebilir. Sizin için izleyiciyle kurulan temas/dil/diyalog bu sergide ve müze özelinde nasıl gelişti? Serginin, tamamen farklı bir coğrafyada yer alan bir müzede gerçekleşmesi, serginin dilini nasıl etkiledi?

Cieśla: Hepimiz biliyoruz ki bir müze ve bu örnekte, varlık nedeni mümkün olan en geniş kamusal kesime hizmet etmek olan bir devlet müzesi bir alan değildir ve bunu vurgulamayacağım. Bu kurumsal bağlam, serginin dilini ve izleyiciyle nasıl bir diyalog kurulabileceğini doğrudan etkileyen şeylerden biridir. Daha önce de söylediğim gibi bu sergide rahat bir konum ve durum söz konusu değil. Bu nedenle müzelerin sınırlarını bir kısıt ya da şikâyet nedeni/alanı olarak görmek yerine bu kurumsal parametrelerle hem birlikte hem de onlara karşı çalışmanın bilincinde olarak hareket ettik biz.
AGWA’da temel olarak Avustralya’da temsil edilen coğrafyaları dönüştürmeye, onlar üzerine çalışmaya odaklanıyoruz. Hale Tenger’in pratiği buradaki izleyicilerin sıkça karşılaştığı bir üretim değil; birkaç istisna dışında Batı Asya’dan sanatçıların Avustralya müzelerinde süreklilik taşıyan bir varlığı pek olmadı. İşte tam olarak bu yokluk da serginin kavramsal çerçevesinin bir parçası hâline geldi. Bu anlamda sınır yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda kurumsaldır: neyin görünür olacağını, neyin dolaşıma gireceğini, neyin kenarda ya da duyulmadan kalacağını belirler. Bu sessizlik, müze bağlamında ayrıca önemlidir; çünkü politik işlerin yüksek sesle kendini ilan etmesi ya da net çözümler sunması beklentisine karşı çıkar. Bu durum zaman içerisinde izleyiciyle nasıl konuştuğumuzu da şekillendirdi.
Sergi, izleyiciden zaten aşina olduğunu varsaymak ya da öğretici bir çerçeve alan sunmak yerine ondan belirsizlik, kesinti ve tekrarlar arasında ilerlemesini ister. Tenger’in neredeyse otuz yıla yayılan pratiğine bakıldığında sınırların ortadan kaybolmadığı, aksine farklı şekillerde geri döndüğü açıkça görülür. Bazı temalar döngüsel biçimde yeniden ortaya çıkar, farklı biçimlerde ve yoğunluklarda kendini gösterir. Beş yıl önce bu işlerin aynı şekilde yankı bulacağını sanmıyorum. Bugünse, acı verici bir biçimde, fazlasıyla güncel hissettiriyor. Tekrar duygusu ve tarihin ısrarı, sergiye “Borders / Borders” adını vermemizin temel nedenlerinden biri oldu. Sergiye adını veren 1999 tarihli Borders / Borders (Sınırlar / Sınırlar) başlıklı video, toprak üzerindeki bitmeyen hak iddialarına ve ideolojik, ulusal, coğrafi, fiziksel ya da psikolojik olsun, üretmeye devam ettiğimiz ayrım çizgilerine doğrudan temas ettiği için serginin omurgasını oluşturuyor.
Sergi mekânı da son derece bilinçli bir biçimde bölümlere ayrıldı; böylece bütün işler kavramsal önerme, mimari yapıya ve sergi parkuruna yansıtılmış oldu. Sergide izleyiciler sık sık farklı türden eşikler, kesintiler ve kısıtlanma alanlarıyla karşılaşır ve bu sayede kurulan diyalog yalnızca düşünsel olmakla kalmaz, bedensel bir boyut da kazanır; tempo, yakınlık ve duygulanım aracılığıyla her şey izleyicinin deneyimi üzerinden açılır.
Bu seçkinin izleyicilere Avustralya’da sunulması hemen her şeye bir katman daha ekledi: Sınırları birer çeviri edimi olarak düşünmek. Görüntülerin, seslerin ve tarihin bağlamlar arasında nasıl hareket ettiği; neyin harekete direndiği ve neyin çözümsüz kalmak zorunda olduğu soruları öne çıktı. Sergi, Tenger’in işlerini evrenselleştirmeye çalışmak yerine bu gerilimleri daha da görünür kıldı. İşlerin, kişinin nerede durduğuna -coğrafi, tarihsel ve politik- bağlı olarak farklı şekillerde konuşmasına alan açarken müzenin kendisinin de her zaman bu hitabın bir parçası olduğu gerçeğini dışlamadı.
Borders / Borders (1999) başlıklı video çalışmanız serginin hem en erken dönem parçalarından biri hem de adını taşıyan işi. Bu işi bugünden baktığınızda nasıl okuyorsunuz? Bu işin üretildiği dönemle bugünkü anlamı arasında ne tür bir fark veya ortaklık söz konusu?
Tenger: Borders / Borders (1999), insan yapımı sınırların yalnızca coğrafi ya da politik hatlar olmadığını; aynı zamanda patriyarkal bir dünya görüşünün ağırlığı altında, ülke, din, sınıf, cinsiyet ve insan-doğa ilişkilerinde üretilen ve sürekli yeniden kurulan hiyerarşik yapılar olduğunu görünür kılmaya çalışan bir işti. İnsanın Dünya’ya hâkim olma, onu ele geçirme ve tüketme eğiliminin esasen nafile bir çaba olduğunu dile getirme derdindeydi.

Bugünden baktığımda ise bu işin, sınırların her anlamda ne denli dirençli ve kalıcı olduğunu, tüm kuvvetiyle varlığını nasıl sürdürdüğünü daha da berrak bir biçimde ortaya koyduğunu düşünüyorum. Aradan geçen zamana rağmen sınıf, cinsiyet ve insan-doğa ilişkilerindeki hiyerarşik yapıların hâlâ aşılamamış olması ve özellikle iklim krizinin gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmiş olması, işin bugün başka bir ağırlık kazanmasına neden oluyor.
Bu anlamda Borders / Borders, bugün daha geniş ve katmanlı bir okuma alanı açıyor. Değişen bağlamlara rağmen, sınırların ürettiği eşitsizliklerin ve şiddetin sürekliliği, işin hem geçmişle hem de bugünle güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor.
Savaş ve barışın döngüselliği, bireysel ve kolektif hafıza, şiddet ve kırılganlık arasındaki gerilim sizin üretim pratiğinizdeki önemli meseleler. Söz konusu bütün bu başlıkların aslında gerek sizin tanıklığınız gerekse ülkenin geçirdiği dönüşüm bağlamında farklı anlamları da olsa gerek. Öncelikle bir birey olarak sizin bilinciniz bu meselelerle nasıl şekillendi? Sizi zaman içerisinde özellikle bu konular üzerine düşünmeye yönlendiren ne oldu?
Tenger: Bu meselelerle kurduğum ilişki, büyük ölçüde tanıklıkla şekillendi. Savaş ve barışın döngüselliği, şiddetin gündelik hayatın içine sızma biçimleri ve bunun bireysel olduğu kadar kolektif hafızada bıraktığı izler, büyüdüğüm coğrafyada kaçınılmaz olarak karşılaştığım olgular oldu. Bu durum, erken yaşlardan itibaren, gücün nasıl kurulduğu, nasıl meşrulaştırıldığı ve kime yöneldiği üzerine düşünmeme neden oldu.
Zaman içinde, ülkenin geçirdiği politik ve toplumsal dönüşümlerle birlikte, bu meseleler benim için yalnızca tanıklık edilen olaylar olmaktan çıkıp, üzerinde düşünülmesi ve sorgulanması gereken yapılar hâline geldi. Şiddet ile kırılganlık arasındaki gerilim, hem bireysel deneyimlerde hem de kolektif anlatılarda sürekli olarak yeniden üretiliyor. Bu da beni, görünür olanın ardında kalan sessizlikleri, bastırılan hafızaları ve dile gelmeyen deneyimleri araştırmaya yönlendirdi.
Bu konulara yönelmem, tekil bir kırılma anından ziyade, zaman içinde biriken gözlemler ve deneyimlerle şekillendi. Üretim pratiğimde bu meseleler, doğrudan temsil etmekten çok, izleyiciyi bedensel ve duyusal bir karşılaşmaya davet eden, açık uçlu yapılar aracılığıyla varlık buluyor. Böylece işler, hem kişinin öznel bilişsel süreçlerini hem de kolektif bir hafıza alanını aynı anda uyarmayı mümkün kılıyor.
Bir birey olarak bilincinizle kolektif hafıza tam olarak nerede iç içe geçti ve bu durum sizin kendi sanat dilinizi/anlayışınızı inşa etme sürecini nasıl etkiledi?
Tenger: Bireysel bilincimle kolektif hafızanın kesiştiği yer, gündelik hayatın olağan gibi görünen ama aslında derin biçimde politik olan anlarında ortaya çıkıyor. Çocuklukta, özellikle ilkokulda, sınıf farkının çocuk aklımla bile algılayabileceğim biçimde hissettirilmesi; ev içinde, sokakta ya da kamusal alanda içselleştirilen davranışlar, korkular ve suskunluklar, bana aitmiş gibi görünen ama aslında düpedüz kolektif olarak paylaşılan hafızaların izlerini taşıyor. Bu erken farkındalık, sanat pratiğimde doğrudan anlatılar kurmaktan ziyade, izleyiciyi de bu ortak ama kırılgan zeminde kendi konumunu düşünmeye davet eden bir dil geliştirmeme yol açtı.
Savaş, barış ve bu iki uç arasındaki döngüsellik gerek bir parçası olduğumuz gerekse serginin gerçekleştiği coğrafyada aslında çok önemli iki başlık olarak değerlendirilebilir ve bugün bunlardan konuşmak daha da anlamlı görünüyor bana. Bu döngüsellik bize söz konusu coğrafyalara ve dünyaya dair neler söyler?
Cieśla: Hale Tenger’in çalışmalarının imkânsız kıldığı şeylerden biri de savaş ve barışın sabit bir karşıtlık olarak var olduğu fikridir. Savaş ve barış birer varış noktası değil, birbirinin içine teğellenen şeyler, hâllerdir. Barış gibi görünen durumlar çoğu zaman yavaş ve yapısal şiddet biçimleriyle sürdürülürken açık savaş anlarıysa uzun süredir var olan fakat bastırılmış gerilimleri görünür kılar.
Bu döngüsellik, kültürel ve politik atmosferimize dair rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyar: Şiddet, tarihin bir kesintisi değil, onu düzenleyen temel mantıklardan/düzlemlerden biridir. Farklı coğrafya ve tarihsel bağlamlarda savaş, yalnızca geçmişten ders alamadığımız için geri dönmez; çatışmayı üreten yapılar -sınırlar, milliyetçilik, kaynakların sömürülmesi ve dışlama- büyük ölçüde varlığını sürdürdüğü için tekrar eder. Değişen şey, şiddetin temposu, görünürlüğü ve meşrulaştırılma veya inkâr edilme biçimidir.
Tenger’in işlerinde bu döngü, çoğu zaman savaş ve şiddeti gösteren çarpıcı imgelerle dile getirilmez. Bunun yerine atmosferin bir parçası olacak hissedilir. Savaş, barış ilan edildiğinde ortadan kaybolmayan izler bırakır. Bu izler bedenlerde, hareket alanlarında, alışkanlıklarda, hatta simgesel bir pembe cephede dahi yaşamaya devam eder. Savaş ve barış arasındaki bu döngüsel hareket en açık biçimde burada görünür hâle gelir. Bugün yaşananlar geçmiş şiddetin bir tekrarı gibi hissedilebilir; ancak öte taraftan kendime sürekli şunu hatırlatmak zorundayım: Bu, aynı olayın tekrarı değil, çözülememiş meselelerin geri dönüşüdür.
Farklı coğrafyalar üzerinden bakıldığında bu döngüsellik çatışmaya olan eşitsiz mesafeleri de açığa çıkarır. Bazı yerlerde savaş, gündelik hayatın sürekli bir parçasıdır. Bazı yerlerdeyse çatışma, aracılı ve dolaylı biçimde deneyimlenir. Buna rağmen Tenger’in işleri, hiçbir yerin bu döngülerin dışında kalmadığını ısrarla vurgular. Savaşı sürdüren ekonomik, ideolojik ve teknolojik mekanizmalar küreseldir; etkileriyse eşit dağılmaz.
Bu sergi, savaştan barışa doğru ilerleyen doğrusal bir anlatıyı reddeder. Aynı şekilde, döngüsel yapısı bizi kaçınılmaz bir trajedinin içine hapsettiğini de öne sürmez. Ben bu sergiye tanısal bir mercekten bakmayı tercih ediyorum: Dünyamızın ne denli derin bir biçimde bölünme, denetim ve yaşam ile ölümün yönetimi etrafında örgütlendiğini açığa çıkaran bir bakış. Eğer bir şeylerin değişmesi isteniyorsa yüzleşmemiz gereken koşullar tam olarak bunlardır.

Politik olanla kişisel olan arasında kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? Bu iki alan sizin için ne zaman birbirine yaklaşır ne zaman birbirinden ayrışır?
Tenger: Benim için politik olanla kişisel olan birbirinden ayrışan alanlar değil; aksine, sürekli olarak birbirine temas eden, iç içe geçen ve birbirini besleyen katmanlar. Kişisel deneyimlerimin, tanıklıklarımın ve bedensel hafızamın, daha geniş politik yapılar ve güç ilişkileri tarafından şekillendirildiğinin farkındayım. Bu nedenle kişisel olan, benim pratiğimde politik olanın bir yansıması ya da sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Bu iki alanın birbirine en çok yaklaştığı anlar, politik olanın gündelik hayata, bedene ve duygulanıma doğrudan temas ettiği durumlar. Şiddet, kayıp, kırılganlık ya da sessizlik gibi deneyimler, hem bireysel hem de kolektif düzeyde yaşandığında, bu ayrım neredeyse anlamını yitiriyor. Kişisel deneyimimi her zaman toplumsal örgüler içinde kurgulayarak sunmak ilgimi çekiyor; böylece izleyicinin de kendi deneyimiyle bir anlatı kurabileceği bir alan açmış oluyorum.
Dolayısıyla politik olanla kişisel olan, benim için sabit bir karşıtlık ya da net çizgilerle ayrılmış alanlar değil. Aksine, bağlama, zamana ve deneyime bağlı olarak birbirine yaklaşan ya da geri çekilen; sürekli müzakere hâlinde olan iki hareketli zemin olarak varlık gösteriyor.
Sergide ses, ışık, mekânsal boşluk gibi unsurları hem duygusal hem politik bir araç olarak kullanıyorsunuz. Peki bütün bu unsurların sizin pratiğinizdeki işlevi nedir? Sergide kendilerine ne tür bir karşılık buldular?
Cieśla: Hale Tenger’in sanat pratiğinde ses, ışık, hareket ve mekânsal boşluk gibi unsurlar estetik, etik ve politik anlamlar taşır. Bu öğeleri duyularımıza hitap edecek şekilde kullanması, algımızı nasıl biçimlendirdiğimizi ve dolayısıyla eseri nasıl deneyimlediğimizi de belirler. Havanın dolaşımı ya da bir kumaşın dalgalanışı dikkatimizi yönlendirirken aynı zamanda bir yokluğu da hissettirebilir. Burada mesele, koşulları uzaktan ve güvenli bir mesafeden izlemekten çok, onların içine girmek ya da dışına çıkarak bu hâllerin içinde var olmaktır.
Sergi kapsamında bu unsurlar farklı ölçeklerde işledi. Ses, görsel olarak tam anlamıyla temsil edilemeyen tarihleri ya da sessizlikleri taşıyarak, izleyicide dolaysızlık, yakınlık ve çözümlenmemiş bir gerilim duygusu geliştirdi. Işık ise algıyı ve hareketi şekillendirdi: gölgeler, loş alanlar ve aydınlatmadaki değişimler çeşitli eşikler oluşturdu; duraksama ya da huzursuzluk anları yaratarak iktidar ve denetimle ilgili meseleleri yansıttı. Bu unsurlar bir araya geldiğinde sergi alanı, politik koşulların açıkça gösterilmeden bile hissedilebilir hâle geldiği duyusal bir atmosfere dönüştü.

Son olarak ekolojik çöküş, medya kontrolü ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar gibi bugün daha da anlamlı bir hâle gelen çalışmalarınız da sergide izleyicilerle buluşuyor. Hemen her zaman bu tür konulara dikkat çeken bir sanatçı olarak bu meselelerin sizin sanat pratiğinizdeki yerine ve bugünün izleyicisi için ifade ettiği anlama dair neler söylersiniz?
Tenger: Bu sorunlar uzun süredir üzerinde düşündüğüm konular. Ekolojik çöküş, medya kontrolü ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar, farklı biçimler alsalar da aynı güç ilişkilerinin ve tahakküm mekanizmalarının parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu konular üzerine ürettiğim işler, özellikle bugünden bakıldığında, belirli bir dönemin aciliyetine verilen tepkiden ziyade, süreklilik gösteren bir sorgulamanın sonucu olarak okunmalı.
Bugünün izleyicisi açısından bakıldığında ise farklı dönemlerde ürettiğim bu çalışmalar, artık soyut ya da uzak meseleler olmaktan çıkıp gündelik hayatın doğrudan parçası hâline gelmiş deneyimlere dönüşmüş durumda. Ekolojik kriz bedende hissedilen bir gerçekliğe dönüşürken, bilgiye erişim, ifade ve dolaşım alanları giderek daralıyor. Bu durum, işlerin bugün başka bir yerden, farklı bir yoğunluk ve ağırlıkla okunmasını mümkün kılıyor; ancak bu aynı zamanda kaygı verici bir sürekliliğe de işaret ediyor.
Benim için önemli olan, bu meseleleri doğrudan temsil etmekten çok, izleyicinin kendi konumunu, sorumluluğunu ve kırılganlığını düşünmeye açan bir karşılaşma alanı yaratmak. AGWA’daki sergide yer alan tüm işler de kesin cevaplar sunmaktan ziyade, düşündürücü, belki rahatsız edici sorularla izleyici karşısına çıkan, açık uçlu yapılar olarak okunabilir.























