Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem

Talepler yerli yerinde, 18. İstanbul Bienali nereye?

İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’in eleştirilere yanıt verdiği T24’teki söyleşi kamuoyunu tatmin etmiş görünmüyor. Gelişmeler üzerine hem tekrar İKSV’ye ulaştık hem de sanat dünyasının taleplerini dinledik.

Freee, Protest Drives History, 2008, Fotoğraf: Servet Dilber, (13. İstanbul Bienali'nden)

18. İstanbul Bienali’’nin küratör seçimi sürecinin şeffaf ilerlememesi sonucu başlayan tartışmaların kamuoyuna yansımasından bu yana yaklaşık dört ay geçti. Kurumun keyfi ve sansür ihtimalini de akla getiren bu tutumu kültür sanat ortamında tepkiyle karşılanmış, ancak uzun bir süre, etkinliği düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ndan (İKSV) eleştirilere dair tatmin edici bir açıklama gelmemişti.

İKSV Genel Müdürü Görgün Taner T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği 13 Kasım tarihli söyleşide konuya dair ilk kez detaylı olarak konuştu. Taner söyleşide 18. İstanbul Bienali’ne dair etik bir sorun yaşandığını kabul etmekle beraber bienalin temasının belirlendiğini, sanatçıların davet edildiğini ve üretimlerine başladıklarını söyleyerek geri adım atmayacaklarını belirtti. Eleştirileri duyduklarını ve bunun için kapsamlı bir değişim programı başlatma kararı aldıklarını açıklayan Taner, bir yandan da “Ama bize seslenmenin yolu da işte bu süreçte yapıldığı gibi topluca bağırmak değildir,” ifadelerini kullandı. 

Bu dört aylık süreçte İKSV’ye yönelik eleştiri ve protestoların kesişim noktasında kurumun meşru, şeffaf ve hesap verebilir uygulamalar benimsemesi talebi yer alıyordu. “İKSV’ye Açık Mektup: Daha İyi Bir İstanbul Bienali’ne Doğru” başlığı altında kamuoyuna sunulan imza kampanyasının ardından İKSV, sosyal medya hesabından danışma kurulu yönetmeliğinde yaptığı ve 2026’dan itibaren uygulamaya girecek düzenlemeyi paylaşmıştı. 18. İstanbul Bienali’nin küratör seçimindeki şaibeyi ortadan kaldırmaya yönelik bir adım atılmadığı gerçeğini değiştirmeyen bu düzenlemenin ardından bienale Türkiye’den davet edilen dört sanatçı (Yaşam Şaşmazer, Kerem Ozan Bayraktar, Ateş Alpar, Bengü Karaduman) bienalden çekildiklerini duyurmuştu.

Konuya dair bir başka çağrı da sinema dünyasından geldi. Sinemacıların hazırladığı Açık Mektup’ta bienal etrafında yaşananların, İstanbul Film Festivali ve festival kapsamında düzenlenen Köprüde Buluşmalar platformunun işleyiş biçimine dair sorunları, film seçim süreçlerine dair şeffaflıktan uzak yaklaşımları, örtülü sansür ve sistematik müdahaleleri hatırlattığı vurgulanıyordu.

Taner’in T24’teki açıklamalarının ardından son bir protesto da 22 Kasım’da yaşandı. Kamusal Sanat Laboratuvarı (KSL), Açık Masa İnisiyatifi ve PACT (Katılımcı Sanat Topluluğu Türkiye) ile birlikte İKSV’nin Şişhane’deki binasının önünde bir basın açıklaması yaptı. İKSV yönetimini eleştirmek amacıyla “Bu bir ilan değildir” başlığı altında üzerinde “Liyakatsiz Küratör Aranıyor” ve “Liyakatsiz Sanatçı Aranıyor” yazan iki ilan çalışmasını kurumun binasına ve çeşitli yerlere asan ekip, bienalin başlayacağı 12 Eylül 2024 tarihine kadar bu ilanları çeşitli yerlerde sergileyeceklerini açıkladı. 

T24 röportajı kurumun konuyu masaya yatırması ve eleştirileri gündemine alması açısından önemli olsa da geldiğimiz noktada kültür sanat ortamının talepleri yerli yerinde duruyor. 

Açık Mektup girişimi ve imzacılarına, bienale geçmiş yıllarda katkıda bulunmuş sanatçı ve küratörlere İKSV’nin açıklamasını nasıl değerlendirdiklerini ve taleplerini sorduk. Yanı sıra İKSV’ye bu talepleri tekrar hatırlattığımız soruları yönelttik. İKSV’nin bu kez isim vermeden, kurum olarak yanıtladığı sorular ve cevapları şöyle:

“Şu anki koşullarda iyi bir bienal düzenleyebileceğimize inanıyoruz.”

18. İstanbul Bienali’nin danışma kurulunun oybirliğiyle seçtiği küratör yerine aynı kurulda yer alan Iwona Blazwick’in bu göreve getirilmesiyle danışma kurulu üyelerinin istifası ve konunun kamuoyuna yansıması gündem olmayı sürdürüyor. Süreç, Türkiye’den bienale davet edilen dört sanatçının çekilmesi; Açık Mektup girişimiyle bienale katılmış, bienalin küratörlüğünü üstlenmiş isimlerin de aralarında bulunduğu bir kalabalığın taleplerini açıklamasıyla devam etti. Son olarak sinemacıların da İstanbul Film Festivali üzerinden benzer sorunlara işaret ettiği bir açıklama oldu. Bu tepkilerin kesişim noktası, İKSV’nin düzenlediği etkinliklerde son yıllarda yaşanan ortak sorunları işaret ediyor. İKSV bu son vakaya dair danışma kurulu yönetmeliğini yeniden düzenleyerek bir adım attı ancak bu uygulama 2024 yılında gerçekleşecek bienali kapsamıyor. Oysa itirazlar öncelikle 18. İstanbul Bienali’ne dair. Sanat dünyası ve kamuoyundan gelen geri bildirimleri dikkate aldığınızı, aynı zamanda tek derdinizin iyi bir bienal yapmak olduğunu söylüyorsunuz T24’e verdiğiniz röportajda. Ancak bu koşullarda iyi bir bienal düzenlemek söz konusu mu? İKSV için şeffaflık politikasının, hesap verebilir olmanın açılımı ne demek? 

Biz şu anki koşullarda iyi bir bienal düzenleyebileceğimize inandığımız için 18. İstanbul Bienali’ni 2024’te düzenlemek üzere küratörümüzle birlikte çalışmaya devam ediyoruz. Bienalde yer alacak sanatçılar işleri üzerinde çalışmaya başladılar, yurtdışından katılan sanatçıların ziyaretleri planlandı, mekânlarla el sıkışıldı, şu anda tüm süreçler devam ediyor. Bir yandan da İKSV olarak, bu süreçte ortaya çıkan eleştirileri ciddiyetle ele aldığımızı her fırsatta ifade ettik. İKSV’nin karar mekanizmalarına dair eleştirileri ayrıca ele alıyor ve bu konuda neleri daha farklı yapabileceğimizi değerlendiriyoruz. 

Özellikle danışma kurulunun istifası ve dört sanatçının bienalden çekilmesi bienale dair bir güven kaybı olduğunun da göstergesi. Iwona Blazwick’in iyi bir küratör olduğunu söylüyorsunuz ama sorun Blazwick’in yeterliliği ve vasıflarından öte bir yerde, etik bir meselede kilitleniyor. Bu güven kaybına rağmen başka bir arayışın olmamasının sebebi nedir? Daha önce 13. İstanbul Bienali’nde küratör Fulya Erdemci’nin protestocuları bir tartışma platformuna davet ettiğini, İstanbul Film Festivali’nde yaşanan Bakur filminin gösteriminin engellenmesi sürecinde de festivalin direktörü Azize Tan’ın sinemacılarla toplantılar düzenlediğini biliyoruz. Benzeri adımlar atılamaz mıydı?

Iwona Blazwick’i davet etme kararımız, onun tecrübesi ve yetkinliğiyle iyi bir İstanbul Bienali yapacağına olan güvenimize dayanıyordu. Şubat ayında aldığımız bu kararın ardından ortaya çıkan etik tartışmaları ayrıca ele alıp yönetmeliğimizde değişiklikler yaptık. Bu değişikliklerden önce, İstanbul Bienali Danışma Kurulu’nun da seçici bir kurul olmaması nedeniyle, çıkar çatışması oluşturmayacağı düşüncesiyle hareket etmiştik. Geçmişte benzer durumlar olmuştu ve mevcut yönetmelik de buna izin veriyordu.

Tüm bu tartışmaların ardından yönetmelikte değişiklik yapmanın yanı sıra vakıf genelinde daha büyük bir değişimi hedefleyerek bir eylem planı oluşturduk, şeffaf ve kapsayıcı bir değişim sürecini hayata geçirme kararı aldık. İKSV her durumda diyalog yollarını arayan ve çeşitlendirmeye çalışan bir kurum. Bu sefer de benzer şekilde diyalog olanakları kurmak için çaba sarf ediyoruz. Önümüzde kurumsal değişim için bir yol çizdik ve bu yolda ilerlerken bizi farklı açılardan eleştiren birçok paydaşımızı da fikirlerini bizimle paylaşmaya davet ettik.

T24 için Cansu Çamlıbel ile yaptığınız söyleşide bir yandan eleştirilere kulak verdiğinizi, geri bildirimleri dikkate aldığınızı söylerken ve etik bir sıkıntı yaşandığını kabul etmekle beraber bir yandan da “Bize seslenmenin yolu bu süreçte yapıldığı gibi topluca bağırmak değildir” ifadelerine yer veriyorsunuz. Yine aynı röportajda kamplaşma sorunundan da bahsediyorsunuz. Demokratik eleştiri ve İKSV’ye ulaşmak isteyen bir araya gelmiş talepleri böyle değerlendirmek aynı anda vurguladığınız ilkelerinizle çelişki oluşturmuyor mu? Kültür sanat kamuoyu eleştirilerini, tepkilerini, sansürsüz biçimde karalanmadan ya da dışlanmadan size ne şekilde ulaştırabilir? Bu konuda kurumun mekanizmaları neler anlatır mısınız? 

Eleştirilere ve geri bildirimlere her zaman açığız ve bu görüşleri dikkatle değerlendiriyoruz. Cansu Çamlıbel ile yaptığımız sohbet sırasında kullanılan “Topluca bağırmak” ifadesi, iletişimin daha yapıcı bir diyalog şeklinde olması gerektiğini vurgulamak için kullanıldı. Biz kamplaşmadan kaçınarak, her sesi eşit şekilde dinlemeyi istiyoruz. Kültür sanat kamuoyu eleştirilerini ve tepkilerini, bize özgürce ve saygı çerçevesinde, e-posta, telefon, web sitesi ya da sosyal medya platformlarımızdan ulaştırabilir, ulaştırıyor da. Bu eleştirileri ve görüşleri her zaman değerlendiriyor, nasıl karşılık verebileceğimiz üzerine çalışıyoruz. İKSV, eleştirilerden öğrenmeye ve gelişmeye açık bir kurumdur ve her zaman tüm paydaşlarımızla açık bir diyalog sürdürmeye hazırız. 

Konunun kamuoyuna yansımasının ardından tek açıklamanız durumun yönetmeliğe aykırı olmadığı yönünde bir beyandı. Ardından uzun süre sessiz kaldınız. Açık Mektup girişiminin ardından ise yönetmelik değişikliğini kamuoyuyla paylaştınız. Yine T24’e verdiğiniz röportajda “Biz bu süreçte kendimizi daha iyi anlatmakta eksik kaldık. Sanatçılar, izleyiciler ve paydaşlarımızla daha iyi iletişim kurabilmenin yollarını aramamız gerektiğini gördük” diyorsunuz. Buna dair ne tür girişimlerde bulundunuz ya da bulunmaya hazırlanıyorsunuz?

Bu süreç, İKSV olarak iletişim stratejilerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösterdi. “Sessiz kaldınız” dediğiniz, bu süreç bizim için, tüm sesleri dinlediğimiz ve değerli geri bildirimleri değerlendirdiğimiz bir dönem oldu. Sanatçılarımız, izleyicilerimiz ve tüm paydaşlarımızla ilişkilerimizi güçlendirmek amacıyla nasıl adımlar atabileceğimizi değerlendirdik. Çalışma grupları oluşturduk, farklı disiplinlerden uzmanlar ve sanatçılarla bir iletişim ağı kurduk. 

Yönetmelikte yapılan değişiklikler, şeffaflık ve hesap verilebilirlik konusundaki kararlığımızın bir göstergesi olmalı. Şimdi, İKSV’nin bu temel ilkeleri daha da pekiştirecek yeni iletişim kanalları oluşturma aşamasındayız. Yakında oluşturmaya başlayacağımız kapsamlı eylem planımız, bu yaklaşımı somut adımlarla destekleyecek. Plan, geri bildirim toplantıları, farklı katılımcılarla atölye çalışmaları ve uluslararası kültür-sanat kurumlarıyla işbirliğinde tüm paydaşların katılımına açık paneller içeriyor. İnanıyoruz ki bu adımlar, İKSV’nin tüm paydaşlarıyla olan ilişkilerini daha da güçlendirecek ve bizi daha dinamik bir kurum haline getirecek. 

Sabancı Üniversitesi Arama Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Oğuz Babüroğlu ve ekibinin yürütücülüğünde 50 yılı geride bırakan İKSV’nin vizyonunu değerlendirerek yeni bir program, eylem planı oluşturacağınızı söylüyorsunuz. Bu çalışma, nasıl bir çalışma olacak? Babüroğlu’nun uzmanlık alanının kültür sanat alanından uzak olması, kültür yönetimi ya da kültür politikaları üzerine çalışan bir uzmanı tercih etmemeniz kurumun yeni yapılanmasına dair ne anlatıyor? 

İKSV bundan önce de birçok kere farklı uzmanların liderliğinde stratejilerini, vizyon ve misyonunu gözden geçirdiği süreçler yürüttü, bu süreçler ışığında farklı uygulamaları hayata geçirdi. Bu kez de İKSV’nin gelecekteki stratejik yönünü çizmek ve yeni bir eylem planı oluşturmak amacıyla akademik bir arka planı olan Prof. Dr. Oğuz Babüroğlu’nun rehberliğinde çalışmaya karar verdik. Bizce bu durum kurumumuzun yapısına ve eleştirileri ele alma biçimimize dair ciddiyetimizi anlatıyor. Prof. Dr. Babüroğlu’nun farklı disiplinlerde tecrübesi ve geniş bir perspektifi var. Bugüne dek benzer çalışmaları birçok farklı konuda ve alanda çalışan dernekler, vakıflar, kurum ve kuruluşlarla yürütmüş, dinamik bir ekiple çalışan bir uzman. Yürüteceğimiz çalışma, bir önceki sorunuzun yanıtında da belirttiğimiz gibi geri bildirimlerin toplanması, atölye çalışmalarıyla konuların önceliklendirilmesi ve çalışma gruplarının oluşturulması gibi aşamalar içeriyor. Arama ekibinin, farklı alanlardan paydaşlarımızın da katılacağı bu sürece en iyi şekilde rehberlik edeceğine inanıyoruz. 


Wouter Osterholt ve Elke Uitentuis, Monument to Humanity – Helping Hands, 2011/2013, Fotoğraf: Servet Dilber (13. İstanbul Bienali’nden)

Açık Mektup girişimi, WHW kolektifi, Charles Esche, Hale Tenger, Ahmet Öğüt, Burak Delier, Leyla Gediz ve Aslı Çavuşğolu’nun Görgün Taner’in açıklamalarına yönelik eleştirileri ve kurumdan talepleri ise şöyle: 

“Önceliğimiz bienalin yapılıp yapılmaması değil, sanat üretimi ve paylaşımı için elverişli bir ortamın tesisi olmalı.”

Açık Mektup Girişimi (Mustafa Emin Büyükcoşkun, Merve Elveren, Özge Ersoy, Sarp Renk Özer)

  • “İKSV’ye Açık Mektup: Daha İyi Bir İstanbul Bienali’ne Doğru” kamu yararına çalışan özel bir vakfın kamusal sorumluluklarını hatırlatan bir metin. Amaç İKSV’yi yalnızlaştırmak veya hedef göstermek değil; aksine İKSV’nin daha duyarlı, şeffaf ve hesap verebilir bir işleyişle yönetilmesine dair talepleri dile getirmek. Kurum etiğine dair bu tür tartışmaların kapalı kapılar arkasında ya da bireylerden gelen -ve çoğunlukla sosyal medyada dile getirilen- tekil yorumlara sıkışmaması için herkese açık bir ortamda yapılmasını önemsiyoruz. “İKSV’ye Açık Mektup” tam da bu sebeple ortaya çıktı. Mektup Türkiye’den ve yurt dışından 300’e yakın sanat profesyoneli ve farklı meslek dallarından bienalin duyarlı takipçileri tarafından imzalandı. Bu çağrı metnini Türkiye’deki kültür kurumlarının kamusallığına dair uzun vadeli bir tartışmanın parçası olarak görmek gerekiyor. Buradaki kamusallık olgusu kurumun kamu fonlarından yararlanıp yararlanmaması veya özel bir vakıf olup olmamasından ibaret değil. Bu mefhum daha ziyade kurumların sanatçılar, küratörler, sanat emekçileri ve diğer paydaşlarıyla kurduğu ilişkiye, iletişim kanallarını açık tutmasına ve yöneltilen eleştiriler doğrultusunda kendini dönüştürebilmesine dayanıyor. Kültür işçileri olarak eleştirel, cüretkâr ve cömert olmakta ısrar etmeliyiz. Ancak bu şekilde kültür kurumlarının rolünü, işleyişlerini ve sorumluluklarını tartışıp değiştirebileceğimiz ortak bir dilin inşası mümkün. 
  • İstanbul Bienali birçok sanat emekçisinin güncel sanatla tanışmasına, Türkiye ve dünyadan pek çok sanatçı, küratör ve yazarın birbirleriyle bağ kurmasına vesile olan bir etkinlik. 1987’den beri devam eden bienal, düzenleyen İKSV’nin değil İstanbul’un ismini taşıyor. Kuşaklara mal olmuş, şehrin hafızasının biriktiği ve aktarıldığı bir etkinlikten bahsediyoruz. “İKSV’ye Açık Mektup”, imzalayanların İstanbul Bienali’ni sahiplendiğini ve dolayısıyla da etkinliğin daha iyi yönetilmesine yönelik beklentilerini dile getirmekte ısrar ettiğini açıkça gösteriyor. 
  • 18. İstanbul Bienali’ne dair tartışma kamuoyuna yansıdıktan sonra İKSV’den gelen ilk açıklama, küratör seçimine dair kararın titizlikle alındığı ve işleyişin yönetmeliğe aykırı olmadığına yönelikti. Kurum, “İKSV’ye Açık Mektup” metninin ardından yayımladığı açıklamada ise danışma kurulu yönetmeliğine dair 2026’dan itibaren yürürlüğe girecek değişiklikler yapacağını taahhüt etti. Görgün Taner T24’te yayımlanan röportajında da bu değişikliklerden bahsediyor. Bu muhakkak olumlu bir gelişme. Ancak İKSV yönetiminin göz ardı ettiği iki konunun altını çizmek isteriz. İlki, değişimin 2026’ya ertelenmeden, 18. İstanbul Bienali ile başlamasının gerekliliği. Yaşananlardan sonra danışma kurulunun üç üyesinin görevinden istifa ettiğini ve davet edilen dört sanatçının (Ateş Alpar, Bengü Karaduman, Kerem Ozan Bayraktar ve Yaşam Şaşmazer) bienalden çekildiğini unutmamak gerekiyor. Sanatçıların da kaleme aldıkları metinde vurguladığı üzere, önceliğimiz bienalin yapılıp yapılmaması değil, sanat üretimi ve paylaşımı için elverişli bir ortamın tesisi olmalı. 18. İstanbul Bienali’ne İKSV’de uzun zamandır devam eden yönetimsel sorunların iyiden iyiye görünür olduğu bir vaka olarak bakıyoruz. Vaziyet buyken, herhangi bir değişikliğe gidilmeden, salt devamlılık uğruna 18. İstanbul Bienali’ni düzenlemek Türkiye kültür sanat ortamına ne kazandırır, ne kaybettirir? Bu vakanın bütün aktörleriyle açık bir formatta tartışmaya açılması alan için bir ‘kayıp’ değildir. Aksine, arzu ettiğimiz eleştirel zemininin oluşması ve İKSV’ye karşı ortaya çıkan derin güven kaybının onarılması için değişimin 18. İstanbul Bienali’yle başlamasının aciliyeti ortada. İkincisi, bu tartışmanın kamuya açık şekilde ilerlemesinin önemi. T24’teki röportajının yayımlanmasından önce Görgün Taner aramızdan iki kişiye telefonla ulaştı; vakfın işleyiş yapısını değiştirmek üzere planlanan dönüşüm sürecinden bahsetti ve gelecek sene düzenlemeyi planladıkları kapalı buluşmaya davet etti. Kendisine de ifade ettiğimiz ve soru olarak yönelttiğimiz üzere, bahsettikleri değişimin İKSV’nin davet ettiği danışmanlar ve sanat profesyonelleriyle kapalı kapılar ardında değil, katılımın herkese açık olduğu bir forumla, kuruma sorularını ileten herkesin önerileri ve eleştirilerini dile getirebileceği bir ortamda başlaması, eksikliğini çektiğimiz ve mektupta da altını çizdiğimiz, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin ilk adımlarının atılması açısından önemli. 
  • 18. İstanbul Bienali vakasına kriz yönetimi olarak değil bir tartışma zemini yaratma imkânı olarak bakmak gerekiyor. İKSV’nin bahsettiği değişimin gerçekleşebilmesi için 18. İstanbul Bienali önemli bir fırsat. Vakfın yaşananların sorumluluğunu alıp gerekli değişikleri önümüzdeki bienalde yapmasını umuyoruz. Öte yandan 18. İstanbul Bienali küratörü Iwona Blazwick’in süregelen eleştirilere cevap vermemesini en iyimser tabirle şaşırtıcı bulduğumuzu söyleyebiliriz. 
  • “İKSV’ye Açık Mektup” etrafındaki tartışmaların tıkandığı noktalar, kültür ve sanat alanında kökleşmiş sorunlara birçok yönden temas ediyor. Mektubun İKSV’yi kötü niyetle hedef gösterdiği ve itibar kaybına uğrattığını düşünen, dile getirilen talepleri ‘cancel’ kültürüyle ilişkilendiren meslektaşlarımız var. Ayrıca, mevzubahis metni alandaki nüfuzlu aktörlere mal etme ve bu kişilerle ilişkili güç dinamiklerinin uzantısı addedip kötüleyen temayüller de mevcut. Kamusallığa yönelik müşterek talepleri dile getiren bir mektubun bu şekilde önemsizleştirilmeye çalışılması ve kutuplaştırıcı addedilerek hedef gösterilmesini talihsiz ve tehlikeli buluyoruz. Diğer yandan bu tartışmanın sadece İKSV’yle sınırlı olmadığını, sorunların Türkiye’de faaliyet gösteren diğer kültür kurumlarını da bağladığını vurgulamakta fayda var. Geçtiğimiz üç ay içinde kültür emekçileri kültür kurumlarının işleyişlerine ve sorumluluklarına dair tartışmaları birçok farklı platformda gündeme getirdi. Açık Masa’nın düzenlediği “Açık Ayna” konuşmaları, anonim olarak kaleme alınan “Kültür-Sanat Alanında Ayrımcılığa Karşı Eyleme Geçme Çağrısı” (27 Ağustos), KIRIK inisiyatifinin Begüm Özden Fırat moderatörlüğünde düzenlediği “Kültür Belası: Kurumlar, Hayat Tarzı ve Kutuplaşmanın Ötesi” başlıklı buluşma (21 Ekim) ile İKSV’nin düzenlediği Film Festivali ve “Köprüde Buluşmalar” gibi etkinliklerin de benzer yaklaşımlarla yönetildiğine dikkat çeken “Sinemacılardan İKSV’ye Çağrı” (13 Kasım) bunlardan sadece birkaçı. Bu çağrı ve buluşmaların ortak noktası ise şu: Kültürü mücadele ve müzakere alanı olarak hayal etmemiz ve bu doğrultuda örgütlenmekte ısrar etmemiz gerekiyor. Mevzubahis kültür kurumlarının da bu eleştirileri yok saymadan ve ötelemeden ciddiyetle ele alması aciliyetini koruyor.

“18. İstanbul Bienali’nin içeriği ve niyeti konusunda hevesli olmak zor.”

WHW kolektifi

  • Sanat dünyasında inşa ettiğimiz değer sistemleri konusunda birbirimizi sorumlu tutmamız gerektiğini düşünüyoruz. Halihazırda sistematik adaletsizliğin olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve en azından sanat dünyasının şeffaf, hesap verebilir, adil ve sorumlu olmayı hedeflemesi gerektiğine inanıyoruz. Elbette bu sorunlar sadece şu anda bahsettiğimiz durumla ilgili değil. Kültür sanat dünyasında özgürlüğün küresel düzeyde dramatik bir şekilde daraldığına; baskı ve sansürün arttığına tanık oluyoruz. 
  • İstanbul Bienali birçok edisyonunda aciliyet taşıyan meseleleri gündeme getiren bir platform oldu. Bienalin 18. edisyonunun temelinde şeffaflık eksikliği ve bu tezahürün kamusallığına karşı sorumsuzluk yatıyor, dolayısıyla içeriği ve niyeti konusunda hevesli olmak zor. 
  • Bu kadar uzaktan Türkiye’deki sanat ortamına herhangi bir tavsiyede bulunmak istemeyiz. Türkiyeli sanatçılar ve kültür çalışanlarıyla harika işbirliklerimiz oldu. Birbirlerini destekleme biçimlerini her zaman takdir ettik ve şimdi de doğru olanı yapacaklarına güveniyoruz. “Hayır” demenin zor olduğunu biliyor, ancak gelecekte hepimizin daha etik kültürel üretim koşullarına “evet” deme şansına sahip olabilmemiz için bunun şimdi gerekli olduğunu düşünüyoruz.

“18. İstanbul Bienali’nin planlandığı gibi devam etmesi halinde uluslararası sanat ortamı tarafından büyük ölçüde göz ardı edileceğini düşünüyorum.”

Charles Esche

  • İKSV’nin prosedürlerinin güncellenmesi gerektiğini düşünmesinden ve daha geniş çaplı istişarelerde bulunacaklarını duymaktan mutluluk duyuyorum. Kendilerine bu süreçte başarılar diliyor ve alana yönelik iyi niyetlerine güveniyorum. Ancak Görgün Taner’in 2024 bienalinin küratörünün etik olmayan yollarla seçildiğini kabul etmesini önemli bulsam da böyle bir itirafın hak ettiği sonuç bu değil. Bienal geçmişte dış krizler nedeniyle ertelenmişti ve Görgün’ün itiraf ettiği iç kriz nedeniyle bunun tekrarlanmaması için bir neden yok.
  • Bence İstanbul Bienali üzerinden süren tartışma çeşitlilik içeren, demokratik ve açık bir toplumu desteklemek için ne tür kamusal sanat kurumlarına ihtiyaç duyulduğu etrafında dönüyor. Gücü küçük bir zümre arasında dağıtmak için yapılan bu tür kapalı kapılar ardındaki anlaşmalar ne demokratik ne de açık. Bu koşullar altında, hangi bienal düzenlenirse düzenlensin, hem etik hem de politik açıdan şüpheli olmak zorundadır. Bu, sanatçıların işlerine ve tutkularına odaklanmak yerine bienale dahil olmak için yolsuzluk ve nüfuz kullanmaya teşvik edileceği anlamına geliyor. Bu da bienal izleyicilerinin haklı olarak bir sanatçının katılımcı listesine dahil edilme nedenine şüpheyle yaklaşacağı anlamına geliyor. Temelde hem kamusal güveni hem de bir sanat ortamının gelişmesi için çok önemli olan samimi güveni yok eder. Bu durum, bir sonraki bienalde her ne gösterilirse gösterilsin, tüm çalışmaların değersiz kılınmasına yol açacaktır.
  • Dünyada benzer bir yapıya sahip olan ve varlığını sürdüren başka bienaller de var. Ancak İstanbul Bienali bundan çok daha fazlası. Bienal, sanatın durumu ve jeopolitik/sosyal değişimle ilişkisine dair fikirlerin sunulup paylaşılabildiği önemli bir etkinlik olarak kendini kabul ettirdi. Bu yolsuzlukla birlikte bu olasılık da ortadan kalkıyor. Bienalin bir kliğe teslim edilmesi, sanatın gelişmesi ve değişmesi için birçok olasılığı kapatıyor. Bienal, hali hazırda bir çıkar grubu tarafından ele geçirilmiş olduğu için artık geniş çağdaş toplumsal kaygıların barometresi olarak hizmet edemez; halkın, sanatın ve sanatçıların çıkarlarından başka bir gündeme hizmet eden, uzlaşmacı bir küratörün işi olarak alaycı bir şekilde algılanmaktan kaçınamaz. Bu nedenle, 18. bienalin planlandığı gibi devam etmesi halinde uluslararası sanat ortamı tarafından büyük ölçüde göz ardı edileceğini düşünüyorum.
  • Sanat ortamının bu sınırlı durumlarda da bir güce sahip olduğunu anlaması önemli. Sydney Bienali, Manifesta ve Sao Paulo bienallerinde politikaları değiştiren, eserlerini göstermeyi reddeden sanatçıların baskısı ve boykotlar oldu. Sanatçıların önümüzdeki bienalde yer almayı reddetmelerinin çok yerinde olacağını düşünüyorum. 
  • Yolsuzluğun en büyük kurbanlarından birinin bu göreve atanan ancak bir jüri üyesi tarafından görevi elinden alınan Defne Ayas olduğunu unutmamak gerek. Uluslararası sanat camiasının, İstanbul’daki sanatın geleceği için neyin etik ve iyi olduğunu düşünmenin yanı sıra, herhangi bir daveti reddetmeyi de Defne’ye borçlu olduğunu söyleyebilirim. Burada bir fark yaratma fırsatı var ama bu ancak bir araya gelip hayır demekle mümkün olacak. 

“Bu kamusal tepki İstanbul Bienali’nin geleceğini koruma altına almak için.”

Hale Tenger

  • İstanbul Bienali’nin ilk edisyonundan itibaren yıllar içindeki gelişimini ve giderek en saygın bienaller arasında yer edinmesini bizzat deneyimlemiş ve gözlemlemiş bir sanatçıyım. Bugüne dek birçok uluslararası bienalde yer aldım ama İstanbul’da yaşayan ve üreten bir sanatçı olarak 3., 4. ve 16. İstanbul Bienal’lerine katılmış olmamın benim için her zaman ayrı bir önemi oldu. 
  • Bir sanatçı olarak İstanbul Bienali’ni korumak zorundayım, bu herhangi kişisel bir keyfiyete değil tam tersi duyduğum toplumsal sorumluluk düşüncesine dayanıyor. Bienal bizim göz bebeğimiz, hepimize ait. Bizlerden, yani kamudan bağımsız bir kurum değil, kamusal alanda kültürel faaliyet icra eden bir kurum. Sanatçı yoksa sanat yok, sanat yoksa sergi yok, kurum yoksa da bienal yok, aslında mesele bu kadar basit. Hepimiz birbirimize bağlıyız, kimse özel değil, kimse ıssız bir ada değil. Bir arada yaşıyor ve üretiyoruz. 
  • Söz konusu sorunun basında haberleştirilmesinden çok önce, sanat-kültür camiası olarak İKSV’nin kendi oluşturduğu jürinin kararını çiğneyerek başka bir ismi 18. İstanbul Bienali’nin küratörü olarak atayacağını duyduk. Küratör olarak adı geçen kişinin ise seçici jüri üyesi olduğunu henüz bilmiyorduk. Kapalı kapılar ardında olup bitenler hakkında duyduklarımıza uzun bir süre inanmak istemedik ve yalanlanacağını beklerken İKSV, 18. İstanbul Bienali’nin küratörü olarak Iwona Blazwick’i ilan etti. Derken ortaya çıktı ki kendisi zaten küratör seçimi için oluşturulmuş jüride görevli imiş. Bu kabul edilebilir bir durum değildi. İKSV ise bu konuda sessizliğini sürdürmeye devam etti. Bu yüzden açık mektup kamusal alanda paylaşıldı, çünkü İKSV ısrarla kültür-sanat alanındaki bu rahatsızlığı uzun süre duymamazlıktan geldi. İKSV’nin ilk başlarda eleştirileri muhatap almayı dahi zul görmesi, doğal olarak sanat çevrelerinde hiyerarşik bir düşünce yapısına işaret eden, üstenci ve kibirli bir tavır olarak yansımasını buldu. Esas endişe kaynağı ise, Türkiye’de son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve topluma birçok alanda dayatılan bir oldu bitticilik, ben yaptım oldu, zaten hesap da vermem, kol kırılır yen içinde kalır anlayışının bu kadar bariz olarak kültür-sanat alanında da kendini göstermesiydi. 
  • Tüm bu gelişmeler doğrultusunda İKSV’den şeffaflık ve alınmış bu yanlış karardan dönmeleri beklentisiyle kültür-sanat alanı mensubu bir sanatçı olarak önem verdiğim bir kurumun yanlış bulduğum gidişatına dair fikirlerimi ve uyarılarımı duyurmak sorumluluğum var. Özellikle tekrar altını çizmek isterim, İstanbul Bienali kamuya aittir, dolayısıyla yapılan uyarılar, eleştiriler kişilere değil, kuruma yöneliktir. Bu kamusal tepki İstanbul Bienali’nin geleceğini koruma altına almak içindir. Talep edilen şeffaflık da bu açıdan değerlendirilmeli, kişiselleştirilmesine mahal verilmemeli. 
  • İKSV, 2026 İstanbul Bienali için değişim vaadinde bulunan bazı açıklamalar yaptı. Ancak 2024 İstanbul Bienali üzerine halihazırda bir gölge düşmüş durumda. Bu kadar şaibe altında gerçekleştirilecek bir İstanbul Bienali’nin uluslararası saygınlığına daha fazla gölge düşüreceğinden endişe ediyoruz. Benim naçizane fikrim, bu şartlar altında bir İstanbul Bienali yapmaktansa bienali ertelemeleri, vaat ettikleri ve kamu tarafından talep edilen dönüşümün bir sonraki bienalde sağlıklı bir şekilde hayata geçmesine fırsat tanımaları. Ayrıca İstanbul Bienali tarihinde örneği de var, 1992 yılında gerçekleşen 3. İstanbul Bienali’ni takiben 4. İstanbul Bienali 1994 yılında değil, 1995 yılında yapılmıştı. 

“İKSV hem kamuya hem de kendi çalışanlarına karşı hemen sorumluluk almalı.”

Ahmet Öğüt

  • İstanbul Bienali gerçek anlamıyla değerini kamunun bienali olmasından alıyor. Bugüne kadar sanatçıların, emekçilerin, vakıf çalışanlarının, sadece davet edildikleri, maaş aldıkları için sahiplendikleri bir etkinlik değildi. Bir sihir vardı, önemine dair kolektif bir inanç, diğer global bienallerin çoğuna kıyasla çok daha az bütçesi olmasına rağmen, yeni müzakere alanları yaratarak, şehrin adını hak ederek taşıyarak zamanın politik nabzını tutan, sadece izlemediğimiz, öğrendiğimiz bir etkinlikti. Gezi’den beri bu süreç daha da zorlaştı, müzakere alanları daraldı, ama daha önce bienal misyonuna ve kendi kitlesine bugün yaşanan olaylar kadar ters düşürülmemişti. İstanbul Bienali İKSV’nin sahip olduğu bir etkinlik değil, aracılık yaptığı bir etkinlik, hepimizin kolektif mirası. 
  • Kendi kurumsal danışmanlarını hiçe sayarak, kimsenin sorumluluk almadığı tepeden inme bir kararla İKSV kendi meşruiyetini tehlikeye attı, inatla da 2024 bienalinden başlayarak ivedilikle sorumluluk almamaya devam ederek, bienalin de meşruiyetini tehlikeye atmış durumda. Sorumluluk alınacaksa hemen bugün alınmalı, yapıldığı kabul edilen hatalar hemen bugünden başlayarak düzeltilmeli ve sonraki yıllara havale edilmemeli. Samimiyet varsa gerekli olan bu. Açık mektubun yazılmasına gerek kalmadan, hatta öncesinde seçici kurul üyelerinin istifasına gerek kalmadan, atılan yanlış adımlar düzeltilerek durum çözülebilirdi. Dikkatinizi çekerim çok kısa bir zaman zarfından bahsetmiyorum, kamunun haberi olmadan önce 4-5 aylık bir süreçten geçtiler içerden çözebilmek için fırsat vardı. Ben bu sorumsuzluğa karşı kolektif mirasa sahip çıkmamız gerektiğine inandığım için oluşan kolektif duyarlılığa tereddüt etmeden desteğimi veriyorum. 
  • İKSV hem kamuya hem de kendi çalışanlarına karşı hemen sorumluluk almalı. Hiçbir şey olmamış gibi yapılacak bir bienal meşruiyetini kaybetmekle birlikte, İstanbul ismini adında hak etmeyen işlevsiz bir etkinlikten başka bir şeye dönüşmeyecektir. Yurt dışından durumun vahimliği çok daha net görünüyor, yurt içindeki tartışmalarda ise speküle detaylarla olayı özünden uzaklaştıran bir atmosfer gözlemledim. Sistemik bir sorun ortada ve bunu gizlemenin ya da hiç böyle bir usulsüzlük olmamış gibi davranmanın alemi yok. Ben şahsen, yurt dışından ziyarete gelme ihtimali olan sanatçı, küratör ve kültür çalışanlarına önümüzdeki bienali bu haliyle gelip gezmelisiniz diyemez hale geldim. Son geldiğimiz aşamada aylarca süren bir süreç sonucunda Türkiye’den dört sanatçı çekildiğini duyurdu. Bienal yaklaştıkça tarihin doğru tarafında durmak isteyenlerin sayısı her geçen gün artacaktır, tereddüt edip karar veremeyenler, unutulur, geçer gider diyenler, kalıcı ve huzursuz bir hisle uzun vadede yollarına öyle devam etmek zorunda kalacaklar. 
  • 2014’te Sydney Bienali’nde bizim başımıza gelenler önemli bir örnek. Bienalin kurucu sponsoru, bienalden kısa bir süre önce devletle imzaladığı bir anlaşmaya istinaden, ülkeye girmek isteyen sığınmacıların, uluslararası yasalara karşı olmasına rağmen tutuldukları süresiz gözaltı kamplarının işletmesini devralması üzerine, bienalde yer alan birkaç sanatçı, toplanıp bir mektup yazdık; bunun üzerine kurum; “Sanatçılar kendi anlayış ve etik inançlarına göre karar vermeli,” cevabı verince, dokuz sanatçı toplanıp, kurum tarafından sorumluluk alınana kadar sergiden çekilme kararı almıştık. Neticesinde mevzu Avustralya’da parlamentoya kadar çıkmıştı ve bienalin genel başkanı istifa etmek zorunda kalıp sponsorluktan çekilmiş, sonrasında biz de bienale geri dönmüş ve kaldığımız yerden bienale sahip çıkmıştık. Sanatçılar araçsallaştırılmak ve inşa edilmesi yıllar alan sanatçı duruşlarını kaybetmek için kurumlarla çalışmıyorlar. Kamusal kurumlar etik kodlarını hali hazırda paylaşmak ve sonrasında da gerektiğinde kamuya her zaman hesap vermekle yükümlü olduklarını unutmamalı.

“Sanatçılar bir araya gelmeli ve kendi otonom oluşumlarını üretmeliler; bu işin başka bir çözüm yolu yok.”

Burak Delier

  • Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Kurumlara odaklı enerji harcamak son derece yorucu ve gereksiz. Sanatçılar bir araya gelmeli ve kendi otonom oluşumlarını üretmeliler; bu işin başka bir çözüm yolu yok.
  • İKSV ve Türkiye’deki sanat ortamının genel yapısı hakkındaki görüşlerimi İlker Cihan Biner’le Artı Gerçek için yaptığım söyleşide kapsamlı bir şekilde ortaya koymuştum. Bu söyleşiden de anlaşılacağı gibi Açık Mektup’un dili ve yaklaşımından oldukça ayrı bir konumum var. Fakat, ne kendi-süper-değerli-görüşlerim-ve-fikirlerim narsizmine kapılmaya niyetim var ne de kendimi bu işlerin üstünde ya da ayrı bir yerde görüyorum. Sorumluyum ve minimum da olsa katkı vermem gerekir. Beraber hareket etmenin, beraber bir tepkiyi ortaya koymanın iyi, güzel, değerli, haklı fikirlerden çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Mektubu sırf imza olarak da olsa, beraber hareket etmeye, tartışsam da asgari müşterekte anlaşabileceğim meslektaşlarımın çabasına bir katkım olsun diye imzaladım. Fakat sanat ortamında bu türden sembolik toplaşmalara değil, canlı yan yanalıklar kurmaya ihtiyacımız var.
  • Son Antalya Altın Portakal Film Festivali üzerinden bu tip organizasyonları yapısal olarak ele alan Emre Yeksan’ın “Festivaller Ne İşe Yarar?” adlı yazısı da önemli. Verimli olabilecek tartışmaları buralardan kurabiliriz. Bienal ve festivaller, eninde sonunda aşırı yönetilen, bazen açıktan sansüre başvuran fakat aslında dönem dönem değişen “hassasiyetler” uyarınca belirli bir eleme mekanizmasını içselleştirmiş, kendinden menkul bir prestij ekonomisi üzerinden işleyen sorunlu oluşumlardır. Sanıyorum hiç kimse bienallerin anası olan Venedik Bienali’nin sorunsuz bir organizasyon olduğunu iddia edemez. Kaldı ki dünyanın içinde bulunduğu popülist-neo-faşist-felaketler döneminde bu büyük ölçekli, küresel ve yerel sanat organizasyonları artık içinde var olunamaz hale gelmişlerdir. (Bu açıdan son documenta bir limiti test etti ve sınırları gösterdi. Sansür ve istifalar serisini ayrıca tartışmak gerekiyor ama gelişmeler bir daha böyle bir şeyin olmaması için ne yapılabilir diye düşünen bir yönetim aklına işaret ediyor. Halbuki en baştan İKSV’yi örnek alsalardı başlarına bunlar gelmezdi!) 
  • Türkiye’de vuku bulan, çarpıklığın net şekilde faş etmesidir. Bu da belli bir süreçte olgunlaştı ve ortaya çıktı. Benim baktığım yerden Bienal 2013 sonrası zaten heyecanını yitirmişti, 2015’teki sürümü çok değil biraz ayırırsak gördüklerimiz ezbere sergilerdi. Son bienaller özellikle yerel bağlama dokunmamak için özel bir çaba harcıyor gibilerdi. Özellikle son bienal biraz dramatikleştirerek ifade edersem, neredeyse küratörlerin İstanbul’u aşağılaması gibiydi. Savundukları tez politik olarak sorunlu olduğu gibi birkaç tekil iş ve oluşum dışında son derece özensiz ve sallapati sunumlar; sanki özellikle, okunmaması için yapılmış gibi duran bilgiye boğma tavrı serginin büyük kısmını işlevsiz kılıyordu. Eğer yapılan işin özü umursanmıyorsa, yapar gibi gözükerek nasıl yapmayız diye düşünülüyorsa, hem küratörlerin hem de kurumun aklında bir sürü hesap kitap dönüyorsa, belli bir idealizm egolara, kariyerizme, -ne kadar gerçek olsalar da- korkulara ve kaygılara feda ediliyorsa bir şeyin güçten düşmemesi, giderek çürümemesi sürpriz olur… (Bu arada şunu da belirtmem gerekiyor sanırım, kabaca tarif ettiğim bu “iş görme” biçimi bienale has değil, kurumlarımızda, ticari veya değil galerilerimizde, genel olarak yerel sanat dünyasında son derece yaygınlaşmış durumda. Toplumumuzdaki genel durumdan ayrı olmayan bir tip “regresyon”, geri-çekilme bu; travma ve felaketler karşısında “çocukluğa geri-çekilme”deki gibi. Bu geri-çekilmenin semptomlarını bazen pop estetik tavırlarda, bazen tümüyle piyasa odaklı, “minimal”, temiz galeri sunumlarında bazen dünya-tarihsel ve bağlamsal durumumuzla alakasız temalarda görebiliyoruz.)
  • İKSV’nin bu son olaylardan verimli olabilecek dersler çıkartmasını ummak istiyorum ama T24’teki, yer yer gayri-ciddi ve küçümseyici tonlar sezilen Görgün Taner söyleşisi bambaşka bir yerde olduklarını gösteriyor. Girdikleri yoldan geri gitmeyeceklerini, durumu bir PR fırsatına çevireceklerini anlıyorum. Bir yandan da Defne Ayas’ın kabul edilmemesinin “sanatsal” nedenlerle gerçekleşmiş olduğuna (kurum gelecek bienalde “sanatsal ve estetik açıdan güçlü (…), metinlerin eserlerin önüne geçmediği bir sergi” hayal ediyormuş) inanmamızı bekliyorlar. Birazcık klişe sanat söylemini tanıyan biri buradan iyi bir serginin çıkmayacağını (bu sefer de “estetik”e kaçacağız anlaşılan) meselenin sanat olmadığını, başka türlü hesapların söz konusu olduğunu anlar.
  • Eğer başka türlü bir sanat ortamı; kendi coğrafi, toplumsal, politik bağlamına ve dünya-tarihsel ana cevap veren, eleştirel, konum alan, politik-teorik-sanatsal bir önerisi olan işler, söylemler, sergiler kotarabilecek bir sanat ortamı istiyorsak başka türlü oluşumlar kurmaya girişmeliyiz. Ancak bu oluşumlarda toplayacağımız maddi-manevi güç ve etkinleştireceğimiz entelektüel kapasite sayesinde kayda değer bir etkimiz olabilir.

“Birlikte dönüşmek güzel fikir ama Iwona Blazwick ve İKSV önce kendisinden taviz vermeli.”

Leyla Gediz

  • Türkiye’mizin bütününde etkili olan baskıcı, bunaltıcı iklimin sanat alanlarına sızması isteyeceğimiz bir şey değil. Kişi ve kurumlar bazan bütünüyle öznel mazeretlerle ve hiç fark etmeksizin, maruz kaldıkları baskıcı, tepeden inme uygulamaların aynını veya benzerini yakın çevrelerine uygulayabilirler. Bu hataya hepimiz düşebiliriz. Bir anlık empati kaybı sonucunda, kendimizi asla istemeyeceğimiz bir yerde bulabiliriz. Bu tip durumlarda çevremizin eleştirisine kulak vermeli, hatamızla yüzleşmeliyiz.
  • Beyoğlu Kültür Yolu Festivali etrafında bunu bizzat yaşamış biri olarak, İKSV’nin eleştiri yağmuru altındaki tutumunu aylardan beri acıyla izliyorum. Görgün Bey son röportajında İKSV’nin hata ettiğini hani neredeyse teslim ediyor, ancak kibiri de elden bırakmıyor. Mesela şunu dediğinde: “Bize ulaşmanın yolu birlikte bağırmak değil” dediğinde, acaba bize ne söylemek istiyor? Görgün Bey üç ay önce benzeri ifadelerle değil, kendisinden beklediğimiz, özlediğimiz ve durumun gerektirdiği babacan jest ve inceliklerle sözü ele almış olsaydı, süreçte bambaşka bir yerde olabilirdik. Mesela ben Açık Mektup imzacısı olmayabilirdim veya sanatçı arkadaşlarımız bienalden çekilmeyebilirdi. Ancak gelinen noktaya baktığımızda, İKSV önümüzdeki bienallerle ilgili yönetmeliğine yeni ve kalıcı düzenlemeler getirirken, eldeki bienal krizinin aşılması için gerekli gayreti yine başkalarının –ve en fazla sanatçıların– omzuna yüklemek istiyor. “Birlikte dönüşmek” güzel fikir ama Iwona Blazwick ve İKSV önce kendisinden taviz vermeli ve ne yapıp edip istifa eden danışma kurulu üyelerinden başlayarak bienalden çekilen dört sanatçı arkadaşımızı geri kazanmanın yolunu bulmalılar. Bu haliyle bienali benimsememiz çok zor ve protestolarla karşılaşacakları kesin.

“Bu süreç, bienalin yerel profesyoneller tarafından ne kadar sahiplenildiğini ve önemsendiğini gösteriyor.”

Aslı Çavuşoğlu

  • İstanbul Bienali’nin arkasında özel bir vakıf olsa da, İstanbul Bienali’ne değer katan, onu geliştiren, aynı zamanda onunla beraber gelişen aktörler Türkiyeli sanat profesyonelleridir. Bu nedenle bu yılki küratör seçiminde yaşanan usulsüzlük karşısında sesler bu kadar yükseldi, kurumdan hesap verebileceği şeffaf bir sistem talep edildi. Yaşadığımız bu süreç, aslında bienalin yerel profesyoneller tarafından ne kadar sahiplenildiğini ve önemsendiğini gösteriyor, çünkü İstanbul Bienali elimizde kalan son değerlerden biri. Aynı şeyi bir devlet kurumu yapsaydı, bu şekilde bir tepki gelmeyecekti çünkü o kaleler hiçbir zaman şeffaf olma gayesi gütmedi. 
  • İKSV’nin bir sonraki küratör seçim sürecinde belirleyeceği rotayı kamuoyuyla paylaşmasını önemli buluyorum. Ancak bu açıklamanın gecikmesi ve Iwona Blazwick’in bir beyanatta bulunmaması, önümüzdeki bienale maalesef büyük bir darbe oldu. Davet edilen Türkiyeli dört sanatçı zor bir karar alarak sergiden çekildiklerini zarafetle duyurdular. Önceki yıllarda İstanbul Bienali’ne katılmış bir sanatçı ve izleyici olarak bu hataların tekrarlanmamasını diliyorum. 

İlginizi Çekebilir

Duyurular

WOW - Dünya Kadınlar Festivali İstanbul'un üçüncü edisyonuna davetlisiniz!

Eleştiri

Hara, ilk grup sergisinde Sena Başöz, İnci Furni, Ekin Kano, İrem Nalça ve Cansu Yıldıran'ın "güvenli alan" fikrinden hareketle ürettikleri eserlerini bir araya getiriyor.

Kütüphane

Selçuk Demirel'in Bir Ağacın Altında kitabının sunuş metni Argonotlar Kütüphanesinde.

Söyleşi

2018’den bu yana genç sanatçıların üretim süreçlerini desteklemek amacıyla ALİKEV tarafından oluşturulan Genç Sanatçı Fonu dönem sonu sergisini “Tanıklık” temasıyla hayata geçirdi.