Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Varlığın duyumsanması üzerine

Adını ve ilhamını R.W. Fassbinder’in 1978 yapımı aynı adlı filminden alan 13 Aylı Bir Yılda sergisi filmle zaman, unutma ve gözlem ekseninde ilişki kuruyor.

Enstalasyon görüntüsü, 13 Aylı Bir Yılda, 2021, Galerist. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

“Büyük kuraklığın olduğu o yıl, zaman kavrula kavrula küle döndü; gün, yakalamaya çalıştığınızda kor gibi elinize yapışıyordu.”[1]

-Yan Lianke, Günler Aylar Yıllar

Yekhan Pınarlıgil’in küratörlüğünü üstlendiği 13 Aylı Bir Yılda adlı sergi 23 Ekim’e kadar Galerist’te görülebilecek.. Farklı medyumlardan işlerin yer aldığı sergi, adını ve ilhamını Alman yönetmen R.W. Fassbinder’in 1978 yapımı 13 Aylı Bir Yılda filminden alıyor.

Sergi, filmle kurduğu ilişkisellik bağlamında zaman, unutma ve gözlem ekseninde cereyan eder. Söz konusu kavramların temelde dayandığı ortak eğilim muğlaklık üzerinden kendini açar. Sanatta muğlaklığın tarihsel süreci romantik döneme dayansa da, kavramın çeşitli vechelerinden söz etmek mümkün.[2] Burada kullanılan “muğlaklık”ın, kabul edilen negatif çağrışımın aksine, tek bir anlama sabitlen(e)meyen bir yönde açımlandığı; birden fazla anlamı, yorumu ve olasılığı içerisinde barındırdığı söylenebilir. Diğer yandan muğlaklığın çoklu anlamlara sahip vecheleri, muğlak olanı kavranılması güç bir hale sokar. Nesneler bir tür kendinde şeyler olarak belirir ve doğrudan algılanması mümkün ol(a)maz. Sanatın muğlak olanla giriştiği temas neticesinde yeni görünümünün “tahmin edilemezlik ve öngörülemezlik”olduğu ifade edilebilir. Tahmin edilemez olan ise doğal olarak yeni ihtimallere olabildiğince yer açar.[3] Bu bağlamda, sergide yer alan çalışmaları bir ölçüde muğlaklığın tezahürleri olarak okumak mümkündür.

Enstalasyon görüntüsü, 13 Aylı Bir Yılda, 2021, Galerist. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

Serginin, genel itibariyle, mutlak aklın ve verili-bilginin (given) eleştirisi gibi birtakım uğrak noktalarına sahip olduğu, doğa ve insan kavramlarına ait yazılı gerçeklikleri bilinen halleriyle kabul etmediği anlaşılır. Dış dünyanın bilgisi, sınırlı insan aklıyla bir tür “bilinmez” olarak yeniden yorumlanır. Elbette bunun altında yatan esas dinamik, insanı ve onun ürünü olan bilimi kültürden, toplumdan, doğadan ve nesneden üstün gören Descartes’ın kartezyen dünya tahayüllünün (cogito ergo sum) sorgulanmasıdır. Günümüzün ekolojik evresi içerisinde sanat, insan failliğinin sorgulanmasında; insan ve insan-olmayanın ilişkiselliğinde, kendi hakikatini şeyleşen doğanın yeniden anlamlandırmasında bulur. Heidegger nezdinde doğa, denetim altına alınan; insan(ın) amaçları uğruna sömürebilecek bir alan/şey halini almıştır. Üstelik doğa, bir tür kaynak vazifesi görürken her türlü araçsallığa da açık hale gelmiştir. Bu argümanın altında yatan temel açmaz ise dünyadaki her şeyi araçsal kaynaklara dönüştürme istencinde; insan ve insan-olmayan arasındaki hiyerarşik yapıda, insanın kendini bizatihi doğanın efendisi olarak konumlandırmasında, doğa üzerindeki tahakkümünü katbekat arttırmasında yatar. Oysa ki birlikte olmak insan olmanın doğal bir neliğidir ve Descartes’ın ileri sürdüğü argümanın aksine insan, insan olmayanlar karşısında hiç de düşünüldüğü gibi üstün bir varlık değildir.[4] Hatta, insan dünyaya atılmış, fırlatılmış[5] (geworfenheit)bir varlık olarak başlı başına noksan bir ontololojiye sahipken; varoluşu/varlığı yalnızca insana tabi kılan düşünce üzerinde durmak da beyhude bir çabadır. Tüm bir varoluş düşünceye indirgenemeyecek kadar girintili çıkıntılıdır. Timothy Morton’ın ifadesiyle söylersek: “Dünyalar delikli ve geçirgendir. Doğaları gereği aksarlar. Bu yüzden de onları paylaşabiliriz.”[6] 

İnsanın dünyanın merkezindeki konumu aynı zamanda onun zamanla kurduğu ikircikli ilişkiyi de açık eder. 13 Aylı Bir Yılda, zamanın akışı verili insan-zamanının dışında işler. Zamanın göreliliği serginin genel seyrini belirlerken sergide yer alan işler herhangi bir zamansal kesinliği imlemez; yalnızca ‘şimdi ve burada’lıklarıyla vardırlar. 13 Aylı Bir Yılda’ki zamanın ironik dili yeni gerçekliklere de kapı aralar. Yeni anlatılar, narrativeler oluşturma arzusu sanatsal hakikatini mimetik olanın aksine, zaman ve mekânda gerçekleşen muğlaklığın görünümü olarak sunar. Sergi girişinde yer alan Anne-Charlotte Finel’in “Entre Chien Et Loup” adlı video çalışması zaman ve mekânda vuku bulan muğlaklığı izleyiciye derinden duyumsatırken; videoda kullanılan low-res. teknolojisiyle oluşturulan çeşitli bozulmalar, imgelerin doğrudan kavranılmasını olanıksızlaştırır. Doğa kendini yok-yer olarak konumlandırır. Zamanın ve mekânın keskin sınırlarının dışında, herhangi bir yerdeki yaşama dair ipuçları izleyici tarafından temaşa edilir. Gözetlenildiğinin idrakindeki hayvanların tedirginlikleri, izleyiciyle karşılaşma anındaki tekinsiz bakışa evrilir. Orman biraz ileride şehre karışır. Şehrin doğal olana müdahelesi ve varolanı yerinden etmesinin verdiği huzursuzluk hali videonun her saniyesinde hissedilir. Keza, Nicolas Descottes’in “Syrjajeve” adlı fotoğraf çalışması da insanın yapıp ettikleri üzerinde yükselen kültürün -sözüm ona medeniyetin- birer yapıntıdan ibaret olduğu; uçucu, kırılgan kisvesini yansıtır.

Bu türden doğa, insan ve teknoloji arasındaki gerilimden ve açmazdan kurtuluş, Heidegger’e göre poetik bir açığa çıkarmayla (aletheia) mümkündür.[7] Söz konusu estetik açığa çıkarma mimetik olmayan, duyumsanabilen, fenomenolojik bir tür sanatsal hakikatiiçerir. Sanat günümüzdeki hakikatini, insanın insan-olmayanla kurduğu simbiyotik bir ilişkinin neticesinde bulabilir. Öte yandan yeni anlam arayışları günümüzde sanatın giderek tahmin edilemez ve öngörülemez bir içeriğe büründüğü izlenimini uyandırır. Anlatılamazlık ve belirsizlik gibi durumlar kaçınılmaz bir şekilde kusursuz betimin imkânsızlığına vesile olur. Bu durum aynı zamanda insan-merkezci (olmayan) görünün de yeniden tesis edilmesine olanak tanır. Görünen şeyler -nesneler- doğrudan deneyimlenemez ve temsil edilemez. Adorno’dan referansla söylersek sanat mimetik olandan uzaklaştığı ölçüde hakikate ulaşmaya bir o kadar yaklaşır. Sanat, insanın içsel boşluğuna içkin bir mecra iken, giderek insan-olmayanların içsel uzamını da yansıtmaya, içermeye başlar. Noêmie Goudal’ın konstrüksiyon yapı üzerinden yükselen “Soulêvement ve Dêmontelement” çalışmalarında görünen nesneler ontolojik bağımsızlıkları bağlamında okunabilir. Kaya ve dağ gibi yapılar dekonstrüktif bir yaklaşımla parçalarına ayrılır. Eksiltme, çıkarma ve yeniden inşa sürecindeki nesneler asimetrik bir izlekte farklı kavrayışlara olanak tanırken; dağ, deniz, bulut, ağaç, göl ve kaya vb. nesnelerin kendinde oluşlarından; özerk, insandan bağımsız hareketlerinden söz edilebilir. OOO (Nesne Yönelimli Obje) felsefesinde olduğu gibi dış dünya insan farkındalığından bağımsız bir şey olarak kabul edilebilir.[8] Öte yandan doğada görünen nesneleri bu şekilde muğlaklığın tezahürleri olarak kavranılması zor bir şekilde vermek antroposentrizm eleştirisine katkıda bulunur. Bu aynı zamanda geçmiş dönemde sezimlenen, sanatta varsayılan tinin yerini nesneler dünyasına bıraktığına delalettir. Sanat, kendi hakikatini nesnenin, insan ile insan-olmayanın dayanışmasında tecelli eder.

Unutma kavramına da ayrı bir parantez açmakta yarar var. Unutma, serginin filmle kurduğu ilişkisellik bağlamında diyalektik bir okumaya izin verir. Marc Auge’nin ifadesiyle içinde bulunulan zamanın, anın ve bekleyişin tadına varmak için unutmayı bilmek gerekir; bu aynı zamanda geçmişe ulaşabilmek için yakın geçmişi unutmayı gerektirir.[9] Film cephesinden unutma bir son iken; sergi için yeni bir başlangıçtır. Dolayısıyla birinin hikâyesi son bulurken ötekinin hikâyesi başlar. Belirsizlikten açıklığa, açıklıktan belirsizliğe evrilir. Sergi, tıpkı Yekhan Pınarlıgil’in ifadesinde olduğu gibi “yok olmakla dayanmak arasında” salınır.


[1] Yan Lianke, Günler Aylar Yıllar, Çev. Erdem Kurtuldu, Jaguar Yayınları, İstanbul, 2020, s. 7

[2] Sanatın muğlaklıkla kurduğu ilişkiyi Borusan Blog’da inceledim. Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.borusancontemporary.com/tr/blog-siluetin-yitimi_2034

[3] Timothy Morton, “Art in the Age of Asymmetry: Hegel, Objects, Aesthetics”, Aesthetics After Hegel içinde, Vol. 1 No. 1 (2012).

[4] Rene Descartes, A Discourse on Method: Meditations and Principles, Çev. John Veitch, J. M. Dent & Sons Ltd., London, 1929, s. 44-46 Descartes  A Discourse on Method: Meditations and Principles kitabında insan ve hayvanlar arasında hiyerarşik bir ayrıma giderek, hayvanların birer otomattan ve makineden ibaret olduğunu ileri sürer.

[5]  Martin Heiddeger, Being and Time, Çev. Joan Stambaugh, State University of New York Press, Albany, s. 49-59

[6] Timothy Morton, İnsan Türü: İnsan Olmayanlarla Dayanışma, Profil Kitap, İstanbul, 2020, s. 27

[7] Martin Heidegger, söz konusu poetik açığa çıkarmayı The Question Concerning Technologhy metninde temellendirir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Martin Heidegger, The Question Concerning Technologhy and Other Essays, Çev. William Lovitt, Garland publising, New York&London 1977.

[8] Graham Harman’ın ileri sürdüğü Object Oriented Ontologhy (OOO) felsefesi ve nesnenin bağımsızlığı üzerine kurduğu argümannın ayrıntılı okuması için bkz. Graham Harman, Nesne Yönelimli Ontoloji, Çev. Oğuz Karayemiş, Tellekt Yayınları, İstanbul, 2020, s. 32

[9] Marc Auge, Unutma Biçimleri, (Giriş metni içerisinde), Çev. Mehmet Sert, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, s. 7

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Gündem

Batı dünyasının ilgisini günden güne daha fazla çeken Güney Kore güncel sanattaki yükselişiyle de gündemde. Büyük galeriler rotayı Güney Kore’ye çevirdi bile.

Eleştiri

Kadınların yazılmayan tarihini önceleyen bir sanat tarihi yazımına ihtiyaç var. Ancak sanat tarihi salt sanat tarihçilerinin yazdığı bir metin değildir; aynı zamanda yapılanların kendisidir.

Söyleşi

Füsun ve İlhan Onur’un Vehbi Koç Vakfı’na bağışladıkları Hayri Onur Yalısı, halihazırda bir müze-ev aslında, bir harikalar diyarı. Füsun Onur’un “sessiz müzikleri” gibi kendi...

Söyleşi

Sultan II. Abdülhamit'in tahta çıkışının 25. yılında çıkarmak istediği genel af için çekilen mahkûm fotoğrafları Hayal & Hakikat'in çıkış noktası oluyor.