Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem / Tartışma /

Bağımsız küratörler için yer kaldı mı?: Sanat dünyasında güç döngüsü, kapalı devre ve daralan alan

Frieze’de yayımlanan “Bağımsız küratörü kim öldürdü?” makalesi üzerinden Türkiye’deki durumu inceledik.

Monument to Humanity - Helping Hands, Wouter Osterholt & Elke Uitentuis, 2013'teki İstanbul Bienali'nden, Fotoğraf: Servet Dilber

Güç, denetimsiz kaldığında birikme eğilimindedir. Sanat dünyasının mevcut manzarası da böyledir; önemli pozisyonlar giderek daha dar bir birey grubu tarafından işgal edilmektedir.

Geçtiğimiz ay Frieze’de Àngels Miralda imzasıyla “Who Killed the Independent Curator?” (Bağımsız küratörü kim öldürdü?) başlıklı bir makale yayımlandı. Bu güçlü cümleyle başlayan makale; Venedik’ten São Paulo’ya, Taipei’den Lyon’a dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşen bienallerdeki küratör seçimlerinin yönetimsel rollerle ilişkisine ve bunun iktidar ve güç dengeleri açısından nasıl sorunlu bir tablo oluşturduğuna bakıyordu. Miralda, kariyerleri oturmuş küratörlerin iktidara tutunma eğiliminin, bağımsız ve gelişmekte olan küratörlerin kariyerlerinde ilerlemesine engel olduğunu ve bunun da sektörde yapısal bir durağanlığa yol açtığının altını çiziyordu. Yazıda, güncel sanat alanından pek çok uluslararası örnekle müze, kurum, galeri ve bienaller arası gidip gelen küratörler ve onların zaman içinde değişen pek çok farklı yönetsel rolleri aktarılıyordu. Miralda’nın tespitleri sadece bienaller odağında olsa da bu konuyu gündeme getirmesi ve uluslararası dolaşıma sokması açısından önemliydi. Bu yazı, benim de çok uzun zamandır üzerine düşündüğüm ve farklı ortamlarda tartıştığım, Türkiye’de kültür sektörünün her alanına sirayet eden birbiriyle bağlantılı pek çok konuyu da gündemime tekrar soktu. Bu vesileyle bu konuları biraz açalım ve biraz da yerel örneklerle tartışalım istedim.

Türkiye’de 1980’lerden itibaren kurumsallaşmaya başlayan kültür-sanat ortamı, 90’lardan itibaren de “küratör” kavramıyla haşır neşir olmaya başladı. (Vasıf Kortun’un 10 adlı kitabında yer alan “Bir seri olarak tasarlanan Anı/Bellek, Türkiye’deki ilk küratörlü sergi olma özelliğini taşır.”[1] ibaresine göre bu kavramın 1991’deki ilk “Anı/Bellek” sergisiyle hayatımıza girdiğini söyleyebiliriz. Kelimenin ilk kullanım örneklerinden birine ise 1995 yılında Ali Akay’ın küratörlüğünü yaptığı “Küreselleşme – Devlet, Sefalet, Şiddet” başlıklı sergide rastlıyoruz.[2] 80’lerden 90’ların sonuna kadar yönetmen, yönetici, koordinatör ve küratör gibi kavramların, aslında birbirinin içine geçen ve birbiri yerine kullanılmış ifadeler olduğunu görüyoruz. İstanbul Bienali’nin “küratör” kelimesini kullanımıysa ancak 1999 yılında olmuş. 1987 yılında 1. Uluslararası İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri adıyla başlayan ve 1989 yılında 2. Uluslararası İstanbul Bienali adıyla devam eden İstanbul Bienali de aslında Miralda’nın yazısında belirttiği döngüye benzer bir örnekten geliyor. İstanbul Bienali’nin ilk iki edisyonu, ilkinde Oluşturma ve Yürütme Kurulu Başkan Yardımcısı unvanıyla, ikincisi Genel Sorumlu unvanıyla Beral Madra tarafından yönetildi. 1992 yılındaki 3. İstanbul Bienali ise, yönetmen/yönetici unvanlarıyla Vasıf Kortun tarafından yönetildi. Vasıf Kortun daha sonra hâlihazırda Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’nin Kurucu Direktörü iken 2005 yılında gerçekleşen 9. İstanbul Bienali’nin de küratörlüğünü (Charles Esche ile birlikte) üstlendi. İKSV, İstanbul Bienali için 1994 yılında küratörlü sisteme geçme kararı aldı ve 4., 5., ve 6. İstanbul Bienali’nin yönetmenliğini Fulya Erdemci üstlendi. Fulya Erdemci, 13. İstanbul Bienali’nde ise bu sefer küratör pozisyonundaydı. 4. edisyonda Rene Block “tasarlayan ve gerçekleştiren” olarak yer alıyordu, 5. edisyonda Rosa Martinez için “Sanat Yönetmeni” unvanı kullanılmıştı, 6. edisyona geldiğimizde ise Paolo Colombo için artık ‘küratör’ unvanının kullanıldığını görüyoruz.

Bu tabloya bir de Venedik Bienali Türkiye Pavyonu eklenince olaylar daha da fazla karışmaya devam ediyor. 2003 yılındaki ilk Türkiye Pavyonu’nun küratörlüğü ve komiserliğini, 2007 yılına dek Türkiye’nin Venedik Bienali’ne katılımını sağlayan Beral Madra üstlendi. 2007 yılında gerçekleşen serginin küratörüyse, o zamanlarda Platform’daki görevine devam eden Vasıf Kortun’du. 2011’deki pavyonun küratörü yine bienal dünyasına aşina bir isimdi: Fulya Erdemci. 2013’teki pavyonun küratörlüğünü üstlenen kişi, o dönemde hâlihazırda Arter’de çalışmaya devam eden ve daha önce uzun yıllar İKSV’de ve İstanbul Bienali’nde görev almış, 7. İstanbul Bienali’nde Genel Koordinatör ve 8. İstanbul Bienali’nde Yönetmen olarak görev alan Emre Baykal’dı. 2015 – 2022 yılları arasında bağımsız küratörleri ve küratörsüz sergileri (Cevdet Erek, 2017) gördüğümüz Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda 2022’ye geldiğimizdeyse serginin küratörlüğünü, hâlihazırda İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda İstanbul Bienali ve Güncel Sanat Projeleri Direktörü olarak görev alan Bige Örer’in üstlendiğini gördük. Örer, 13 Eylül – 3 Kasım 2017 tarihleri arasında da Fransız Kültür Merkezi İstanbul’da düzenlenen ve yine koordinasyonunu İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın üstlendiği Paris Cité des Arts’taki Türkiye Atölyesi’nde farklı zamanlarda çalışan beş kadın sanatçının işlerinin yer aldığı “Aylaklar / Flâneuses” sergisinin de küratörlüğünü üstlenmişti. 2024 yılına geldiğimizde Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, bir başka tartışmalı karar ile gündeme geldi. Pavyon için seçilen sanatçı Gülsün Karamustafa idi ve serginin küratörü, sanatçının uzun yıllardır birlikte çalıştığı ve temsiliyetini üstlenen Esra Sarıgedik Öktem olarak açıklanmıştı. Ancak Sarıgedik, Ağustos 2023’te 18B Vakası ve etik ile ilgili tartışmalar devam ederken bu görevinden ayrıldığını açıklamıştı.[3] Bu tablolara bir de danışma kurullarını ekleyelim mi yoksa akıllar daha fazla karışır mı?

Kültür sektörünün kurumsallaşmaya devam ettiği, büyüdüğü ve küratörlük pozisyonunun henüz yeni yeni geliştiği, kendine bir alan açtığı 90’lar ve 2000’lerde küratör-yönetici ekseninde bu tür geçişkenliklerin olması elbette doğaldı. Ancak 2010’lu yıllara geldiğimizde –ve tabii şu an içinde bulunduğumuz 2020’lerde– bu durumun bir nebze de olsa değişmesini beklerdik. Bu tarihlerden itibaren hayatımıza giren kurum ve müzelerin, sayamayacağımız kadar çok galerinin, yeni şekillenen fuar/gösterim örneklerinin, İstanbul dışında gelişen bienallerin ve açılan müzelerin, ve tabii ki son yıllarda İBB’nin arka arkaya açtığı mekânların, hayatımıza pek çok yeni küratör ve kültür yöneticisi katacağını düşünmekle çok mu iyimser kaldık?

9. İstanbul Bienali’ni Bienal Sorumlusu olarak, 10. İstanbul Bienali’ni ise Direktör olarak yöneten Çelenk Bafra, İKSV’deki kariyerinin ardından geçtiği İstanbul Modern’de 2011–2018 yılları arasında küratör olarak görev almasının yanı sıra Sergi ve Programlar Direktörü görevini de üstlendi. Bafra, 2018 yılında ise SAHA’da Direktör olarak çalışmaya başladı ve 2024 yılına kadar burada çalıştı. SAHA’da çalıştığı dönemde 14 Eylül – 25 Kasım 2018 tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleşen “Mektep Meydan Galatasaray” ve 27 Kasım 2018 – 2 Şubat 2019 tarihleri arasında Zilberman Gallery-İstanbul’da gerçekleşen “Yeryüzünde Bir Sürgün” sergilerinin küratörlüğünü de üstlendi. 2024 yılında Artistik Direktör unvanıyla İstanbul Modern’e geri döndü. Müzenin kıdemli yönetsel ve sanatsal bir pozisyonu olarak konumlanan görevinde “müzenin sanat programlarını, koleksiyonunu ve küratoryal yapısını geliştirmenin yanı sıra uluslararası program ve işbirliklerini güçlendirmekten sorumlu olacağı”[4] söyleniyordu. 2026 yılına geldiğimizde ise İstanbul Modern’de açılan “Panorama: Hayaller ve Yerler” başlıklı serginin künyesinde küratör olarak Bafra’nın adını, yine müze küratoryal ekibinden Demet Yıldız Dinçer ile birlikte görüyoruz. Artistik Direktör’ün müzeyi yeni küratörlerle buluşturacağı, gelişmekte olan ve bağımsız küratörlere alan açacak sergi ve programlar üretecek sanatsal kurguyu ve bunu besleyecek uluslararası program ve işbirliklerini sağlayacağını varsaymakta hata mı ettik? Ya da zaten İstanbul Modern’de bağımsız küratörlerin olduğu sergileri görmeyeli çok olduğu için vaz mı geçtik? Bafra ayrıca bu yıl 15. yaşını kutlayan Mardin Bienali’nin Mayıs ayında başlayacak 7. edisyonunun da küratörlüğünü üstleniyor. Mardin Bienali, daha önceki yıllarda da hâlihazırda kurumsal bir pozisyonu olan ve aynı çemberde yer alan küratörleri görevlendirmişti. Örneğin 2012 yılında gerçekleşen 2. edisyonun küratörü 2008’den itibaren İstanbul Modern’de sanat danışmanlığı yapan ve 1999’daki 6. İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü de üstlenmiş Paolo Colombo’ydu. 2018 yılındaki 4. edisyonun küratörlerinden biri de, o dönem hâlihazırda Sabancı Üniversitesi’ne bağlı Kasa Galeri’nin Sergi Projeleri Sorumlusu ve BASE’nin küratörü olarak görev yapan Derya Yücel’di. 2026 yılından beri düzenlenen Sinopale (Sinop Bienali) de çok farklı bir durumda değil. T. Melih Görgün’ün sivil girişimiyle başlayan Sinopale’nin ilk edisyonunun küratörleri T. Melih Görgün, Beral Madra ve Vittorio Urbani’ydi. 7. edisyona kadar küratoryal ekibin eksilerek ve çoğalarak benzer isimler etrafında döndüğü Sinopale’de 8. edisyonda işler biraz değişmeye başladı. 2024 yılında gerçekleşen 9. edisyonda ise dört küratör yer alıyordu. Bu küratörlerden biri de Deniz Erbaş’tı. Erbaş’ın hâlihazırda 2012 yılından bu yana bir başka bienalde (Çanakkale Bienali) yönetici küratör ve eş-direktör olarak görev alması soru işaretleri oluşturuyordu. Keza Erbaş’ın Çanakkale Bienali’nde birlikte görev aldığı Seyhan Boztepe de 2025 yılında bir başka bienal olan Akdeniz Bienali’ne küratör olarak seçilmişti. Hâlihazırda bir bienalde küratör ve yönetici olarak çalışan bir kişinin başka bir bienalde tekrar küratör olmasına gerek var mıydı? Aynı anda iki farklı bienalde küratörlük görevini üstlenen bu kişiler, bu süreçteki karar mekanizmalarını ve etik kodları neye göre işletecekti?

Bu vesileyle 2008 yılından beri düzenlenen Çanakkale Bienali’nin de küratör seçimlerine göz atmamız iyi olur. Kuruluşundan bu yana Seyhan Boztepe liderliğinde (ve şimdilerde Deniz Erbaş’ın eş-direktörlüğünde) ilerleyen Çanakkale Bienali’nin 2012 yılında gerçekleşen 3., 4., ve 5. edisyonunun küratör koltuğunda yine tanıdık isimler vardı. Seyhan Boztepe ve Deniz Erbaş, yönetsel rollerine küratörlüğü de eklemişti, ve yanlarında Beral Madra ve Fırat Arapoğlu (sadece 3. edisyonda) vardı. Arapoğlu daha sonra 2018 yılında gerçekleşen 4. Mardin Bienali’nin küratörlüğünü üstlendi ve 2025 yılında birinci edisyonu gerçekleşen Akdeniz Bienali’nde Tansel Türkdoğan ve Seyhan Boztepe ile eşküratör oldu. Bu üçlünün bir sonraki edisyonda Ali Değermenci ile birlikte “İstişare Kurulu” olarak görev alacağı, küratörlerin ise Orçun Çadırcı, Nini Önözden ve Asena Sözlü olacağı açıklandı. Arapoğlu, ayrıca bu yıl 21 Mayıs – 28 Haziran 2026 tarihleri arasında ilk kez gerçekleşecek Edirne Bienali’nin de küratörlerinden biri oldu. Çanakkale Bienali’nin 7. edisyonunda küratörlüğü Pilot Galeri’nin kurucu direktörü Azra Tüzünoğlu üstlendi. Tüzünoğlu daha sonra 8. edisyonda Genel Sanat Yönetmeni olurken, 9. edisyonda bu rol tekrar Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ) ekibinden Seyhan Boztepe’ye geçti. Bu vesileyle Tüzünoğlu’nun 11 Ağustos 2020 – 24 Ocak 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi’nde düzenlenen “Minyatür 2.0” sergisinin küratörlüğünü, yine aynı dönemde Pilot Galeri’de birlikte çalıştığı Gülce Özkara ile üstlendiğini de hatırlatmakta fayda var. Yine başka bir galeri direktörlüğünden kurumsal sergi küratörlüğüne uzanan hikâye de Galeri Nev’in direktörü olarak görev alan Deniz Artun’un 9 Ekim 2021 – 27 Mart 2022 tarihleri arasında Meşher’de gerçekleşen “Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisinin küratörlüğünü üstlenmesi. Burada bir diğer önemli konu da küratörlük görevlerini üstlenen bu isimlerin hâlihazırda ticari faaliyetleri olan ve kâr amacı güden çeşitli galeri ve kurumların temsilcileri olması. (Esra Sarıgedik’in Ağustos 2023’te Venedik Bienali Türkiye Pavyonu küratörlüğünden ayrılmasıyla ilgili yaptığı açıklamada bahsettiği “çıkar çatışması” tam da bunu işaret etmiyor muydu?) Nispeten daha yeni bir bienal olan ve 2022 yılında ilk kez 1 Ekim – 5 Aralık 2022 tarihleri arasında düzenlenen İzmir Akdeniz Bienali’nin ilk edisyonunun küratörlük görevini 2015 – 2020 yılları arasında İzmir Fransız Kültür Merkezi Direktörü olarak görev alan Caroline David üstlenecekti, ancak bienalde çıkan krizler sonucu küratörlük görevi, Sanat Direktörü unvanıyla bienali düzenleyen kurum olan K2 Güncel Sanat Merkezi’nin kurucusu Ayşegül Kurtel’e geçti. Ve yine kurumsal ve yönetim ve sanatsal roller birbirine karıştı.

Bu kararların alınmasında kuşkusuz pek çok sebep vardır. (Var mıdır gerçekten?) Bu vesileyle Miralda’nın makalesindeki en vurucu tespitlerden biri olan şu cümlenin, Türkiye sanat ortamı için de geçerli olduğunu görmüş olduk: “2000’li yılların ortalarında, küratörlerin büyük bir bienale liderlik etme daveti aldıklarında kurumsal görevlerinden ayrılmaları hâlâ yaygındı. Bunun aksine, bugün, uluslararası bienallerin çoğunun küratörlüğü, aynı zamanda kurum direktörü olarak da görev yapan kişiler tarafından yapılıyor.” Miralda yazısında ayrıca şu soruları da bu bağlamda soruyor: “Bir kişi bir kurumu yönetiyorsa, bienalin küratörlüğünü kim yapıyor? Ve bir kişi bir bienalin küratörlüğünü yapıyorsa, kurumun yönetimini kim üstleniyor?”

Kurumlar tarafında da durum çok farklı değil. İstanbul Modern’deki durumu yukarıda özetlemiştik. Biraz Arter’e bakalım. 2005 yılından bu yana Vehbi Koç Vakfı’nın kültür-sanat danışmanlığını yapan ve 2010 yılında Arter’in Kurucu Direktörlüğünü üstlenen Melih Fereli, kurumda geçirdiği süre boyunca pek çok serginin küratörlüğünü üstlendi. Ardından 2024 yılında görevini, 2008 yılında Sergiler Direktörü ve Küratör olarak çalışmaya başladığı Arter’de 2016 yılından beri Başküratör olarak görev yapan Emre Baykal’a devretti. Baykal da, yeni rolüne geçtikten sonra Fereli’nin izinden gitti. Yönetsel rolüne ek olarak 4 Nisan 2024 – 10 Kasım 2024 tarihleri arasında gerçekleşen “Şakir Gökçebağ: Göründüğü Gibi” ve hâlen devam eden “Nilbar Güreş: Kadife Bakış” sergilerinin küratörlüğünü üstlendi. Ayrıca bu yazı kaleme alınırken aldığımız bir basın bülteninden haberdar olduğumuza göre 1 Nisan 2026 – 14 Mart 2027 tarihleri arasında Koç Topluluğu’nun 100. yılında, Koç Holding’in katkılarıyla gerçekleşecek “Yapım Aşamasında” başlıklı, kurumun son 15 yılda gerçekleştirdiği sergiler kapsamında desteklediği ve bir kısmını koleksiyonuna kattığı 300’ü aşkın yapıt arasından seçilenleri bu sergiye özgü yeni üretimlerle bir araya getirdiği sergisinin küratörlüğünü de üstleniyor. Keza aynı şey Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi için de geçerli. Müzenin kurucu küratörü olan Gül İrepoğlu, müzedeki kalıcı serginin yanı sıra müzenin ilk iki süreli sergisinin küratörlüğünü üstlendi ve hâlen müzenin sertifika programlarında da eğitmen ve yürütücü olarak yer alıyor. (Hatta müzenin “Gül İrepoğlu Anlatıyor” başlıklı bir konferans serisi de var.) 2025 yılında Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki yeni görevine başlayan Müze Müdürü Ahu Antmen’in, bu görevi devraldıktan sonra müzede açılan “Suzanne Lacy: Birlikte/Togæther” sergisinde ayrıca “küratör” pozisyonunu da üstlendiğini gördük. Antmen, bu sergiden sonra ayrıca Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu’nun yenilenme sürecinde de küratörlük rolünü üstlendi. Keza yukarıda bahsettiğimiz bir örneği bu vesileyle ayrıca açmak isterim. İKSV’de hâlihazırda İstanbul Bienali Direktörü olarak görev alan Bige Örer’in daha sonra İKSV’de üstlendiği yeni Güncel Sanat Projeleri Direktörü görevi kapsamında İstanbul Bienali Çalışma ve Araştırma Programı, SaDe Sanatçı Destek Fonu, Cité des Arts Türkiye Atölyesi Misafir Sanatçı Programı ile Venedik Bienali Türkiye Pavyonu (sanat ve mimarlık) koordinasyonu da yer alıyordu. Örer, tüm bunları yaparken kendisine bağlı Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yer alan Füsun Onur’un“Evvel zaman içinde…” sergisinin ve yine kendisine bağlı Cité des Arts Türkiye Atölyesi’ndeki işlerin yer aldığı “Aylaklar / Flâneuses” sergisinin küratörlüğünü üstlenmişti. Örer’in rolündeki bu genişleme ve iktidar alanı, idari ve sanatsal açıdan pek çok problem barındıran bir durumdu. (Örer, 2024 yılına geldiğimizde ise sanat tarihimize 18B Vakası olarak geçen bienal krizi vesilesiyle ortaya çıkan, kendisine bağlı başka bir etik dışı pozisyonlanma sonucu İKSV’deki görevinden ayrıldı.) Bir kurumda veya müzede liderlik görevini üstlenen kişilerden beklentimiz müzenin sanatsal ve yönetsel vizyonuna katkı sağlamak, ekibe ve kuruma liderlik etmek, bunun için gerekli işbirliği ve ağları kurmak, politika ve sistemleri hazırlamak ve vizyonu geliştirmek değil midir? Bu liderlerin üstlendikleri bu küratörlük görevleri, bu rolden ve kendilerinden beklentilerimiz konusunda da bir kafa karışıklığı yaratıyor. Bu vesileyle bir kültür yöneticisi olarak şu sorunun cevabını merak etmeden duramıyorum: Acaba müzelerin liderlerinden küratörlük görevini de üstlenmedikleri bir pozisyonlanma beklerken çok mu naif davranıyoruz?

Bununla birlikte aynı çatı kurum altında yer alan farklı mekânlardaki sergilerde de küratör paylaşımını gördüğümüz örnekler de mevcut. Vehbi Koç Vakfı’na bağlı Arter’de yakın zamanda Başküratör unvanını alan ve 2015 yılından beri bu kurumda çalışan Selen Ansen, yine aynı vakfa bağlı bir başka mekân olan Meşher’in 4 Eylül 2022 – 12 Şubat 2023 tarihleri arasında gerçekleşen “Ben Kimse. Sen de mi Kimsesin?” başlıklı grup sergisinin de küratörlüğünü üstlenmişti. Ansen, ayrıca Arter’deki pozisyonunun yanı sıra, (Vehbi Koç Vakfı’na bağlı olup olmadığını tam olarak bilmediğimiz) Abdülmecid Efendi Köşkü‘nde yer alan “İsmi Lazım Değil” (Brigitte Pitarakis ile birlikte) ve “Folia” (Eda Berkmen ile birlikte) gibi sergilerin de küratörlüğünü üstlendi. Bir diğer konu ise hâlihazırda bir üniversitede tam zamanlı olarak çalışan akademisyenlerin yaptığı küratörlükler. Ancak işbu yazıda bir de bu örneklere girersek sayfaların yetmeyeceğini düşünüyorum.

Bütün bu birbiri içine geçen pozisyonlar, bağımsız ve gelişmekte olan küratörler için daralan üretim alanı ve sektörde etraflıca konuşulmayan; etik kodları, sistemleri ve politikaları üretilmeyen bu konular bana şu soruları sorduruyor: Eğer liderlik görevini üstlendiğimiz kurumlarda aynı zamanda küratör rolünü de üstleneceksek sektörde daha iyi koşulları sağlamak için ne yapabilir ve bağımsız küratörlerin varlığını nasıl destekleyebiliriz? İçinde çalıştığımız kurumlarda ve görev aldığımız kurullarda yeni, gelişmekte olan ve bağımsız küratörlere alan açmak için neler yapabiliriz? Peki ya bu sergilerde görev alan yardımcı küratörler, asistan küratörler ve asistanlar, aslında sadece aynı anda birden fazla iş üstlenen ve hepsine kısıtlı zaman ayırabilen yıldız küratör veya direktörler için çeşitli görevler üstlenen esas küratörler midir?

Bu durum pek tabii 2010’lardan sonra da bir sonraki nesilde de farklı örneklerle kendine karşılık buldu. 2013 – 2025 yılları arasında Pera Müzesi’nde küratör olarak görev alan Ulya Soley’in aynı dönemde Versus Art Project, DIANA NY, Sanatorium ve Protocinema’daki çeşitli sergiler yapması, 2011 – 2018 yıllarında Salt’ta Araştırma ve Programlar ekibinde yer alan Merve Elveren’in 7 Nisan – 5 Mayıs 2018 tarihleri arasında Volkan Aslan’ın Pi Artworks’te gerçekleşen “Beni vur! Beni onlara verme!” ve ​22 Eylül – 13 Ekim 2018 tarihleri arasında Huo Rf’nin “… buradaydı” sergilerinin küratörlüğünü üstlenmesi, 2024 yılının Kasım ayından beri Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Asistan Küratör olarak görev alan Zehra Begüm Kışla’nın Gözde İlkin’in 13 Aralık 2025 – 23 Ocak 2026 tarihleri arasında artSümer’de gerçekleşen “Gelgit” başlıklı sergisinde küratör olması, 2018 yılında Salt ekibine katılan ve hâlen buradaki görevine devam eden Amira Akbıyıkoğlu’nun 18 Kasım – 27 Aralık 2025 tarihleri arasında Galerist’te gerçekleşen “İpek Duben – ’70-” sergisinin (Farah Aksoy ile birlikte) küratörlüğünü üstlenmesi ve 2023 yılında kurulan Quick Art Space’in kurucu direktörü olarak görev alan Nergis Abıyeva’nın 31 Ocak – 24 Şubat 2024 tarihleri arasında Bilsart’ta gerçekleşen “Mühim Havadisler ve Şehir Efsaneleri” (Gülçin Aksoy-Seher Uysal), 2 Ekim – 1 Aralık 2024 tarihleri arasında Loft Art’ta gerçekleşen Nazan Azeri’nin “İçimdeki Şarkılar” ve 22 Mayıs – 12 Temmuz 2025 tarihleri arasında DEPO’da gerçekleşen “ARADA 1997-2003: Belgelerle Şakalaşıyoruz” sergilerinin küratörlüğünü yapması da bu örnekler arasında sayılabilir. Bu örnekler üzerinden, bir kurumda tam zamanlı çalışan küratörlerin bu gibi bağımsız sergilerde küratör olarak yer almasını profesyonel gelişim, merak ve ilgi gibi konular üzerinden okumak ve hâlihazırda uzun yıllardır çalıştıkları sanatçılarla süregelen üretim süreçlerinde ve yeni açılacak sergilerinde onların yanında olmak veya –bu işlerden bir gelir elde edip etmediklerini bilmemekle birlikte– Türkiye’deki kültür kurumlarının yeterli olmayan finansal politikalarına karşı alternatif çözüm arayışları olarak okumak mümkün olur mu? Tabii tüm bunları düşünürken bir de şunu merak etmeden duramıyorum. Bir kurumda tam zamanlı olarak çalışan küratörlerin başka sergilerin küratörlüğünü üstlenmesi olağan karşılanırken, örneğin o kurumda çalışan bir iletişimci başka bir kurumun sergisinin iletişimini yapabilir mi? Veya benzer bir şekilde bu haklar editörler ve tasarımcılar için de geçerli midir? (Sevgili küratör olmayan tüm tam zamanlı kültür emekçileri, sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz?)

Miralda, yazısının sonunda küratör atamaları ve kurumsal pozisyonlar için etik yönergeler talep etmek üzere örgütlenmemiz gerektiğinden ve bu konuda yönetim kurulları ve diğer yönetim kadroları, mevcut güç dağılımı eksikliğinden faydalanan bireylerden oluşan bu platformlara da güvenebileceğimize inanmadığından bahsediyor. Bu konuda verdiği örneğin, hâlihazırda Buradan Nereye? sayesinde çok yakından takip ettiğimiz ve direnişinin bir parçası olduğumuz 18. İstanbul Bienali ve Iwona Blazwick olması da bir tesadüf değil. Buradan Nereye? ile geçtiğimiz iki yılda yaptığımız 14 forumda bu yazıda altını çizdiğim pek çok konuyu gündeme getirdik. 18B Vakası ile başlayan forumlar İzmir Akdeniz Bienali’nden emek, mobbing ve güvencesizliğe, yerel yönetimlerin kültür politikalarından bağımsızlığa, örgütlenmeden sanat kurumlarının kime ait olduğunu sorgulamaya kadar pek çok konuda gerçekleşti.

Bununla birlikte Türkiye’de bu durum üzerine konuşmamız gereken ve bu konularla bağlı olduğunu düşündüğüm iki şey daha var. Türkiye’de hiçbir kurum, müze, galeri ve bienal tarafından neredeyse hiç küratör pozisyonu (tam zamanlı veya proje bazlı) açılmıyor ve sergiler için küratoryal açık çağrılar yapılmıyor. Ve Türkiye’deki kültür kurumlarında karar verici olarak çalışan kişiler bağımsız küratörleri tanımak için yeterli alanı açmıyor. Dolayısıyla aslında bağımsız ve gelişmekte olan küratörlerin ne kurumsal/tam zamanlı bir işe başvurmak için eşit fırsatları var, ne de kendi imkânları ve ağları dışında bir sergi veya bienal için bir çalışma fırsatına aday olmaya. (Örneğin Bige Örer’in İKSV’deki görevinden ayrılmasını takiben İstanbul Bienali Direktörü pozisyonu için bir ilân açılmadı. Aynı şekilde Ulya Soley’in Pera Müzesi’nden ayrılmasının ardından Pera Müzesi de küratör ilânı çıkmadı. 1 Haziran 2023 – 4 Şubat 2024 tarihleri arasında Nuri Kuzucan’ın Arter’de düzenlenen “Pasaj” başlıklı kişisel sergisinin küratörlüğünü bağımsız olarak yapan Nilüfer Şaşmazer, bu serginin ardından herhangi bir iş ilânı olmadan Arter’in küratoryal ekibine katıldı.)

Bu yazının bir okuyucusu olduğunu umduğum, bir kurumda yönetici ve/veya küratör olarak çalışan kişilere de bu konular etrafındaki tartışmayı geliştirmek için bazı sorular bırakmak istiyorum: Düzenleyeceğiniz sergiler için küratör araştırması yapıyor musunuz? Çalıştığınız kurumlarda iş ilânları açılmasını sağlamak ve eşit fırsat yaratmak için bir çaba gösteriyor musunuz? Bir sergi için seçtiğiniz/önerdiğiniz küratörlerin o sergi için uygun olduğunu düşündüğünüzü sağlam, kanıta dayalı ve savunulabilir gerekçelerle sunuyor musunuz? Bağımsız küratörleri tanımak için herhangi bir çaba sarf ediyor musunuz? Sergilerine gidiyor, yazılarını okuyor, araştırma ve çalışma alanlarıyla ilgi onlarla sohbet ediyor, birlikte çalıştıkları sanatçılar, yazarlar ve diğer kurumlarla çalışmalarıyla ilgili konuşuyor musunuz? Peki ya içinde bulunduğunuz danışma kurulları ne durumda? Danışma kurullarında akıllara ilk gelen kişi(ler) mi öneriliyor? Yoksa bir ihtiyaç, soru, problem veya odak alanından yola çıkılarak o alanda çalışan, araştıran, yazan, üreten kişilerin bulunması için nitelikli bir araştırma süreci ve kapsayıcı bir tartışma yürütülüyor mu? Siz, içinde bulunduğunuz danışma kurullarındaki süreçlerin hakkaniyetli olduğunu düşünüyor musunuz? Peki, son bir soru: Bağımsız küratörler umurunuzda mı?

Eleştirel düşünce var olduğu sürece direniş her yerde mümkündür.[5]


[1] https://saltonline.org/media/files/10_scrd20102017.pdf

[2] https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/46921

[3] https://www.instagram.com/p/Cv7TQjAoz19/?img_index=2

[4] https://www.istanbulmodern.org/basin-bultenleri/istanbul-modern-in-artistik-direktoru-celenk-bafra

[5] https://www.frieze.com/article/who-killed-independent-curator-opinion

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

İstanbul Modern'de gerçekleşen "Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası" sergisi üzerinden sanatçının kuir bir okuması

Millî Reasürans Sanat Galerisi Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi arşivi dizimizin yeni konuğu Yurt Gezileri! Sergi kitabında yer alan Murat Ural'ın araştırması Argonotlar Kütüphanesinde.

Eleştiri

Salt Beyoğlu'ndaki “90’lardan Beri Halı’dayız” sergisinin görmedikleri, ayıkladıkları ve dışarıda bıraktıkları

Duyurular

Yenilenen Argonotlar Telif Kumbarası kampanyası sürprizlerle karşınızda!