Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi /

Bir direniş ve deneyim arşivi olarak Kadınlar Atlası

Alaca Heyheyler Kolektifi’nden Sevil Tunaboylu, Güneş Terkol ve Arzu Yayıntaş ile Kadınlar Atlası kitabını, kolektif üretim süreçlerini ve sanatla feminist aktivizm arasındaki bağları konuştuk.

Kadınlar Atlası, Alaca Heyheyler Sanatçı Kolektifi’nin kadınların hafıza ve direnişine odaklanan kolektif anlatı yolculuğunun bir parçası olarak yayımlandı. Editörlüğünü Arzu Yayıntaş’ın yaptığı bu kitap, feminist sanatın ifade alanını genişletirken, kadınların görünmez kılınan hikâyelerine güçlü bir alan açıyor. 2023 yılında açılan aynı adlı sergiyle birlikte şekillenen Kadınlar Atlası kitabı, aslında temsilî değil gerçek kadınlık deneyimlerine odaklanan derinlikli ve çok katmanlı bir anlatı sunma girişimi.

Kitap; kız çocukluğundan yetişkinliğe, beden algısından duygusal ilişkilere, iş yaşamından sokaktaki varoluşa kadar uzanan geniş bir yelpazede kadınların yaşadıklarını yedi ana başlık altında topluyor: Kız Çocukluğu, Ergenlik ve Aile, Cinsellik, Beden, Zihin ve Ruh Bütünlüğü, Duygusal İlişkiler ve Bağlar, Kız Kardeşlik ve Evde, İşte, Sokakta Kadın Başına. Her bölümde, 80’den fazla kadının kendi sözleriyle paylaştığı deneyimlere yer veriliyor.

Çocukluktan itibaren maruz kalınan toplumsal baskılar, cinsiyetçi kalıplar ve bu baskılara karşı geliştirilen direniş biçimleri, kitabın ana eksenini oluşturuyor. Her bir anlatı, kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin kadınlar üzerindeki etkilerine dair samimi bir içgörü sunarken, aynı zamanda bireysel direnişlerin nasıl kolektif bir hafızaya dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Samimi, çarpıcı ve dönüştürücü bu yanıtlar, kişisel olanın politik olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Alaca Heyheyler Sanatçı Kolektifi üyeleri Sevil Tunaboylu, Güneş Terkol ve Arzu Yayıntaş ile kolektifin Kadınlar Atlası kitabı üzerinden; kolektif üretim süreçlerini, sanat üretimi ve feminist aktivizm ilişkisini, ve “Alaca Heyheyler” isminin çağrışımlarını konuştuk. Bu söyleşi, üretimin kendisini bir direniş alanına dönüştüren bir bakışa tanıklık ediyor.

Alaca Heyheyler, feminist literatürde daha önce karşılaşmadığım bir tamlama. Üstelik fonetik olarak da eğlenceli ve ritmik bir tınısı var, kulağa keyifli geliyor. Bu ismi seçerken hangi referanslardan yola çıktınız? Sizin için ne ifade ediyor?

Sevil Tunaboylu: Çok teşekkürler! Biz de seviyoruz. “Alaca Heyheyler” tamlamasını birlikte yol aldığımız kadınların cümlelerinden ilhamla bulmuştuk. 2017’de Ark Kültür’de gerçekleşen ilk sergimiz “Bize Ait Bir Oda”ya hazırlanırken 7 Renk Soruları başlıklı bir yayın üzerinde çalışıyorduk. Bu yayın için mesleği, yaşı farklı kadınlara -yakın çevremizden başlayarak mümkün olduğunca skalayı büyütmeyi amaçlamıştık- yedi adet soru sorduk; bu sorular kadınların dişil döngülerini işaret ediyordu ve deneyimlediklerinin renkle yanıtlanmasını istiyordu. Kadınlar ilk regl, PMS, menopoz ya da biyolojik saat gibi bedenlerini ve haliyle sosyal hayatlarını etkileyen döngülerini renkle tanımlarken oldukça yaratıcıydılar. Ezcümle, iki farklı yanıttan çıkan bir tamlama Alaca Heyheyler.

Arzu Yayıntaş: Alaca Heyheyler aslında ilk kitabımızın adıydı. O dönem bir kolektif ismimiz yoktu; sadece söyleyecek sözü olan üç kadın sanatçı olarak bir araya gelmiştik. “Alaca”, kadınların çok katmanlı ve değişken duygularını; “heyheyler” ise bastırılmış öfkemizi ve taşan coşkumuzu yansıtıyordu. Renk terapisinden ilhamla oluşturduğumuz 7 Renk Soruları’nda kadınlara doğurganlık ve dişil döngüler üzerine sorular yönelttik: Kendi doğumun, ilk regl, biyolojik saat, doğum, kürtaj, düşük, menopoz… (Şimdiki bilgilerimizle premenopozu da mutlaka eklerdik; şahsen, destan yazılası bir dönem olduğunu düşünüyorum.) Her kadından, bu döngüsel deneyimlerini bir renkle yanıtlamasını istemiştik. Cevaplar hem çok yaratıcıydı hem de sıkça “heyhey”liydi. Bedenimize ve duygularımıza yüklenen anlamlara karşı bu sözcüğü sahiplenmek istedik. Hem bir isyan hem bir oyun olarak. Ve evet, kulağa eğlenceli gelmesi, tınısındaki şamata, bizi fazlasıyla cezbetti. Çünkü bizce bu da feminist olmanın bir hali: hem derin hem hafif hem öfkeli; hem neşeli, hem dağınık.

Güneş Terkol: “Alaca”, çok renkli ve çok sesli bir yapıyı çağrıştırırken, “heyheyler” sözcüğü, bir yandan öfkeyi, bir yandan da coşkuyu temsil ediyor. Bu ismin hem feminist mücadelenin çeşitli duygularla örülü doğasını hem de kolektif dayanışmanın enerjisini yansıttığını söyleyebilirim.

2015’ten bu yana toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kadınların gündelik hayattaki deneyimlerini ve dayanışma pratiklerini odağa alan birçok atölye düzenlediniz, iki sergi (“Bize Ait Bir Oda”, 2017 ve “Kadınlar Atlası”, 2023) gerçekleştirdiniz ve iki kitap yayınladınız.

Feminist bir kolektif olarak sergi açmak, kitap hazırlamak gibi projeleri nasıl yönetiyorsunuz? Zira her ne kadar feminist literatüre giren sergiler ve kitaplar üretilmiş olsa da, bunların nasıl bir süreçten geçtiği, hangi çalışma pratikleriyle şekillendiği ve bu süreçte herkesin sesinin eşit derecede duyulup duyulmadığı, herhangi bir ötekileştirme olmadan gerçekten işteş bir yöntemle ilerlenip ilerlenmediği, en az ortaya çıkan proje kadar önemli. Siz kolektif olarak projelerinizi yürütürken benimsediğiniz feminist yöntemler ve kolektif çalışma biçimleri ve bu yöntemleri, alışageldiğimiz çalışma pratiklerinden ayrıştıran temel noktalar neler?

Tunaboylu: Bizim bir formülümüz yok. Zaten 2015’ten çok öncesine dayanıyor arkadaşlığımız. Mesela Güneş’i okuldan tanıyorum; aynı atölyedeydik ikimiz. Arzu’yu yanılmıyorsam Tütün Deposu’nda 2011’de gerçekleşen “Ateşin Düştüğü Yer” sergisi vesilesiyle tanıdım. Aradan biraz zaman geçince, birlikte birçok sanatçıdan ve kültür emekçisinden oluşan Kırmızı Kart Kolektifi’ni kurduk. Şimdi faaliyet göstermese de Kırmızı Kart, öncelikli olarak erkek egemen sanat dünyasında kadın olarak nasıl manevralar alabiliriz, bunu nasıl dönüştürebiliriz sorularından yola çıkarak çeşitli eylemler yapmıştı. Yani zaten kadın sanatçılar olarak yatay oluşumlara, üretim alanlarına ihtiyaç duyarken birbirimize her daim alan açmak ve dinlemek, önceliklerimizi kollamak organik bir refleks bizim için.

Terkol: Hiyerarşik yapılar yerine, herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu, fikirlerin tartışıldığı ve uzlaşma sağlanarak ilerlenilen bir yöntem benimsiyoruz. Feminist çalışma pratikleri, katılımcıların birbirini güçlendirdiği ve emeğin görünür kılındığı bir süreç yaratmayı hedefliyoruz.

Yayıntaş: Projeleri yürütürken, her aşamayı birlikte tasarlamaya ve üretmeye özen gösteriyoruz. Atölyelerden sergilere, kitaplardan metinlere kadar her adımda, hiyerarşi olmadan, herkesin eşit söz hakkı olduğu bir yaklaşımı benimsiyoruz. İlk sergimizde doğurganlık alanında çalışan kadın sanatçılara alan açtık ve onları sergiye davet ettik. Bugünün baskıcı düzeni açısından bakıldığında sergide kadınlar oldukça cesur ve özgürlükçü performanslar ve atölyeler gerçekleştirdiğini fark ediyorsunuz. Kadınlar Atlası projesinde ise soruları cevaplayan kadınların seslerine sergi mekânında yer açarak, sergiyi onların etrafında şekillendirdik. Sergi ve metin üretim süreçlerinde görev dağılımı yapmaktan ziyade, birlikte yoğrularak ve şekillendirilerek oluşan otantik bir anlatı sağlıyoruz. Süreçlerimiz lineer değil; bir metin ya da sergi fikri bazen bir atölyede, bazen bir tanıklık anlatısında doğuyor. Bu yaklaşım, feminist politika ile uyumlu olarak duygulara, karşılaşmalara ve gündelik deneyimlere alan açmamızı sağlıyor.

Kolektifin geçtiğimiz yıl Depo’da düzenlediği “Kadınlar Atlası” sergisinin ardından yayımlanan Kadınlar Atlası kitabı, 80’den fazla kadının toplumsal cinsiyet normları, kurumsallaşmış ayrımcılık ve sembolik şiddetle nasıl karşı karşıya kaldıklarını ve bunlara karşı geliştirdikleri bireysel ve kolektif mücadele yöntemlerini aktarıyor. Kitapta yer alan sorular nasıl şekillendi?

Terkol: Kadınlar Atlası soruları, kadınlarla farklı şehirlerdeki atölyelerde onların talepleri ve yönlendirmeleriyle şekillendi. Kolektif olarak birbirimize zaman tanımak, kişisel sınırları gözetmek ve bunları üretimin merkezine yerleştirmek, bizim için politik bir tercihtir. Aynı zamanda her proje sürecinde, yapıcı çatışmaları göğüslemeyi ve eleştiriyi kişiselleştirmeden dönüşüm için bir zemin olarak görmeyi öğreniyoruz. Hız ve verimlilik odaklı çalışmalardan farklı olarak, ilişkilenme ve dönüşüm odaklı bir süreci benimsemiş durumdayız. Örneğin, Kadınlar Atlası kitabı hazırlanırken, sadece içeriğe değil, içeriğin nasıl üretildiğine de büyük önem verdik: Hangi seslerin eksik olduğu, kimlerin kendini ifade etmesine alan açtığımız ve bazen sessizliğin bile ne söylediği üzerine düşündük. Kısacası, bizim için projeler yalnızca bir ürün ortaya koymak değil; birlikte düşünme, öğrenme ve var olma pratikleriyle örülen politik alanlardır. Bu da feminist kolektif emeği bir yöntem olarak benimsememize ve sürekli yeniden tanımlamamıza olanak tanır.

Tunaboylu: Hepimiz kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda, soruları önce ayrı ayrı hazırladık, daha sonra birleştirdik, ekledik, eledik. Ardından nasıl bir ortak dil olması gerektiğini tartıştık. Çerçeveyi ve bölüm başlıklarını belirledik; bunu yapınca işimiz kolaylaştı ama düşündükçe, merak ettikçe soru sayıları da arttı tabii. İçerik de yüklü olunca yanıtlaması uzun sürecek ve bazen travmalarımızı da tetikleyebilecek sorular ortaya çıktı. Bunu fark ettiğimizde birçok kadın kan ter içinde soruları yanıtlamıştı bile. Onlara minnettarız. Fakat daha sonra, biraz daha toparlayıcı bölüm başlıklarıyla soruların sayısını azalttık, ALES paragraflarımızı da kısalttık.

Yayıntaş: Kadınlar Atlası kitabındaki sorular masa başında tasarlanmadı; yıllar içinde biriken karşılaşmalardan, atölyelerde kurduğumuz ilişkilerden, ortak duygulardan ve suskunluklardan doğdu. Hep şunu gözetmeye çalıştık: Sorular, deneyimi tanımlamak değil, açığa çıkarmak amaçlı olsun. Kadınların sesini bastırmayan, aksine onu duymaya, hissetmeye, birlikte düşünmeye davet eden eşikler gibi kurulsun. Bu sorular aslında sadece başkalarına sorduğumuz değil, bizim de kendi içimizde döndürüp durduğumuz, zaman zaman cevabını bulamadığımız ama sormaya hep devam ettiğimiz sorulardı. Bugün olduğumuz kadına, çocukluktan itibaren üzerimize yapışan kodlara, kalıplara, baskılara bakabilmek; onları yapıbozuma uğratıp “gerçek beni” bulmak mümkün mü diye düşünmek için de hazırladık bu soruları. Bir tür kişisel terapi gibi… Ama bireysel olanın ne kadar kolektif olduğunu da gösteren bir süreçti bu. O yüzden Kadınlar Atlası, sadece başkalarının hikâyelerine değil, bizim de kendimize doğru açıldığımız bir yolculuğa dönüştü.

Soruların yanıtları nasıl toplandı? Ve derleme sürecinde, anonim cevaplar veren katılımcıların kimliklerini koruma konusunda nasıl bir yol izlediniz?

Yayıntaş: Kadınlar Atlası kitabındaki yanıtları iki aşamalı bir süreçle topladık. İlk olarak, 50’yi aşkın sorudan oluşan detaylı bir form hazırladık ve bu soruları Google formlar üzerinden sosyal medya ve kendi çevremiz aracılığıyla duyurduk. Gelen cevaplar, kadınların içten, kişisel ve bazen derin izler bırakmış hikâyeleriydi. Sergimizde duvarlarda yer alan yazılar da bu cevaplardan alıntılanmıştı. İkinci aşamada ise soruları sadeleştirerek daha kısa ve öz bir hale getirdik. Bu sefer, hem online olarak hem de sergiye gelen izleyicilerden topladık. Ziyaretçiler, sergi sırasında cevaplarını yazıp bir kutuya bırakabiliyorlardı. Bir kadın, sergide kutuya bıraktığı kâğıda “Bu soruları cevaplarken ilk kez kendimi bu kadar özgür hissettim” yazmıştı. Bu, bizim için çok kıymetliydi. Katılımcıların anonimliğini korumak bizim için çok önemliydi. Google form aracılığıyla anonim cevaplar topladık, ancak bazı katılımcılar isimlerini belirtti. Biz de bu cevaplarda geçen isimleri özenle değiştirdik, her zaman gizliliği ve güvenliği önceliklendirdik. Çünkü, bir hikâyeyi paylaşmak kadar, o hikâyenin sahibi olan kadının kimliğini korumak da bizim bir sorumluluğumuzdu.

Terkol: Sorular, kadınların bireysel deneyimlerini ortaya çıkarmayı hedefleyen açık uçlu bir yapıda oluşturuldu. Kadınların seslerinin ve deneyimlerinin doğrudan duyulmasını amaçlayan bir yaklaşım benimsendik.

Kitaptaki deneyim paylaşımları; feminist dayanışmanın ve deneyim paylaşımının, cinsiyet temelli eşitsizliklere karşı bir direnç alanı oluşturduğunu vurguluyor. Sizce bu anlatılar bir araya geldiğinde nasıl bir kadınlık tarihi inşa ediyor? Kadınlık deneyimleri arasında ortak noktalar mı daha baskın, yoksa çeşitlilik mi öne çıkıyor?

Tunaboylu: Hayal kırıklıklarıyla ve sistemle durmadan mücadele etmek zorunda kalan bir kadınlık inşası bu. Bitmeyen bir soğuk savaş gibi, bu yüzden yorgun ve uzun süren bir inşaat. Uzun sürdüğü için temelleri daha sağlam ama. Dramadan uzak, daha çok neşeyi koruyan ve hep yapıcı bir oluş. Kadınlık deneyimleri ise sınıfsal durumlara göre çeşitlilik gösteriyor aslında ama yine de ortaklaştığı alanlar net. Taciz, cinsel istismar, şiddet, mobbing ev içi görünmeyen emek, sokakta güvensizlik… Bunlar neredeyse her kadının çocukluğundan şimdiye, hayatının parçasına dönüşmüş gerçeklikler maalesef.

Yayıntaş: Kadınlar Atlası’ndaki deneyim paylaşımları sadece bireysel hikâyeler değil; kadınların birbirine görünmez iplerle bağlandığı, ortak bir belleğin parçaları. Her hikâye başka bir hikâyeye dokunuyor; bazen yarayı gösteriyor, bazen umut veriyor. Ortaya çıkan kadınlık tarihi, tek bir çizgide ilerleyen bir anlatı değil. Aksine, çok sesli, zaman zaman yön değiştiren ama her zaman birbirini duyan bir yol haritası gibi. Sanatın sunduğu açık ve sezgisel alan bu süreçte bize bir davet gibi geldi. Her soruya cevap verirken aslında kendi hikâyemize de döndük; çocukken öğrendiğimiz kalıplara, bastırdığımız duygulara, görmezden gelinen arzulara. Bu yüzden kitap sadece bir anlatı değil; aynı zamanda bizim için bir yüzleşme ve iyileşme süreciydi. Kimi zaman kişisel bir terapiye, kimi zaman da kolektif bir ritüele dönüştü.

Kitabın tematik bölümleri –kız çocukluğu, cinsellik, duygular, kamusal alan– kadınlık deneyimlerini farklı yönleriyle görünür kılıyor. Her bölüm, bedenin ve duyguların taşıdığı bilgiyi açığa çıkarıyor. Bastırılmış korkular, yeniden kurulan güçler, ortak bir hafızada buluşuyor. Kadınlık deneyimleri arasında ortak noktalar oldukça güçlü: Şiddet, dışlanma, değersiz hissetme gibi temalar çoğumuzun hayatında bir şekilde yer alıyor. Ama her kadın bu deneyimle farklı bir yerden temas ediyor. Kimimiz evde, kimimiz sokakta, kimimiz sessiz bir anıda, kimimiz yüksek sesli bir itirazda. Bu çeşitlilik, kadınlık tarihini daha kapsayıcı ve gerçek kılıyor. Farklılıklarımız bizi ayırmak yerine, aramızdaki dayanışmayı ve bağı daha da güçlendiriyor. Ayrıca bu hikâyeler sadece kelimelerle değil; çizimlerle, seslerle, dokularla da anlatıldı. Yani kadınlık tarihini sadece yazmadık, hissettik, gösterdik, birbirimize aktardık.

Kadınlar Atlası, görünürlüğün kendisinin de politik bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Her anlatı, daha önce duyulmayan bir sesin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu sayede bastırılmış ya da unutulmuş kadınlık halleri kolektif hafızada yer buluyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, hep birlikte yazdığımız, yaşayan ve çoğul bir kadınlık tarihi. Her hikâye bir renk, her ses bir notaymış gibi. Bir araya geldiklerinde tek bir resim değil, birlikte oluşan bir ezgiye dönüşüyor. Ve bu ezgi bize şunu söylüyor: “Yalnız değilsin.”

Kitap ve sergi sürecinde sizi en çok etkileyen, dönüştüren hikâyeler veya geri bildirimler neler oldu?

Terkol: Sergi ziyaretçilerinin, bu anlatıların kendi yaşamlarıyla nasıl kesiştiğini fark etmelerini görmek anlamlı bir dönüşüm yarattı.

Yayıntaş: Kitap ve sergi sürecinde beni en çok etkileyen hikâyeler, kadınların kız çocukluğundan yetişkinliğe uzanan yolculuklarında karşılaştıkları toplumsal baskılar ve bu baskıların yarattığı derin duygusal izler oldu. Özellikle “Kız Çocukluğu” bölümünde bir kadının, “Sen kız çocuğusun.” denilerek kısıtlandığını ve bu sözlerin onda çaresizlik hissi uyandırdığını anlattığı hikâye beni derinden etkiledi. Bu tür deneyimler, kadınların erken yaşta maruz kaldığı cinsiyetçi söylemlerin, yetişkinlikte imposter sendromu gibi özgüveni zedeleyen durumlara nasıl dönüştüğünü çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Çocuklukta sürekli belirli rollere yöneltilen kız çocukları, başarılarını içselleştirmekte zorlanıyor ve “Acaba bunu hak ettim mi?” sorusuyla karşı karşıya kalıyor. Bu, sistematik ayrımcılığın bireysel düzeyde nasıl büyük bir yük oluşturduğunu vurguluyor.

Sergi sırasında aldığımız geri bildirimler de dönüştürücüydü. Bir ziyaretçinin, “Bu sergi, kız çocukluğumdaki duygularımı yeniden hatırlattı; sanki o yaraları sarma fırsatı buldum.” demesi, sanatın ve kolektif hafızanın iyileştirici gücünü hissettirdi. Kitapta kadınların cesurca paylaştığı cinsellik ve bedenle ilgili deneyimler de toplumsal tabuların yıkılmasında ve kadınların bedenleriyle barışmasında paylaşımın önemini vurguladı. Bu hikâyeler, imposter sendromunun yalnızca bireysel değil, toplumsal cinsiyet rolleriyle şekillendiğini anlamamı sağladı. Sergiyi gezen kadınlar, duvarlarda yazan cümlelerle fotoğraf çektirdi. Kimisi ikinci gelişinde annesini de getirip, deneyimini annesiyle paylaştı ve “bazen içimden annem çıkıyor” yazısı ile poz verdi. Kimi gülerek, kimisi isyan duyarak, kimisi de hüzünlenerek sergiyi gezdi. Bir genç kadın, yaşadığı tacizi ilk kez bizim sorularımız vesilesiyle dillendirmeyi başardığını söylerken, bir diğeri yaşadığının aslında bir cinsel suistimal olduğunu soruları cevaplarken keşfettiğini söyledi. Bunlar benim gözlerimi doldursa da, kadınların o güçlenme anlarına tanıklık etmek beni mutlu etti.

Sergi süreci, hem bir feminist sanatçı hem de bir anne olarak bakış açımı zenginleştirdi. Hayatta yaptığım seçimlerde cinsiyet odaklı bu kısıtlamaların nasıl büyük bir rol oynadığını keşfetmek, benim gibi çok güçlü olduğunu düşünen birine sert bir tokat gibi çarpmış olsa da, bir kız çocuğu annesi olarak bunlara karşı kızımı güçlendirmek için kolektif çözümler üzerinde düşünmeye beni yönlendirdi. Bu satırları son haline getirirken ne yazık ki Şişli’de sokakta herkesin gözü önünde öldürülen Bahar Aksu’nun haberi kafamda dönüyor. Her kadın Bahar’ın kayıp giden hayallerine ve yalnız bırakılmışlığına üzülürken, eş zamanlı olarak kendi içinde korkuyordur çünkü tacize uğramamış ya da erkek şiddetine maruz kalmamış kadın sayısı yok denecek kadar az. Kadınları korku cumhuriyetinde yaşamaya hapsetmek isteyen bu zihniyet ile mücadele kadınların deneyim paylaşımı, görünürlük mücadelesi ve dayanışması ile mümkün olduğuna inanıyorum.

Sanatsal üretimde feminist çalışma yöntemlerini destekleyen bir grup olarak, sergi, atölye ve kitap projelerinizde cinsiyet eşitsizliğine karşı nasıl müdahalelerde bulunuyorsunuz? Eril sanat tarihine meydan okuma süreciniz nasıl şekilleniyor? Feminist sanatın, eril sanat tarihine meydan okuma gücüne dair gözlemleriniz neler?

Tunaboylu: Kendi adıma “Yemekteyiz” programı gibi kürate edilen sergilere katılmıyorum mesela. Bir başörtülü kadın mutlaka olsun, biri kesinlikle gay olsun, biri yaşlı olsun gibi sergi sanatçısı seçenler var. Kadın olarak erkeklerin arasına politik doğrucu itkilerle serpiştirildiğim durumlara izin vermiyorum.

Yayıntaş: Alaca Heyheyler olarak, sergi, atölye ve kitap projelerimizde, kadınların bastırılan deneyimlerine odaklanarak cinsiyet eşitsizliğine karşı alternatif anlatılar inşa ediyoruz. Eril sanat tarihine karşı duruşumuz, dışlayıcı yapıların yerine kadınların çok katmanlı ve çoğulcu deneyimlerini koyarak şekilleniyor. Kadınlar Atlası projesinin işbirliğine dayalı yapısı, sanat dünyasındaki hiyerarşik normları sorgularken; ilk sergimiz “Bize Ait Bir Oda”, sergilerdesıklıkla göz ardı edilen, ikincil görülen annelik ve doğurganlık konularını merkeze alarak bu konularda üretim yapan kadın sanatçıları sanatın ana akımına taşıdı.

Ayrıca kişisel sanat pratiğimde de bu mücadeleyi sürdürüyorum. Küratörlüğünü yaptığım sergilerde kadın sanatçıların oranına özellikle dikkat ediyorum. Kadınların emeğinin ve katkısının görünmez kılındığı her alanda sesimi yükseltmeye çalışıyorum. Bir dönem Türkiye’deki müze ve sanat kurumlarında kadın sanatçıların görünürlüğüne dair istatistikler tuttum, bunları raporlayarak çeşitli konuşmalarda paylaştım. Örneğin grup sergilerinde kadın sanatçı oranı Türkiye’de %35 civarındadır. Bu oran bazı ülkelere kıyasla görece yüksek gibi görünse de, asıl eşitsizlik solo sergilere bakıldığında ortaya çıkıyor. 2016’da ürettiğim Eşitsizlik Mutfağı işimde, İstanbul’daki müzelerin solo sergi geçmişini temsil eden yemek tabakları hazırlamıştım. O dönemde İstanbul Modern’in, 2004’teki kuruluşundan itibaren yani son 12 yılda hiçbir kadın sanatçıya solo sergi açmamış olması, bu eşitsizliğin çarpıcı bir örneğiydi. Sanat kurumundaki bu örtük cinsiyetçi yaklaşımla yüzleşme, meseleye daha açık ve yapıcı bir yerden yaklaşmamı sağladı. 2016’dan bu yana kadın sanatçılar ve küratörlerin verdiği mücadeleyle önemli ilerlemeler kaydedildi. Kurumlar kendini dönüştürmeye başladı ve artık müzelerde çok daha fazla kadın sanatçı solo sergiler açabiliyor. Arter, kurulduğu ilk günden bu yana cinsiyet dengesi konusunda tutarlı bir yaklaşım sergileyen örnek kurumlardan biri oldu. İstanbul Bienali ise özellikle WHW’nin küratörlüğüyle birlikte kadın sanatçı temsiline daha fazla önem vermeye başladı. Bu çabalar sayesinde, son 15 yılda kadın sanatçıların görünürlüğü açısından önemli bir yol katettik.

Ancak sanat tarihi yazımı açısından aynı ilerlemeyi gözlemlemek daha çok emek ve arşiv çalışması gerektiriyor. Bunun temel nedenlerinden biri, bazı feminist projelerin görünürlük stratejilerine, içerik kadar önem vermemesi olabilir. Örneğin, önceki projemiz “Bize Ait Bir Oda” bu nedenle feminist sanat yayınlarında yeterince yer bulamadı. Ancak Kadınlar Atlası kitabımız ve yeni açtığımız alacaheyheyler.com websitemiz ile bu eksikliği kapattığımıza inanıyorum.

Sanat üretiminizin aktivizmle kesiştiği noktalar neler? Feminist sanat, yalnızca feminist temaları işlemekle mi ilgilidir, yoksa süreç ve yöntem de bu çerçevede mi şekilleniyor?

Terkol: Alaca Heyheyler’in feminist sanat pratiğinin bir tür aktivizm olarak işlediğini söylemek mümkün.  Sergilerimiz ve atölyelerimiz, sadece sanatsal bir üretim alanı sunmaktan öte, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini görünür kılmayı ve bu eşitsizliğe karşı ortak bir bilinç geliştirmeyi amaçlıyor.

Yayıntaş: Sanat üretimim, aktivizmle sık sık kesişiyor çünkü sanatı, toplumsal dönüşüm için bir araç olarak kullanıyorum. Feminist sanat, benim için daha çok, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, hiyerarşiyi, otoriter gücü, geleneksel sanatın eril normlarını sorgulayan ve kapsayıcı ve işbirlikçi üretimleri merkeze alan bir yöntem ve süreç meselesidir. Bu yaklaşım, bireysel bir sanat pratiğinden çok, kolektif düşünme ve dayanışmaya dayanıyor. Sanat üretimimin her aşamasında toplumsal cinsiyet eşitliği, dayanışma, eleştirel düşünme ve birlikte hareket etme gibi kavramlar ön planda. Benim için feminist sanat, adil, kapsayıcı ve eleştirel bir alan yaratma çabasıdır. Kadınlar Atlası gibi projeler, bu çabanın bir yansıması olarak, kadınların çeşitliliğini ve ortaklıklarını bir arada kutlarken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı sanat yoluyla direnmeyi sürdürüyor. Bu yaklaşım, hem sanat üretimimin hem de aktivizmimin temelini oluşturuyor.

Kolektif olarak, gelecekte ele almak istediğiniz yeni konular veya projeler var mı? Kadınlar Atlası sonrası gündeminizde hangi meseleler var?

Yayıntaş: Gelecek dönemde kişisel olarak odaklanmak istediğim önemli bir konu, yaş alma sürecinin getirdiği değişiklikler. İnsanların yaşam sürelerinin uzamasıyla birlikte, yaşla beraber değişen roller, bedensel denge ve hormonlar üzerine daha derinlemesine düşünmeyi planlıyorum. Bu konu, Alaca Heyheyler’in bir buluşmamızda birlikte ele alabileceğimiz bir başlık olarak konuşuldu; ancak bir araya gelmemiz tamamen hayat deneyimlerimiz üzerine düşünme ihtiyacından doğduğu için, bir sonraki ortak üretimimizin zamanı ve konusu da o anki kişisel deneyimlerimiz ve toplumsal gündemle şekillenecek. Teknolojinin hızla ilerlemesiyle birlikte, yapay zekanın hayatımızın her alanına daha fazla entegre olması, belki de tamamen yeni meseleleri gündeme getirecek. Kim bilir, bu değişiklikler bizi başka konulara yönlendirebilir. Şu an için kişisel hayatlarımızda neler değişecek, bunları kestirmek zor olsa da, geleceğin bize ne gibi ilham verici fırsatlar sunacağı konusunda heyecanlıyım.

Alaca Heyheyler Kolektifi’nden Sevil Tunaboylu, Güneş Terkol ve Arzu Yayıntaş ile Kadınlar Atlası kitabını, kolektif üretim süreçlerini ve sanatla feminist aktivizm arasındaki bağı anlamları konuştuk.

Feminist sanatın ve kolektif sanat üretiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Teknolojik gelişmeler, yapay zekânın sanata dahil oluşu, toplumsal değişimler bu süreci nasıl etkileyebilir?

Terkol: Toplumsal değişimler ve teknolojik ilerlemelerle birlikte feminist sanatın da dönüşeceğine ve kadim ritüellerle, eski anaerkil geleneklerle el ele ilerleyeceğine inanıyorum. Feminist sanatın temel amacı kadınların seslerini duyurmak ve kolektif bir hafıza inşa etmek, bu nedenle teknoloji bu kısımda da kolaylık getirecektir.

Yayıntaş: Feminist sanatın ve kolektif sanat üretiminin geleceği, toplumsal değişimlerle paralel bir evrim süreci içinde şekilleniyor. Bu alandaki sanat pratikleri, güç ilişkilerini sorgulamaya, öznellikleri ve kimlikleri yeniden tanımlamaya devam ediyor. Feminist sanat, sadece cinsiyet eşitsizliğini dile getiren değil, aynı zamanda kolektif deneyimleri, dayatılan normlara karşı durmayı ve farklı bakış açılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bir ifade biçimi olarak gelecekte daha da önem kazanacak. Kolektif sanat üretimi de bu bağlamda büyük bir potansiyele sahip, çünkü sanat, kolektif bir bilinçle birleşerek daha güçlü ve kapsayıcı bir etki yaratıyor.

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekânın sanata dahil oluşu ise bu sürecin dinamiklerini tamamen yeniden şekillendiriyor. Teknolojinin sanatta kullanımı, feminist sanatçılar için yeni bir alan yaratırken, aynı zamanda toplumsal cinsiyetle ilgili daha derin ve çeşitli anlatılara da kapı aralıyor. Örneğin, yapay zekanın sanatta kullanımı, kadın sanatçıların tarihsel olarak maruz kaldığı üretim dışı kalma durumunun tersine çevrilmesine olanak tanıyabilir. Ancak, yapay zekanın gelişimi çok yeni bir kültür ve dilin oluşmasına yol açıyor. Bu yeni alanın teknolojik altyapısı, çoğunlukla erkek egemen bir bakış açısına dayanıyor. Yapay zekâ, baskın grubun, yani erkeklerin, şekillendirdiği bir araç olarak, veri toplama süreçlerinde ve medya üzerinden yayılan içeriklerde erkek egemen bir dil ve görsellik taşıyor. Bu durum, kadınları genellikle yüzeysel ve objektifleştirici bir şekilde temsil eden bir bakış açısının yayılmasına neden olabiliyor.

Kadınların, yapay zekâ ve teknoloji alanında daha aktif bir rol alarak, bu alandaki cinsiyetçi ve ırkçı önyargıları engellemeleri büyük önem taşıyor. Yapay zekânın daha nötr ve kapsayıcı bir şekilde gelişmesi için kadınların katkıları kritik. Bu bağlamda, feminist sanatçılar ve toplumsal hareketler, teknolojinin gelişimini daha adil ve eşitlikçi bir yönlendirmeye sahip olması için önemli bir sorumluluğa sahipler. Teknolojinin gücünü kullanarak, erkek egemen bir dil ve görselliğin önüne geçilmesi, sanatın ve toplumsal hareketlerin etkili bir şekilde bu alanda yer almasıyla mümkün olabilir.

Sonuç olarak, feminist sanat ve teknoloji alanındaki dönüşüm birbirini besleyerek, toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması ve daha kapsayıcı, eşitlikçi bir geleceğin inşasına olanak tanıyacaktır. Kadınlar, hem sanat alanında hem de teknoloji dünyasında bu dönüşümü yönlendirebilir ve bu süreç, daha dengeli ve çeşitlenmiş bir kültürün ortaya çıkmasını sağlayabilir.

İlginizi Çekebilir

Kütüphane

Sosyolog Nazlı Ökten'in dünya tarihinde ve sanatında takının yerine dair kaleme aldığı metin Argonotlar Kütüphanesinde.

İnisiyatifler & Bağımsızlar

Yelta Köm, Depo’da gerçekleşen “Üç Kapı” sergisini kamusal programı düzenleyenlerden Başak Ertür’le konuşarak ele aldı.

Eleştiri

Almanya'daki ırkçı cinayetleri konu alan "Üç Kapı" sergisini Alâra Kuset değerlendirdi.

Kütüphane

Esra Carus’un "Yas, Yasa, Yasak" isimli sergisinin kitabında yer alan söyleşi Argonotlar Kütüphanesinde.