Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem

Glasgow Kadın Kütüphanesi ve Outburst Festival WOW İstanbul’da

WOW – Dünya Kadınlar Festivali İstanbul üçüncü edisyonu 2-3 Mart 2024 tarihlerinde Beykoz Kundura’da.

Sanatın özgün bakış açıları kazandırma gücüne dayanarak kültür ve sanat alanını sivil toplumla bir araya getiren WOW Festivalleri, kadın ve kız çocuklarını kutlayan, karşılaştıkları güçlükleri görünür kılan iş birliklerini teşvik etmeyi hedefliyor. Festivalin ikinci gününde Glasgow Kadın Kütüphanesi Direktörü ve Kurucusu Adele Patrick, Outburst Sanat Kurucusu ve Sanat Yönetmeni Ruth McCarth ve kapanış panelinin programlamasını ve moderatörüğünü üstlenen Seçil Epik, sanat yoluyla feminist dayanıklılık üzerine konuşmak üzere bir araya geliyor.

3 Mart’ta Beykoz Kundura’da gerçekleşecek panel öncesi Adele Patrick ve Ruth McCarthy ile parçası oldukları organizasyonları daha yakından tanıyoruz.

Festivale katılım ücretsizdir. 2 Mart Cumartesi ve 3 Mart Pazar günleri için ayrı ayrı kayıt formlarını doldurabilirsiniz.

Adele Patrick

Kurucularından biri olarak bize biraz Glasgow Kadın Kütüphanesi’nden bahsedebilir misiniz? Kütüphanenin kurulmasına ilham veren şeyler nelerdi ve kuruluşundan bu yana neler değişti?

Glasgow Kadın Kütüphanesi’nin arkasındaki ilham öfke, heyecan ve kadınlar ve queerler olarak temsil edilmediğimizi hissettiğimiz bir zamanda, bize sunulandan farklı bir alan olabileceğine dair vizyonun bir araya gelmesiydi. Anaakım kültürel hayatın bir parçası gibi hissetmiyorduk. Bir değişimin ve yeni alanların yaratıldığını görmek isteyen pek çok kişi vardı. Glasgow şehri o dönemde kendini sorguluyor ve bir kültür başkenti, kelimenin tam anlamıyla Avrupa’nın kültür başkenti haline geliyordu. O zamanlar Glasgow’u ziyaret eden insanların ve yerel halkın Glasgow’un bu yeni temsilini tamamen beyaz erkeklerden ibaret görebileceğinden endişe ediyorduk, Glasgow’un kültürünün ne olabileceğine dair farklı bir temsilin bizim tarafımızdan erişilebilir ve geliştirilebilir olmasını sağlamak istedik. Böylece kütüphane 1991’den bu yana sadece benim ve kütüphanenin kurulmasına yardımcı olanların değil, pek çok insanın hayal gücüne, umutlarına ve hayallerine bir yanıt olarak şekillendi. Bu sürece çok farklı geçmişlere sahip, farklı yaşlardan, etnik kökenlerden, cinsel yönelimlerden kişiler dahil oldu. Neredeyse herkes, Müslüman kadınlar, trans kadınlar, araştırmacılar, yazmakla veya üretmekle ilgilenen insanlar, herkes bir kadın kütüphanesinin ne olması gerektiğine dair farklı bir vizyona sahip.Bu farklı fikirlerin neredeyse bir mozaiği olan koleksiyonumuz muazzam bir şekilde büyüdü ve bir arşiv ve müze haline geldi; insanların sergi açabilecekleri, film gösterebilecekleri, birbirleriyle tanışabilecekleri, arkadaşlıklar geliştirebilecekleri bir yere dönüştü. 

Feminist kütüphanelere neden ihtiyacımız var?

Sanırım feminizmin çalışmaları çok canlı olduğu için, geçen yüzyılda kadınların kazandığı haklar konusunda kayıtsız kalmamak için hala pek çok neden, feminizmin karmaşık çatışmalarının işlenebileceği alanlara hala çok ihtiyaç var. Bunun feminist ve ilerici alanlar için kesişimsel bir gelecek sağlayacağına inanıyorum. Sahip olduğumuz arşiv alanı herkes için yeterince büyük, alanımız herkesi kucaklayan bir alan olmasaydı rahatsız hissederdim. Şu anda anaakım kütüphaneler hala kadınların hayatlarını her yönüyle kapsamıyor ve her yer kadınları, feministleri ve queerleri gerçek anlamda kucaklamıyor. Bu yüzden queer ve feminist aktivizmin geleceği için yapılacak çok şey var ve bunun yaratıcı bir şekilde, neşe ve umut duygusuyla yapılması gerektiğini düşünüyorum. Yarattığımız alanların insanlara ilham veren ve umut duygusu getiren alanlar olması gerekiyor ve bence çoğu zaman bu, yaratıcı kişilerin kurumların gelişimlerine dahil olmasıyla en iyi şekilde yapılabilir. Ruth Gilmour Wilson’ın söylediği gibi “özgürlüğün provasını yapan alanlar” yaratmamız gerektiğine inanıyorum. Glasgow’da Kadın Kütüphanesi’nde tuttuğumuz alanla ilgili hislerim bu. En başından beri, geleceğin provasını yapan, insanların kendilerini keşfedebilecekleri, başkaları hakkında bilgi edinebilecekleri ve yaşamları, yaratıcı ve kültürel katkıları göz ardı edilme, görünmez kılınma veya silinme riski altında olan başkaları hakkında bilgi edinebilecekleri bir alan yaratmaya çalışıyoruz. 

Geleceğe bakarken, yaratıcı ifade ve kültürel kurumlar bağlamında queer/feminist aktivizmin geleceğine dair hayalleriniz ve umutlarınız neler?

Hala yapılması gereken şeyler var ve umuyorum ki bu, uluslararası ortaklarla ve dünyanın dört bir yanındaki ilerici, feminist ve queer alan ağlarıyla yapılan bir iş olabilir. Bu yüzden İstanbul’a geri döndüğüm için heyecanlı olmamın nedenlerinden biri, aramızdaki bağların ve öğrenme deneyimlerimizin organizasyonlarımızı büyütürken bize yardımcı olmaya devam etmesini sağlamak. 

Ruth McCarthy

Belfast’taki Outburst Queer Arts Festivali’nin Sanat Yönetmeni ve kurucu ortağısınız. Bize biraz festivalden, Outburst Arts’ın kuruluşunun ardındaki hikayeden ve misyonunu yönlendiren vizyondan bahsedebilir misiniz?

Outbursts 2007 yılında yerel queer sanatçılar ve aktivistler tarafından gönüllü olarak yürütülen küçük bir topluluk festivali olarak başladı. Amacımız queer kültürel ifade için her zaman homofobi ve transfobiye yanıt olarak dışarıya bakmadığımız bir alan yaratmak ve queer insanlar olarak kim olduğumuzu kendi şartlarımızla keşfedebileceğimiz bir alana sahip olmaktı. İlk yılı insanlar o kadar sevdi ki devam etmesi gerektiğini anladık ve zaman içinde gelişti. Bunu başlatan ilk grupta yaklaşık 10 aktivist vardı ve vizyonumuz yıllar içinde değişti.

18 yıl önce başladığımızda Belfast’ta, sahne ve ekranda LGBTİ+ temsili ya da queer bir formdan veya queer düşünceden yola çıkan işler açısından çok az örnek vardı. Bu yüzden başlangıçta her şeyi yaptık. Yıllar geçtikçe şehirdeki diğer kurumların ve mekânların artık queer işleri göstermekte daha rahat oldukları bir değişimin parçası olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla belki biraz daha anaakım işleri sergileme konusunda daha fazla risk alabiliyorlar ve bu da Outburst olarak bize küratoryal açıdan daha deneysel işler yapmak, sanatçılarla farklı şekillerde çalışmak için alan sağlıyor. Kısacası artık sadece bir festival değiliz. Son üç yıldır, insanların queer fikirler ve sanat hakkında konuşabilecekleri salonlardan, genç sanatçılar için komisyonlara kadar her şeyi içeren, yıl boyunca süren bir queer sanatçı geliştirme programı da yürütüyoruz. Sanırım genel felsefemiz, tehlikeli fikirler için güvenli bir alan olduğumuzu söylemek. Sanatın güvenli bir alan olması fikrini sevmiyorum, çünkü bence sanat deney yapabileceğimiz, tehlikeli olabileceğimiz, doğru ve gerçek olduğunu düşündüğümüz şeyleri yıkabileceğimiz ve kendimize meydan okuyabileceğimiz bir yer olmalı. 

Siz 30 yılı aşkın bir süredir küratör ve aktivistsiniz ve şu an Outburts’un 18. yılı. Bu süre zarfında queer sanat ortamının değişimi hakkındaki görüşlerinizi paylaşabilir misiniz?

Kendimizi LGBTI+ festivali yerine queer festivali olarak adlandırıyoruz. Ve bana göre aradaki fark, büyük resme kesişimsel bir yerden bakmakla ilgili. Kuir bir mercekten bakmak nedir? Biz queeri bir fiil olarak görüyoruz. Dünyayı queerleştirmek ne anlama geliyor? 

Sanırım 18 yıldaki değişimden bahsedecek olursak, bir kuruluş olarak sadece temsiliyetten uzaklaşma konusunda kendimize daha fazla güvenir hale geldiğimizi söyleyebilirim, çünkü yine Belfast’ta ve ötesinde LGBTİ+ çalışmaları yapma konusunda daha rahat hale gelen kuruluş ve kurumların değişiminin bir parçası olduk, buna alan açtık. Ve diğer insanlar, aktörler, aktivistler, sanatçılar, tiyatrolar bunun için alan yarattılar. Bu da bize biraz daha avangart olmamız, bir adım geri çekilip gerçekten neye ihtiyaç duyulduğuna bakmamız için alan bırakıyor. Genellikle kurumlar için üretilen ya da fonlarla desteklenen işler, queer insanlar ve queer sanatçılar olarak, başkalarının bizi görmesiyle ilgili olduğundan, kabul edilebilir işler yapma konusunda baskı hissedebiliyoruz. Peki diğer insanlar bize bakmazsa ne olur? Sanatçıların cesur olmak, zor şeyleri söylemek ve kendi topluluğuna meydan okumak için alana ihtiyacı var ve bence queer insanlar olarak kendimiz için sahip olduğumuz çok az alan var; alanlarımızın çoğu dışarıya bakmak ve bu dünyaya nasıl uyduğumuzu söylemekle ilgili. Bence başladığımız zamanla şimdiki zaman arasındaki fark, buranın queer insanlar için queer bir alan olması ve herkesin hoş karşılanması ama merceğin her zaman queer olması.

Birlikte çalıştığımız sanatçılar her geçen gün daha büyük hedeflerle geliyor ve biz de gelişim programımızla bunu destekliyoruz. Kaynakların doğrudan queer sanatçılara gittiğinden emin olmaya çalışıyoruz. Bence değişen şeylerden biri de ilk kez açık bir şekilde queer nesillere sahip olmamız. Yani 60’larda ve 70’lerde ses getiren ve aktif olan nesil, Z kuşağından çok farklı düşünebilir. İkili toplumlarda toplumsal cinsiyet hakkında farklı fikirler olduğu gibi cinsellik hakkında da farklı fikirler var. Şu anda çok etkileyici olan ve 18 yıl sonra gördüğüm şey, hem heyecan verici hem de üzücü olan bu kuşak ayrımı. Çünkü bence bu, toplumda özellikle toplumsal cinsiyet anlatıları etrafında bölünmelerin bir parçası. Bence organizasyonumuza daha çok güveniyoruz, daha sanatçı odaklıyız ve daha konsantreyiz. Artık sadece temsiliyet sağlamaktan ziyade işin kalitesine ve bütünlüğüne bakmak için zaman ayırabiliyoruz.

Geleceğe bakarken, yaratıcı ifade ve kültürel kurumlar bağlamında queer/feminist aktivizmin geleceğine dair hayalleriniz ve umutlarınız neler?

Zor zamanlar geçiriyoruz. Bence sanatçılarımızın kaynak bulması daha zor, özellikle de politik olarak zorlayıcı bir şey söylüyorlarsa, dünyanın pek çok yerinde, hatta bugüne kadar desteğin olduğu yerlerde bile. Bence kurumlar, bazen fon sağlayıcılarının ne düşündüğü konusunda biraz daha temkinli davranıyor. İşler politik olarak durakladığında ya da bir tür düğüme girdiğimizde, “toplumsal cinsiyet savaşları” ya da kültür savaşları olarak adlandırılan tartışmaların ve bazen queer topluluk içinde nesiller arası anlayış eksikliğinin içinde olduğumuzu hissediyorum. Umudum, sanatın incelikli konuşmalar yapabileceğimiz ve zorlayıcı sohbetler gerçekleştirebileceğimiz bir alan olarak kalabilmesi ve tekrar ediyorum, güvenli bir alan olmaması, tehlikeli fikirler için güvenli bir alan olması, cesur bir alan olması çünkü medya, dünya genelinde, pek çok durumda güvenilmez ya da hükümetlerin veya diğer çıkar gruplarının boyunduruğu altında.  

Sanatın özgür ve cesur bir alan olduğu ve sadece sert konuşmalar değil heyecan verici konuşmalar da yapabileceğimiz bir alan olduğu fikrini gerçekten daha fazla desteklemeye başlamamızı umuyorum. Hikaye ve hikaye anlatıcılığı kendimizi öğrendiğimiz yer, cesur olabileceğimiz, parçalara bölünebileceğimiz yerdir çünkü başka kapıları, kalplerimizi ve zihinlerimizi açar. Bu yüzden umudum sanatçılara ihtiyacımız olduğunu asla unutmamamız ve gerçekten kafa karıştırıcı zamanlarda bize yardımcı olmak için destek bulabilmeleri.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Merey Şenocak'la 5533'te gerçekleşen “Fosiller, Adi Taşlar, Değerli Taşlar” sergisinin üretim sürecini, malzeme etiğini ve referanslarını konuştuk.

Eleştiri

Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in içinde yaşadıkları coğrafyanın kültüründen etkilenen son dönem üretimleri ve Anna Laudel İstanbul’da devam eden sergileri “Untraditional” üzerine.

Eleştiri

Gizem Akkoyunoğlu'nun Sanatorium'da gerçekleşen "Kudretin Silüetleri" sergisini Oğuz Karayemiş değerlendirdi.

Söyleşi

Kundura DocLab vesilesiyle İstanbul’a gelecek olan Rabih Mroué ile dünya ahvalini, tiyatro ve performans ilişkisini ve İstanbul’la bağını konuştuk.