Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem

Istanbul is Burning

Amerikalı yazar James Baldwin’in yazınsal mirası bugün hâlâ dünyanın her yerinde konuşulmaya ve sanatçıları etkilemeye devam ediyor. Baldwin’i Aykan Safoğlu’nun kurmaca anlatısıyla anıyoruz.

1

00:00:28,342 –> 00:00:30,708

(♪ dans)

2

00:00:38,151 –> 00:00:39,846

(konuşmalar)

3

00:00:52,866 –> 00:00:57,462

Babamın: “Bu dünyada sana karşı

olan üç engel var.” dediğini hatırlıyorum.

4

00:00:57,537 –> 00:01:01,701

“Her Siyahın iki tane engeli vardır

– onlar Siyahtır ve erkektirler.”

5

00:01:01,775 –> 00:01:03,743

“Fakat sen Siyah, erkek ve eşcinselsin.”[1]

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, 2013.

Acaba Cumhuriyet Caddesi’ne ilk ne zaman adım atmıştı? Hatırlamak istese de hatırlayamadı. Oysa ki çocukluğu Şişli’de geçmişti. Yavaş adımlarının altındaki beton zemine gözü ilişti. Çocukluğundaki kaldırımlar böyle değildi. Birden ergenliğe girdiği yıl olan 1996’da İstanbul’un nice muhitinde olduğu gibi Osmanbey’de de kaldırımların pembe parke taşlarla donatıldığını anımsayıverdi. Sonradan isminin Habitat olduğunu öğreneceği, birçok Avrupalı misafirin bahşedeceği muştulanarak halka duyurulan bir konferans arifesinde; şehrin birçok semtinde yol kenarları kazılmış, hatta gelen geçeni olmayan bazı cadde ve sokaklara dahi kaldırımlar ihale edilmişti. Müteahhit lafını ilk o zaman duymuştu. Anneannesinin Okmeydanı’ndaki evini yıkanın da böylesi biri olduğunu annesinden duymuştu. O zaman evi yıkıp yerine apartman koyan o adam da bu pembe kaldırımlarla alakadar olmalı, diye düşünmüştü.

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, 2013.

Dünya üzerindeki yerleşim yerlerinin geleceği üzerine, dahası şehir planlama üzerine konuşulduğu rivayet edilen o çokuluslu konferansın bahane edilerek aslında şehre müdahale edilmiş olduğu daha sonraları, üniversite yıllarında kulağına çalınacaktı. Pınar Selek’in kitabı Maskeler Süvariler Gacılar’ı okuduğunda ise; kastedilenin mahallî yönetimler, valilik ve kolluk kuvvetlerini olduğu kadar sivil halkı da ortak bir çıkar paydasında buluşturan; bir solukta şehrin birçok semtinin çehresini ve demografisini değiştiren şiddetli bir kentsel dönüşüm projesi olduğunu anlayacaktı. Zaten kaldırım taşları alelacele karılmış harcın üzerine geceden sabaha dizildikleri gibi, birkaç ayı geçmeden hızla birbirinden çözülmeye başlamış; zamanla denizden çekilen kum üzerinde beliren balık krakerler gibi cadde kıyılarına vurmuşlardı. Bir an hatırladı, o bu şehirden göçmüştü, ama bağzıları besbelli sürülmüştü. Sahi, o pembe balık krakerleri hâlâ hatırlayan kaç İstanbul sakini vardı acaba? Trafikte bunalan bir sürücünün kornası onu bu düşüncelerden uyandırdı. Cuma gecesi Taksim istikameti kapalı olacaktı elbet. Bir an oraya gitmek zorunda olmadığına sevinerek kafasını çevirdiğinde ise, sağ yanında toparlanmış bordo güneşliğin alınlığında belli belirsiz “Pub Avni” yazısını seçti. Saat dokuz için sözleştiği yere varmıştı bile. Buraya ikinci kez geliyordu, ama tereddütsüz içeri daldı.

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, James Baldwin’in Avni Salbaş’a yazdığı not, 2013.

Barda oturan kızıl saçlı kadını hemen tanımıştı. Magdalena da onu giriş kapısında beliren suretinden çıkarmış olsa da önemli bir telefon görüşmesinde olduğunu ima eden sevecen bir el hareketiyle şimdilik yanındaki tabureye oturmasını rica etmişti. Saygılı olduğu kadar çekingen bir edayla, gösterilen tabureye iliştiğinde ise hatırladı; Magdalena’nın ismiyle ilk olarak 2011 senesinde Berlin’de çok sevdiği kitabevi b-books’un raflarında göz gezdirirken karşılaşmıştı. Gördüğü anda vurulmuştu kitabının kapağına. Sultanahmet Camii’nin görkemli avizelerinin altında kollarını kavuşturmuş bir James Baldwin’i seçmişti önce gözleri. Şaşkınlıkla kitabı eline alıp okumaya başladığında ise, bunun Magdalena’nın uzun yıllar üzerinde çalıştığı araştırmasının kitaplaştırılmış hali olduğunu ve kapaktaki fotoğrafın da Sedat Pakay’a ait olduğunu anlamıştı. James Baldwin’in Türkiye’de geçirdiği zamanı konu edinen bir kitabı elinde tuttuğunu idrak ettiğinde büyülenmiş; yalnız bir yandan da yüreğinin burkulduğunu kendine hemen o an itiraf edememişti. Bunu ona neden kimse daha önce söylememişti? Gerçi yalnız değildi, çünkü Baldwin’in kendisi dahi Türkiye’ye gideceğinden kimseleri haberdar etmemiş; bu seçilmiş gurbette de -ilk başta- onunla ilgilenmeyi seçen çok kimseler çıkmamıştı. Bu ilgisizlikten şikâyetçi olduğu söylenemezdi. Memleketinde o ilginin zamanla düşmanlığa ve eleştirel entelektüel kimliğine yönelen ırkçı bir nefrete dönüştüğünü deneyimlemiş; belki de bu yüzden kendi isteğiyle oradan uzaklaşmayı yeğlemişti. İstanbul’da en azından yazabiliyordu. 

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, 2013.

Magdalena karşısındakinin ahizeyi elinden bırakmasını kolaylaştıracağını ümit ederek biraz sabırsız konuşuyor, telefonun öbür ucundaki kimse ise buna aldırış etmek istemiyor olsa gerek, lafı uzattıkça uzatıyordu. Magdalena’nın ilk kez mimiklerini bu kadar yakından seçtiğini fark etti, demek akademisyen yazarlar böyle göz deviriyordu. Ansızın gelen bu telefonun uzun sürmesinden istifade eden misafirinin dikkatli bakışlarını üzerinde hisseden Magdalena, telefonunun ahizesini yavaşça şakaklarına kaldırarak, olabildiğince sessiz ve yavaş olmaya da gayret ederek, dudaklarıyla konuğuna bir şey fısıldadı. Misafiri eğer dudaklarını doğru okuyabildiyse, Magdalena sanki “Sorry” demişti. Başka bir şey demiş olma ihtimalini komik buldu bir an, gülümsemesine engel olamayışı gerginliğini bir nebze olsun almıştı. Magdalena gülümsemesini karşılıksız bırakmadı, hemen farkına varmıştı, işte. Zaten ilk karşılaştıklarında da Magdalena onu böyle içtenlikle buyur etmişti, diye düşündü. Üstelik, Baldwin’in posthum[2] tanınırlığının zirvesinde olduğu 2014 yılında “Live Ideas: James Baldwin, This Time!” ismiyle düzenlenen Baldwin festivaline geç kalmış olmasına rağmen; Magdalena’nın tavırlarında herhangi bir kibir, heyecan veya gerginliğin esamesi okunmamıştı. O kadar ünlü şahsiyet arasında onunla el sıkışmayı ve hatır sormayı es geçmemişti. Sedat (Pakay) gıyaben tanıştırmıştı onları, Hudson’daki evinin bahçesinde otururlarken telefonunu çıkarıp aramıştı, bunu müteakip uzun bir süre mailleşmişlerdi. Festivalde de Sedat ile beraberlerdi zaten, Sedat kadim dostu James’in diasporada geçirdiği zamana kamerasıyla da tanıklık etmişti, bu yüzden festivalin onur konuğu sayılırdı. Manhattan’daki New York Live Arts tiyatrosunun fuayesinde karşılaştıklarında Magdalena işte şu an böyle gülümsediği gibi gülümsüyordu. “Ne kadar sene olmuş” diye düşündü. Aradan geçen zamanda Sedat da başka birçok ortak arkadaşlarının da yaptığı gibi Jimmy’nin izinden gitmeye ve ansızın bu dünyadaki yolculuğunu başka bir diyarda devam ettirmeye karar vermişti. Magdalena, misafirinin sanki Sedat’ı düşündüğünü hissetmiş olacak ki, telefonunu kapatmış, gözlerinin dikkatini ona vermişti.

M: Kusura bakmayın, n’olur. Üniversitede yapacağım sunumumun duyurusuyla alakadar bir pürüz çıktı. Akşam yemeğinden bu yana bununla uğraşıyoruz.

A: Hayrola?

M: Politik doğrucu olmayışıyla övünen bir Amerikan Dili ve Edebiyatı profesörü, bazı kavramları öyle bir çevirmiş ki, ufak çaplı bir rezaletin eşiğinden döndük. Profesörün asistanı, toplumsal cinsiyet tartışmalarına vâkıf ve sömürgecilik karşıtı araştırmalara meraklı, neyse ki, beni tatlı bir dille uyardı ve müdahale edebildim.

A: Geçmiş olsun. Türkiye’de bazen böylesi kazalar yaşanabiliyor. Irkçılığın ve sömürgeciliğin ABD’ye havale edilmesi gerçi Avrupa’da da yaygın. Gerçi, siz daha bilirsiniz, ben Baldwin’in Türkiye yılları üzerine fazla ahkam kesmemeyim.

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, 2013.

M: Ben de bu reddiye üzerine uzman sayılmam ama Baldwin’in bazı şeyleri neden görmezden gelir bir hâli olduğu üzerine epey sohbet edebiliriz, bunu sanırım anlayabiliyorum.

A: 1980 öncesini ancak heyecanlı bir dönem olarak hayal ediyorum. Bugünden bakınca bazen hissim şu yönde; sanki Anti-emperyalizmin vatansever türevlerinin bir Empire[3] eleştirisi olarak romantik bulunduğu ama asla infantil görülmediği yıllar…

M: Biraz öyleymiş sanırım. 6. Filo, vs., sembol değeri yüksek öğrenci hareketleri… O günden bugünü, geleceği daha gerçekçi tahayyül edebilme şansı olsaydı eğer; yurtseverliğin uç verdiği her bağlamda bütüncül bir enternasyonalizmin önüne geçen üniforma ulusalcı hareketlere, bir sistem içi eleştiriye dönüşümüne şahit olsaydı, eleştirmek konusunda daha sabırsız olur muydu acaba diye de düşünmüyor değilim…

A: Yani şu an nerede revaçta değil ki, bu yerli ve milli söylemler? Ben, bunda biraz da bilinçli bir yadsımanın payı olduğunu düşünüyorum.

M: Nasıl yani?

A: Eminönü’nde mesela balık ekmek yerken, tepesinde Atatürk ve Kennedy’nin portreleri asılı…

M: Evet, görmezden gelir bir hâli vardır. Ve haklısınız bunun bir sebebi vardı.

A: Bir arkadaşım söylemişti. İzlanda’da sıradan yurttaşlar Björk ile kamusal alanda karşılaştıklarında onu tanımazlıktan gelirlermiş.

M: Bilmiyordum.

A: Arkadaşım şununla açıklamıştı; Björk ile her karşılaştıklarında gırtlakları patlayıncaya kadar bağırıp, ağlayarak imza isteseler, adadaki sıradan yaşamlarına dönmeleri mümkün olmayacağı, ve tabii bu herkes tarafından kanıksanmış olduğu için… Herkesi çepeçevre saran denizin ve adanın sınırlarının bilinçli ve kolektif reddi…

M: Akıl ve ruh sağlığının bekası için, desenize…

A: Yani, hiç umursamamış olamaz mı? Mesela, Sedat’ın çektiği fotoğraflardan birinde Baldwin; Eminönü taraflarında ayakkabılarını boyatıyor.

M: Evet, çok meşhur bir fotoğrafıdır Sedat’ın.

A: Orada yüzüne yayılmış olan gülümseme, neşesi, birçoklarının kafasını karıştırır. Siz de bahsediyorsunuz…

M: … Ayakkabı boyacılığı, ABD’de tarihsel olarak belirli ırk ve sınıftan insanlara, Siyahlar’ın üzerine yıkılmış bir güvencesizliktir. Beyazların da kamu sahnesine ayakkabılı müşteri efendiler olarak çıktıkları…

A: Evet, sanki Türkiye’de o tarihsel bağlamdan sıyrılıp bir an için sadece James olmanın, eylemin tüm tarihsel ve toplumsal anlamlarından arınıp, sade ve sadece ayakkabılarını cilalatmanın tadını çıkarıyor gibidir, o fotoğrafta. Oradaki neşesine eleştirel yaklaşan insanların bir tür kurtarıcı sendromundan mustarip ahlakî bir tuzağa düştüklerini hissediyorum. Sanki bazen umursamazlığı da şiddetin karşısında hafife alınmayacak bir alternatif olarak önümüze koyar…

M: (hemfikir olduğunu düşündüren bir gülümsemeyle) Umarsızlığa karşı üstelik…

(sessizlik)

M: Hiç sormadım, nasılsınız sahi?

A: Asıl, ben hiç sormadım, ne içersiniz?

M: (gülümseyerek) Kırmızı şarap kötü olmazdı.

A: Baldwin de İstanbul’da sanki hep şarap içmiş.

M: Nereden çıkarıyorsunuz?

A: Sedat’ın fotoğrafları öyle söyledi.

(gülüşmeler)

Kırık Beyaz Laleler’den bir kare, 2013.

A: Baldwin’in kadın arkadaşlıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?

M: Eartha Kitt ile sıkı dost olduklarını biliyorsunuzdur.

A: Bir lubunyayı kim sevmez ya? O zaman bir saniye…

(Ayağa kalkar ve barmenle kısa bir müzakerenin ardından, cep telefonunda YouTube üzerinden bulduğu bir video klibi oynatır. Barda bir anda Eartha Kitt’in sesi yankılanmaya başlar.)

Üsküdar’a gider iken, aldı da bir yağmur

(Amerikan aksanıyla)

A: Ben bu şarkıda Kitt’in kâtip olarak Baldwin’i hayal ettiğini düşünürüm.

M: (gülerek) Şarkıdan onun vesilesiyle haberdar olmuş olması büyük ihtimal.

A: Eartha Kitt’in oryantalist olmayı kendine yakıştırabildiğini düşünüyorum.

M: Dünyanın tarihi o kadar şiddet dolu ki, geleceğin farklı bir tahayyülünü belki de ancak camp bir yadsımayla mümkün kılabiliyoruzdur.

A: Audre Lorde’u aklıma getirdiniz, onun biomithoghraphy[4] adını verdiği epik anlatıları da sanki benzer bir strateji kuruyor.

M: Geçmişin şiddet kanonunu ve ikili düzenini, bugünden tezi yok yıkmak istedikleri aşikâr.

A: Yine de ben Audre Lorde’u James Baldwin’e karşı mesafeli bulurum.

M: Kadın varoluş deneyimi ve örgütlenmesinden gelmesi, onu sanki daha temkinli, sözlerinin uzun vadede etkilerini hissederek yazmaya ve konuşmaya götürür.

A: Baldwin de gençleri ve gelecek yeni kuşakları hayal eder, yoldaşı kılar. Yeğeni James’e yazdığı mektuplar gibi birçok örnek verebiliriz…

M: Türkiye’de daha uzun yıllar yaşayabilseydi, sizce burada da biriyle mektuplaşır mıydı?

A: Berkin Elvan’ın yasını tutacak ve yazınıyla bu yasta ortaklaşanlara acıdan arzuya giden bir yol ümidi göstermeye çalışacaktı, eminim.

M: Hannah Arendt’in ona yazdığı açık mektubu okumuş muydunuz?

A: Sevgi ve aşkın abartıldığında, nefret ile kardeş olduklarını hatırlattığı mı?

M: (gülerek) Böyle de özetlenebilirdi, tabii…

A: İnsanın onu yeren, uyaran arkadaşlarının olması ne güzel…

M: Samimiyetten korkmayınca başarılmayacak şey değil.

A: “Dostum başka bir ‘kendimdir’ ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım” der Ulus Baker. Ama o bunun özen ve emekle başarılacağından emindir.

M: Terence Dixon’in James Baldwin’le Buluşmak[5] belgeselini izlediniz mi?

A: Keşke izlemeseydim dediydim.

M: Neden öyle söylediniz?

A: Baldwin’in filmcilerden beklediğini bulamadığı, ciddiye alınmadığını hissettiği, çaresizliği ve hayalkırıklıgını yılmadan gizlemeye çalıştığı; üstelik karikatürüne dönüşme pahasına bunu yaptığı her halinden sızıyor, gibi hissetmiştim.

M: Nasıl bir his bu?

A: Onu pusuya düşürmüşler ve sanki ben hiçbir şey yapamıyorum, ve yapamayacağım hissi…Tanrım, bu ne büyük haksızlık!

M: Çekilememiş bir filmin kültürel mirası üzerine on yıllar sonra çekilen belgeselde o, yine başrolde. Şiirsel adalet diye buna denir.

A: Buraya gelirken Take This Hammer[6] belgeseli aklımdaydı, çünkü İstanbul’un dönüşümünü fark ederek arşınlıyordum yolları.

M: Ah, değil mi? Orada ne kadar harika gözlemleri vardır. San Francisco kentsel dönüşümünü Siyahların bastırılmışlık tarihini anlamadan, orada neler olduğunu, ha keza o direnişi anlayamayız, der.

313

00:21:37,009 –> 00:21:39,239

Orda öyle durdum ve

bir bebek gibi ağladım,

Belki de bardan ayrılan son iki kişi onlar olurlar. Saat on ikiyi geçmiş, günlerden 3 Ağustos olmuştur. Baldwin’in doğum gününü İstanbul’da, üstelik Avni Salbaş’ın yerinde kutlayabilmiş olmalarından esrik bir kıvanç duyuyor gibilerdir. Birbirlerine kapı önünde veda ederken Magdalena sorar:

M: Peki, siz onu neden seviyorsunuz, “seviyorsun” diyebilirim belki artık?

A: (biraz tereddüt ettikten sonra) Hayatın bir ihale olmadığını bana sezdirdiği ve bu hissi diri tutabildiği için…

İkisi de bir an şaşkınlıkla arkalarını dönerler. Arkalarından hızla geçmekte olan, biraz ilerideki sokak aralığında bulunan gece kulübünde sahnesine geç kalmış olan bir drag queen’dir.

Saçlarını Gülriz (Sururi) gibi toplamıştır. Gülriz çağrılmamış olmasını umursamaz görünmekte, o pembe kaldırım taşlarını topuklularıyla zarafetle döverek uzaklaşmaktadır.

441

00:29:21,440 –> 00:29:24,534

(applause)

442

00:29:24,609 –> 00:29:28,545

Walk for us, girl!

Walk that runway![7]


[1] Paris is Burning (Livingston, 1990) filminin açılış sahnesi.

[2] “Ölümünden sonra” anlamında İngilizce kelime, posthumously.

[3] ABD’yi emperyalist, militarist bir devlet geleneği olarak gören siyasi akımların Amerikan emperyalizmi için kullandıkları betimleme.

[4] Zami’nin Gözden Geçirilmesi: Adımın Yeni Bir Yazımı, Audre Lorde tarafından bir Biyomitografi

[5] Meeting the Man: James Baldwin in Paris (1970)

[6] Richard O. Moore’un 1964 yılı belgeseli. İzlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=Hy9z_Jo8Du0

[7] 2006 Yılında Platform Garanti’ye misafir sanatçı olarak gelen Bas van Beek’in girişimiyle birkaç Lambdaistanbullu aktivist, Paris is Burning filminin altyazılarını kolektif olarak Türkçeye kazandırmaya çalışırlar. Filmin Platform’un, İstiklal Caddesi üzerindeki mekanındaki gösterimine lubunyalar ve gacılar dışında farklı grup ve mesleklerden insanlar da katılır. Ne var ki, filmin gösterimi, filmin sonuna doğru DVD oynatıcısında bir sorun çıkması yüzünden yarıda kalır. Bu, filmin Türkiye’de LGBTQ bireyler tarafından organize edilen bilinen ilk korsan gösterimidir. Gösterim, Platform’un uzunca bir tadilat sonrası SALT Beyoğlu’na dönüşmeden önceki de son etkinliği olarak tarihe geçer.

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Gündem

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle engelli hakları aktivizminin güncel sanattaki kesişimlerini, dünyadan erişilebilirlik ve dayanışma pratikleri ile Türkiye'deki örnekleri bir araya getirdik.

Kütüphane

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşen “Su Akar Dilini Bulur” başlıklı sergi kapsamında Ecem Arslanay'ın kaleme aldığı yazı Argonotlar Kütüphanesinde.

17. İstanbul Bienali

Bienale katıldıkları veri görselleştirmesi çalışmasıyla Türkiye'nin sosyolojik bir fotoğrafını çekmek isteyen KONDA’yla elde ettikleri verilerin çıkardığı resme birlikte bakıyoruz.

Söyleşi

Yaratıcı sektörün farklı alanlarından isimlerle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine gerçekleşen podcast serisinin arka planını ve arşivsel niteliğini Duygu Demirdağ ve konuklara sorduk.