Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

Materyallerin ifadesi: Hüseyin Aksoylu ile “Manyetik” üzerine

Hüseyin Aksoylu ile Art On Pera’da izleyiciyle buluşan “Manyetik” sergisini, doğa ve toplumsal düzen arasındaki ilişkinin eserlerine yansımasını konuştuk.

İsimsiz, tuval üzeri akrilik boya, 2023, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

Doğayla baş başa kaldığı uzun bir aradan sonra yeni sergisi “Manyetik”le Art On Pera’da izleyiciyle buluşan Hüseyin Aksoylu, materyallerin kendini ifade ettiği alternatif gerçeklikle kurgulanan bir dünyada yolculuğa çıkıyor.

Aksoylu ile sanatçının doğa ve toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığını, materyallerin yeniden inşasının ve kendi özgünlüklerinin sergilendiği evrende izleyicilerde nasıl bir etki yaratmayı hedeflediğini ve gelecekteki çalışmalarında neleri keşfetmek istediğini konuştuk. Sergi 10 Haziran’a kadar Art On Pera’da görülebilir.  

En son solo serginizi 2015 yılında açmışsınız. Öncelikle sizi tanımayan okurlarımız için kısaca Hüseyin Aksoylu’yu tanıyabilir miyiz?

1984 yılında Artvin, Arhavi’de doğdum. Üniversite yıllarım başlayana kadar hayatım Karadeniz’de geçti diyebilirim. Tembel bir öğrenciydim, liseyi zar zor bitirdim. Resime, müziğe ve sinemaya kendimi bildim bileli çok ilgi duydum. Zaman zaman amatör müzik guruplarında yer aldım.

Kendi yazdığım korku hikayelerinden korkan bir çocukluğum vardı diyebilirim. Ailemiz hayvancılıkla uğraştığı için yaz aylarında çoğu zamanım inek otlatarak geçerdi, okuma alışkanlığım da olmadığı için burada zamanımı tüm gün boyunca hayaller kurarak geçirirdim.

O zamanların, karakterimin oluşumunda ciddi rol oynadığını düşünürüm hep.

Liseden sonra sanat eğitimi alma isteği ile İstanbul’a geldim ve 2004 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne girmeyi başardım. Mezun olduktan sonra yollarımız Art On ile kesişti; uzun yıllardır da birlikte çalışıyoruz.

“Manyetik” sergisinden görünüm. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

Sanat alanındaki aktif döneminizin ardından uzun bir süre Artvin’de yaşamışsınız. Sizi kendinizi izole etmeye iten şey neydi ve bu sürecin ardından sizi tekrar alana dönmeye teşvik eden ne oldu?

Her şey çok hızlı gelişiyordu hayatımda ve kendi isteklerimin dışında bir yerlere sürüklendiğimi hissetmeye başlamıştım. Doğayla biraz baş başa kalıp biraz kendimi dinlemek ve ne istediğimi anlamak için gittim Artvin’e. Ancak bu kadar uzun süre boyunca orada kalacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Doğa başta çok misafirperverdi. Üç beş gün ya da bir ay güzel ağırlıyor sizi. Fakat biraz daha kalmaya niyetliyseniz, ne kadar kirlenmiş ve belki de ne kadar kötü olduğunuzu itiraf edene kadar da rahat bırakmıyor. Bende de öyle oldu ama şükür artık barıştık ve iyi zaman geçiriyoruz birlikte. Bu dönemde tam anlamıyla çalışmayı bırakmasam da sanat üretimine uzun bir ara verdiğim doğrudur. Paylaşmaya değer işler çıkana kadar pek ortalarda gözükmedim de diyebiliriz. Sektörü hiçbir zaman sevemediğim için uzaklaşmam da çok kolay oldu fakat bir yandan hayallerimi gerçekleştirme arzusu ,bir yandan da zamanla kaybolup gidebileceğim ihtimali arasında bocalarken ihtiyaç duyduğum görünürlüğü bana sağladığı için sektörü, pek çok sanatçı gibi, daha katlanılabilir bir alan olarak kabul ettim.

Manyetik sergisinde materyallerin insansız bir şekilde yeniden inşa edildiğini ve alternatif bir gerçeklik kurgulandığını belirtiyorsunuz. Bu alternatif dünyada materyallerin kendilerini nasıl ifade ettiklerini düşünüyorsunuz?

Kurguladığım dünyada yer alan materyaller, kendi varlıklarının farkına vardıkça, tıpkı insanlarda olduğu gibi, yaşamlarını anlamlandırma çabası içerisine giriyorlar.

Bir kimlik, belki de yeni bir işlev arayışı… Belki bunu da insanı ve doğayı taklit ederek yapmaya çalışıyorlar.

Eserlerinizde insanın doğa ve toplumsal düzene uyum sağlama sürecinin dinamiklerini ve nedenselliğini ön plana çıkarıyorsunuz. Bu kavramların sanatınızda yer bulma sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Yarattığımız büyük uygarlıklar, türümüzün zamanla gelişen zihinsel yapısının bir ürünü gibi gözükse de aslında tüm bu mirasın, terbiye ettiğimizi zannettiğimiz içgüdülerimizin eseri olduğunu unutmadan yaşayan bir insan oldum hep ve bu durum kaçınılmaz olarak insan türüne dair yapılan güzellemelere muhalif bir duruş geliştirmeme neden oldu. Kendi düşüncelerimde yaptığım çözümlemelerin, kurduğum denklemlerin bilimsel ve toplumsal karşılıklarını bulma merakım ise zamanla sanatsal olarak konu edineceğim işlere yansımaya başladı diyebiliriz.

Nesnelerin geçmişle olan bağlarını kopararak kendilerine atanan işlevlerden vazgeçtiği ve kendi özgünlüklerini sergilediği bir evrende, bu materyallerin taşıdığı karmaşık ve çok yönlü miras kavramının izleyicide nasıl bir etki yaratmasını hedefliyorsunuz?

Sevecek yeni bir şey arayışı içinde olan seyirciyi, konforlu alanlarında, merak duygusunu gidermeye çalışırken yakalamak büyük bir şans benim için. Bu fırsatı, onları mutlu etmekten daha çok kendi varoluşları ile karşı karşıya bırakacak, tedirgin edici bir atmosferlere sürüklemek için kullanıyorum. Öte yandan bu atmosferden mutlu ayrılmak da mümkün ve bu onlara kalmış.

Eserlerinizde insanın varlıkla olan ilişkisi ve türümüzün kalıcılığıyla ilgili sorular da ortaya çıkıyor. Bu sorulara yönelik olarak nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?

İnsan türünün kalıcılığını -türün kendi iç problemi olarak değerlendirmek dışında- evrenin bütünlüğü içinde, olumlu veya olumsuz bir anlam yüklemeye çalışarak ele almadım hiç. Benim içim hayat, sadece doğadaki canlı organizmaların var oluşundan ibaret de değil.

Yaşam, varlık, enerji yani hiçbir şey bizimle son bulmayacak. Bu sebeple, bizim de evren sahnesinde gelip geçer olduğumuz gerçeğini abartmadan yaşamaya çalışıyorum sadece.

Serginizdeki kinetik heykel yarattığı görsel deneyimiyle dikkat çeken bir eserdi. Bu eseri tasarlarken atmosferde nasıl bir hissiyat yaratmasını beklediniz?

İşlerimde anlatmaya çalıştığım tüm konuların, yarattığım tüm kompozisyonların hizmet ettiği atmosferin bir insan kurgusu olduğu gerçeği beni rahatsız eden durumlardan biriydi. Bu nedenle bahsettiğim bu materyallerin rastlantısal ve bağımsız bir şekilde hareket edebileceği bir ortam yaratma kaygısı doğdu. Bu çalışma her ne kadar insan elinden çıkmış bir mekanik bir aksam olsa da bu manyetik alan kontrol dışı ve tahmin edilemez etkiler yaratmayı başardı. Bu sayede gerçekten o dünyaya ait bir atmosferin küçük bir simülasyon deneyimini izleyiciyle buluşturma fırsatı buldum.

Nesnelerin kendi bedenlerini yeniden inşa ettiği ve onları üreten toplumun belleğini taşıdığı bir dünyada, izleyicilerinizin bu materyallerle nasıl bir ilişki kurmasını bekliyorsunuz?

Ben bu duyguyu aslında yeni doğan bebeği kıskanan kardeşe benzetiyorum. Her şeye rağmen artık kendisiyle benzer bir şekilde sevilecek ikinci bir insanın varlığı… Bu zamanla sindirilebilecek bir konu ve aynı zamanda bu yüzleşmenin çok faydalı ve öğretici tarafları olduğu gibi trajik ve huzursuz yanları da olabiliyor.

İlerideki çalışmalarınızda izleyiciyle buluşturmak istediğiniz yeni kavramlar veya temalar var mı? Eserlerinizde hangi konuları keşfetmek veya izleyicide ne tür duygusal deneyimler uyandırmak istersiniz?

Elbette ilgilendiğim diğer konular çerçevesinde çalışmalarım devam ediyor. Zamanla paylaşmaya devam edeceğim fakat bunun dışında sinema alanında yıllardır tamamlayamadığım projelerimi sürdürmeye de devam ediyorum. İşlerim karşısında, yaşayacakları duygusal deneyimleri öngöremesem de izleyicilerin kendi olağanüstülüklerinden ve kalıcılıklarından şüphe duyabilmelerini sağlamak benim için önemli.

Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben binlerce yıldır var olan insan türünü tanımlamak için söylenecek çok fazla şey kaldığını düşünen biri değilim. Yaptığım iş aslında hepimizin bildiği, belki de kimi insanların henüz keşfetme fırsatı bulamadığı konuları sadece farklı biçimlerde tekrar ortaya koymak ve güncel tutmaya çalışmaktan ibaret. Ve bence materyallerin mevcudiyetlerinin de iyi ya da kötü bizden çok fazla bir farkı yok.

İlginizi Çekebilir

Duyurular

Meşher, “Göz Alabildiğine İstanbul” sergisiyle izleyicileri İstanbul’un siluetine bir uçtan bir uca bakmaya davet ediyor.

Kütüphane

Yağız Özgen’in SANATORIUM'da gerçekleşen “Boyacı” başlıklı kişisel sergisi üzerine Oğuz Karayemiş'in kaleme aldığı metin Argonotlar Kütüphanesinde.

Eleştiri

1999 depremi sonrası kayalık yapısı dolayısıyla depreme dirençli yapılaşmada öncelikli alan olarak belirlenen Düzce’nin Konuralp Kasabası’nın kentleşme sonrası değişen manzarası

Duyurular

Oryantalizm akımından günümüze kahve sanat tarihinde nasıl yer aldı? Oktay Orhun'la konuşmamızdan öne çıkanlar...