Türk pasaportuna sahip birisiyim ve turist vizesiyle Çin’e giriş yapamıyorum. Aslında, iş vizesine uygun olsaydım muhtemelen girerdim. Çünkü elektrikçim yılda iki kez Nanjing’e gidip geliyor. Kendisi neon işiyle uğraşıyor. Oraya gitmeye bu kadar hevesliysem onun yerine gidebileceğimi söyleyerek bana takılıyor! Beni hemen çözmüş: Kendimi bildim bileli Çin’e gitmek için can atıyorum. Bu arzu, Kuşak ve Yol Girişimi (Belt and Road Initiative) üzerine araştırma yapmaya başladıktan sonra daha da arttı. İlk başta, Türk pasaportu sahiplerinin Çin’e turist vizesi alamazken Çinli turistlerin Türkiye’ye serbestçe girebilmesini anlamlandıramıyordum. Sonra, günlük rutinimdeki bir değişiklik bunu anlamamı sağladı.
Mahallemde, harika bir Kürt kadının işlettiği küçük bir lokanta var. Sokağa çıkmaya üşendiğimde ya da çok meşgul olduğumda oradan yemek söylüyorum. Kadının paket servisi işlerini yapan adam ince yapılı, yumuşak sesli biriydi ve gözlerinde derin bir hüzün vardı. Her sipariş getirdiğinde kapı önünde onunla biraz sohbet ederdik. Hafif bir aksanı vardı. Türkiye gibi, farklı etnik kökenlerden insanların yaşadığı bir ülkede, nereli olabileceğini -hatta buradan olup olmadığını- kestirmek kolay değildi. Hiç sormadım; çünkü normalde birinin kökenine dair bilginin sohbetlerin önüne geçmesini sevmem. Bir gün, oldukça tedirgin görünüyordu. Yemeğimi uzatırken, biraz borç para verip veremeyeceğimi sordu. Parayı ülkesine göndermesi gerekiyordu. O an, Özbekistan ya da Türkmenistan’dan olabileceğini düşündüm; zira bu ülkeler, Türkiye’nin ev içi ve hizmet sektörüne en çok göç veren ülkeler arasında. Bana Sincan’dan (Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi) olduğunu söyledi. Ne olduğunu sordum. Memleketindeki ailesinin başının dertte olduğunu söyledi. Yıllar önce İstanbul’a kaçmış ve şimdiye kadar da burada kendisini güvende hissetmişti, ama artık işler değişmeye başlamıştı. Korkuyordu. O anda evde hiç nakit yoktu; bu yüzden ona bir dahaki gelişinde yardımcı olacağımı söyledim. Kapıyı kapattıktan sonra, henüz onun durumu ile benim Çin’e giremeyişim arasındaki bağlantıdan habersiz, Kuşak ve Yol Girişimi üzerine yaptığım günlük araştırmalarıma geri döndüm.

Ertesi gün, ona vermek için bir miktar para hazırlayıp yine yemek söyledim. Kapıyı açtığımda başka bir adam vardı. Her zamanki kuryeme ne olduğunu sordum. O sabah işe gelmediğini ve telefonlarına da cevap vermediğini söyledi. Onu bir daha hiç görmedim… Sonradan fark etmeye başladım ki, İstanbul’da çalışan yabancı kuryelerin çoğu Uygurdu. Zamanla, onların buradaki varlığıyla benim üzerinde çalıştığım proje arasındaki ilişkiyi ve kuryemin ani kayboluşunun nedenini anlamaya başladım. Çin ve Türkiye, Çin’in Batı pazarlarına yönelik ticaret koridorları ağı kurarak küresel etkisini genişletme girişimi olan Kuşak ve Yol Girişimi’nde iki ortak olarak yola çıkmışlardı. Hatta Türkiye, bu koridorlardan birinin merkezi coğrafyası olarak ilan edilmişti: “Orta Koridor”. Çin’den Avrupa’ya uzanan kara yolu olan “Kuşak” buradan geçecek, deniz yolunu ise Deniz İpek Yolu’nun kısaltması olan “Yol” simgeleyecekti. Orta Koridor; Çin’i, Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Anadolu’yu ve Avrupa’yı birbirine bağlayacak demiryolları, otoyollar ve diğer ticari altyapı projelerinden oluşan bir ağ olarak tasarlanmıştı. Bir diğer Kuşak ve Yol projesi ise, Çin ihracatının Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na ulaşmasını sağlamak ve jeopolitik olarak daha gergin, yol olarak da daha uzun bir rota olan Malakka Boğazı’nı saf dışı bırakmak için tasarlanmış Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru idi (CPEC). Bu proje aynı zamanda Çin’in petrol ithalatı için de alternatif bir güzergâh yaratmış olacaktı. Pakistan ise kendi topraklarını bu koridor için kullandırarak büyük altyapı yatırımları ve başka avantajlar elde etmeyi amaçlıyordu.
Hem CPEC hem de Orta Koridor, kuryemin geldiği bölgeyi doğrudan etkiliyordu. Sincan, Çin’in yüzölçüm olarak en büyük bölgesi ve ülkenin neredeyse tüm batısını kaplıyor; her iki koridor da buradan geçmek zorunda. Önceleri göz ardı edilmiş bu Müslüman çoğunluklu bölge jeopolitik bir odak noktası hâline geldikçe, Çin Komünist Partisi’nin bölge üzerindeki kontrolü eskisinden daha sert hale geldi (ikinci bir Tibet mi?). Nüfus mühendisliği (Uygurların yerine Hanlar), toplama kampları (ÇKP’nin deyimiyle “düzeltme tesisleri”), din ve dil özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar gibi radikal ve acımasız önlemler alındı. Yerli Uygur toplulukları için hayat katlanılmaz hâle geldi ve benim kuryem gibi milyonlarca Uygur göç etmek zorunda kaldı.
Müslüman bir ülke olması, neredeyse aynı dilin konuşulması ve giderek daha fazla yabancı iş gücüne ihtiyaç duyan bir göç ülkesi haline gelmesi nedeniyle Türkiye, sürgün edilen Uygurlar için öncelikli hedef ülkelerden biri oldu. Türkiye’nin devlet politikası başlangıçta, muhtemelen içeride kamuoyu desteğini kazanabilmek için “Uygur Türkleri” ya da “Doğu Türkistan halkı” olarak adlandırılan bu kişileri kabul etmek yönündeydi. İslamcı gruplar İstanbul’da Çin’in Uygur Müslümanlara yönelik politikalarını protesto ediyor, zaman zaman Çinli sandıkları Koreli turistlere sözlü saldırılarda bulunuyor ya da Çin restoranlarına saldırıp mutfak çalışanlarını dövüyorlardı, ki sonradan hepsinin Uygur Türkleri olduğu ortaya çıkmıştı. Günümüz Amerikan faşistlerinin Filistinli sanarak İsraillilere saldırmasını hatırlatıyor bu durum… Yine de, Sincan’dan gelen sürgünlere yönelik devlet desteği bir süre daha devam etti. Çin tarafından istenmeyen ilan edilen pek çok Uygur muhalife bu dönemde Türk pasaportu verildi. Çin Komünist Partisi, Türk pasaportu taşıyan bu kişilerin (çoğunlukla turist vizesiyle) yeniden Çin’e girmesini engellemek için tüm Türk pasaportlarına yönelik genel bir yasak getirdi. İşte bu yasak beni de etkilemiş oldu. Zamanla Çin-Türkiye ilişkileri bozuldu ve her ne kadar yeni demiryolu ağının bazı bölümleri (Ankara-İstanbul yüksek hızlı tren hattı ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu) Çin yatırımlarıyla çoktan inşa edilmiş olsa da Orta Koridor rafa kaldırıldı. Kuşak ve Yol projeleri üzerine araştırmamı, en beklenmedik yerlerden biri olan Almanya’nın Duisburg kentinde sürdürürken (Çin’in katkısıyla inşa edilmiş, dünyanın en büyük iç limanı), orada çalışan genç bir Çinli ticaret yetkilisine Orta Koridor’un neden hayata geçirilmediğini sordum. Kadın da bana “Cumhurbaşkanınıza güvenmiyoruz,” dedi. Ben de güvenmezdim. Fakat Çin-Türkiye ilişkilerinin bundan daha karmaşık olduğunu biliyordum.

Erdoğan Türkiye’sinin paraya ihtiyacı vardı. Ekonomi çökmekteydi ve halkın hoşnutsuzluğu onun iktidardaki konumunu tehdit ediyordu. Çin gibi bir süper güçle çatışamazlardı. Bir “orta” yol bulmaları gerekiyordu, bu yüzden her zamanki gibi iki yüzlü davranmaya başladılar. Dünyadaki Müslümanların haklarını savunduklarını söylemeye devam ederken (Filistin için kullandıkları aynı boş retorik), yatırımları çekmek için Çin ile müzakerelere başladılar. Her zamanki gibi, turizm en hızlı geri dönüş sağlayan yatırımdı. Anlaşmalar yapıldı: Çin turist gönderecek, Türkiye de Uygurların ülkedeki hareket ve faaliyetlerini sınırlayacaktı. Bir zamanlar Uygurlar için güvenli bir liman olan Türkiye, onlar için giderek daha güvensiz hale gelmeye başlamıştı. Hatta Türk istihbaratının bazı Uygur muhaliflerin yerlerini Çin’e bildirdiği ve bu kişilerin daha sonra ortadan kaybolduğu yönünde söylentiler dolaşıyordu. Tam bu dönemde mahallemde “Beijing Hotel” adında, neon tabelasında Çince karakterler taşıyan yeni bir otel açıldı. Bir sabah, İstanbul metrosundaki yönlendirmelere yeni bir dilin eklendiğini fark ettik: Mandarin Çincesi. Ancak Çinli turistler hiç gelmedi; çünkü birkaç hafta sonra Covid-19 salgını başlamıştı ve hepimiz evlere kapandık. Metrodaki Çince tabelalar kaldırıldı, Beijing Hotel adını değiştirdi. Ama o dönemde İstanbul Havalimanı’na yerleştirilen sıcak su sebilleri (Çinli turistler için olmazsa olmaz) hâlâ duruyor. Dünyanın en pahalı havalimanında bugün bedava su içebiliyorsak, belki de bunu Çinlilere borçluyuz. Çünkü herhalde sadece sıcak su sebili koymak garip olur diye, soğuk su sebilleri de yerleştirilmişti.

Zamanla Uygurlar unutuldu. İslamcı grupların protestoları bitti, medyada Sincan’la ilgili haber yapılmaz oldu. Derken bir sabah televizyonda gördüğüm bir şey kanımı dondurdu. Erdoğan hükümetiyle ittifak hâlinde olan, Rus yanlısı ve Avrasyacı eğilimlere sahip bir siyasi partiyle bağlantılı bir TV kanalı, Sincan’a gidip oradaki toplama kamplarını haber yapıyordu. Heyecanlı olduğu aşikâr bir muhabir aynen şöyle diyordu: “Bu tesisler muhalefeti ezmek için harika bir fırsat. Türkiye de Kürt nüfusuna aynısını yapmalı!”
Araştırmalarıma devam ettim. Farklı perspektifler edinebilmek için küresel ticaret, ticaret koridorları ve tedarik zincirleri hakkında sadece kapitalizm eleştirisi yapan kaynaklardan değil, daha liberal Batılı yaklaşımlardan da öğrenmem gerekiyordu. Bu yüzden ilk iş olarak The Economist’e abone oldum; çünkü her sayısında Çin’e odaklanan özel bir bölümü vardı. Batılı uzmanların kitaplarının yanı sıra Çin perspektifinden yazılmış kitaplar da okudum, jeopolitik düşünce kuruluşlarının raporlarını takip ettim. Sabah sporumu CCTV English karşısında yaptım; sayısız Youtuber videosu, propaganda filmi izledim ve Çinli internet kullanıcılarını takip ettim. Sanatçı her şeye bakmalıdır. Werner Herzog’un bir zamanlar dediği gibi: “Şair gözlerini kaçırmamalıdır.”
İstanbul’daki Konfüçyüs Enstitüsü’nün Çince derslerine de yazıldım. Amacım sadece dili öğrenmek değil, aynı zamanda bir “soft power” (yumuşak güç) aracının nasıl işlediğini içeriden görmekti. Sonuçta Kuşak ve Yol sadece altyapı ya da ticaretle ilgili değil. Aynı zamanda güvensizliği azaltmayı, bir nevi uyum mesajı yaymayı, Çin’i sorumlu bir ticaret ortağı olarak sunmayı ve “Yüz Yıllık Aşağılanma” denilen gerileme çağından sonra Çin’in kültürel bir güç olarak yeniden doğuşunu da vurgulamayı hedefliyor. Dünya genelinde 110 ülkedeki geniş Konfüçyüs Enstitüleri ağı da bu amaçla kullanılıyor. Bu enstitüler Çin’in değerlerini dünyaya yaymak için birçok eğitim ve kültürel etkinlik düzenliyorlar. İstanbul’da bunun, öğretim materyalleriyle ya da sağa sola koyulan propaganda dergileri ve posterler aracılığıyla nasıl yapılmaya çalışıldığına bizzat şahit oldum. Bir derste, Sincan’ı insanlardan arındırılmış pastoral bir cennet olarak tanımlayan kartpostallar dağıtıldı. Aklıma kuryem ve ailesi geldi.
Ben, ritüeller ve bunların sosyal gruplar, topluluklar ya da devletler tarafından nasıl kullanıldığı hakkındaki belgesel filmlerimle tanınan biriyim. Önceki filmlerimden biri, Türkiye’nin yüzü aşkın ülkedeki Türk okulları ağı aracılığıyla küresel yayılımını ve bu yayılımı yerel kamuoyunda meşrulaştırmak için kullanılan -kısmen Dünya Fuarları’ndan esinlenilmiş, kısmen de amaca uygun olarak icat edilmiş- bir ritüeli konu ediniyordu. Artık devam etmeyen bu büyük etkinlikte, dünyanın dört bir yanındaki Türk okullarından öğrenciler Türkçe şiir, şarkı ve dans dallarında önce kendi ülkelerinde yarışır; sonra Türkiye’de finaller yapılırdı. Adına Türkçe Olimpiyatları deniyordu.
Ülkelerin birbirlerinden ne kadar esinlendiğini kanıtlamak zor, ama yıllar içinde Çin de benzer bir amaçla kendi ritüelini geliştirdi ve buna Çince Olimpiyatları ya da Çince Köprüsü adını verdi. Bu da Türkçe Olimpiyatları gibi her yıl düzenlenen; Almanya, Avustralya, Kazakistan ve Etiyopya gibi ülkelerdeki Konfüçyüs Enstitüsü öğrencilerinin Çin şiiri, operası ve dövüş sanatlarında yarıştığı uluslararası bir organizasyondu. Ulusal yarışmaların kazananları, televizyondan yayınlanan büyük final için Pekin’e götürülüyorlardı.
Planım, Konfüçyüs ağına girip dünyanın farklı yerlerinde Çin Olimpiyatları’nı organize eden insanlarla tanışmaktı. Ardından Etiyopya, Cibuti, Almanya ve Türkiye’deki yarışmaları çekip, final için Pekin’e gidecektim. Böylece, Türkçe Olimpiyatları üzerine yaptığım çalışmalarla ilişki kuran başka bir film üretmiş olacaktım.
Ama işler planlandığı gibi gitmedi. Pasaportum yüzünden Çin’e girememem, ardından Covid salgını, bundan dolayı Çince Olimpiyatlarının iptal edilmesi ve son olarak da Etiyopya’daki iç savaş nedeniyle filmi çekemedim. Bu süreçte aklımda iki soru vardı. Birincisi: bir belgesel film yönetmeni, film çekemediğinde ne yapar? İkincisi ise: bir sanatçı hep aynı şeyi mi yapmaya devam etmelidir?

Bu nedenle sanatsal pratiğimde bir değişikliğe gitmeye karar verdim. Kendi başıma film yapmayı bırakacaktım. Yeni projelerim, dünyanın farklı yerlerinde ve belgesel filmlerden farklı formatlarda, diğer sanatçılarla işbirliği içinde olacaktı. Tüm bu yeni projeler, jeopolitikaya, özellikle Kuşak ve Yol gibi küresel genişleme stratejilerine duyduğum artan ilgiyle şekillenecekti. Jakarta Bienali için Endonezyalı duvar ressamlarıyla Deniz İpek Yolu üzerine büyük bir duvar resmi yaptım. Oslo’daki bir sergi için Rus bir sanatçıyla birlikte Kutup İpek Yolu hakkında haritalar hazırladım ve bu konuda bir makale yazdım. Çin’in Himalayalar’daki yatırımları, Katmandu Trienali için Nepalli sanatçı Tashi Lama ile birlikte yaptığım üç thangka resmine konu oldu. Tüm bu işlerde, araştırmalarım sırasında topladığım ve her proje için yereldeki araştırma asistanlarının koyduğu katkıyla daha da gelişen ve derinleşen muazzam bir bilgi birikiminden yararlandık.

Bu sergide yer alan, Endonezyalı sanatçı Fetra Danu ile yaptığım animasyon filmim China, Beijing, I Love You! (2023), kariyerimde bir dönüm noktasıdır; çünkü bu işte kurmacayla belgeseli bir araya getirdim. Engelleri avantaja çevirerek, kamerayla gidemediğim mekânlarda sahneler yaratabildim ya da filmde “Maden Çıkarma Bakanı” olarak kişileştirilen Endonezya başbakanı gibi asla kendim çekemeyeceğim karakterleri filme dâhil edebildim. Ama en önemlisi, cansız bir maddeyi; nikeli, filmin baş kahramanı hâline getirebildim.
Filmde gördüklerinizin büyük kısmı gerçek olaylara dayanıyor. Örneğin nikel işleme tesisindeki işçilerin isyan sahnesi, Morowali Endüstri Parkı’nda kötü çalışma koşulları nedeniyle yaşanan ve birçok işçinin ölümüyle sonuçlanan gerçek isyanların bir temsilidir. Bu sahneleri animasyonla yeniden yaratmak için madenciler tarafından çekilmiş çok sayıda YouTube ve TikTok videosunu inceledik. Filmde duyulan sloganlar da doğrudan bu videolardan alındı. Deniz İpek Yolu’nu, güzergâhını, limanlarını ve işlevlerini gösteren animasyon harita, bu hat üzerindeki tüm altyapı projelerine dair titiz araştırmamıza dayanıyor. Sadece bu araştırmayı tamamlamamız bile dört ay sürdü. Filmde Maden Çıkarma Bakanlığı’nın Endonezya’da nikel madenciliğini teşvik eden reklamları, araştırma dönemimizde uluslararası haber kanallarında sıkça yayınlanan Endonezya devletine ait gerçek reklamlardan esinlendi. İnfografik kullanımı ise, bu iletişim aracının jeopolitik çalışmalardaki yaygınlığına bir göndermedir ve aynı zamanda filmde kurmak istediğim erişilebilir görsel dilin de parçasıdır. Konu zaten ağırdı; bilgi yoğundu ve film birçok coğrafyada geçiyordu. Bu yüzden, tüm bunların üzerine ek bir yük bindirmeyecek, aksine geniş bir izleyici kitlesi için anlamayı kolaylaştıracak bir görsel dile ihtiyaç vardı.

Bu zamana kadarki işlerimin hepsi de politikti. Ama son dönemde, kendimi jeopolitik bir sanatçıya dönüşmüş olarak buldum. Geriye dönüp baktığımda, neden bu yöne gittiğimi sık sık sorguluyorum. Bu sadece bana özgü değil; dünyanın farklı yerlerinde başka sanatçılarda da aynı eğilim görülüyor. Giderek daha fazla sanatçı, araştırmacı gazeteciler gibi çalışarak; karasuları, toprak anlaşmazlığı ve doğal kaynakların zenginlikleri gibi coğrafya ile iktidar arasındaki ilişkileri -ya da bu sergide olduğu gibi altyapı projelerini- konu ediniyor. Ortaya çıkan eserler gerçeklere ve kanıtlara dayalı bilgiler içeriyor ve bazı insanları rahatsız etme potansiyeline sahip. Bu yüzden, bu tür işler üreten sanatçılar da giderek artan bir hızla siyasi otoritelerin hedefi hâline geliyor, tıpkı gazeteciler gibi. Bugün jeopolitikayla uğraşan sanatçılar, daha önce hiç olmadığı kadar gerekli ve anlamlı.
Bu makale ilk olarak 13.06. – 21.09.2025 tarihleri arasında M HKA, Antwerp Güncel Sanat Müzesi’nde gerçekleşen “The Geopolitics of Infrastructure” adlı sergi vesilesiyle İngilizce yayımlanmıştır.
Çeviri: Erdem Gürsu























