Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Otoportreye yerleşmek

Hakan Çınar Otoportre’de sanatçının kendisini bir özne olarak incelemesini ve temsilin, teşhirin, bakışın ötesinde kendi bedenini kanonda konumlandırmasını gerektiren cesur bir yöntem sergiliyor.

Enstalasyon; Otoportre, 2019-2021, mermer, 160 x 500 x 100 cm. Fotoğraflar: Sami Çetinkaya

Sanatçı otoportreleriyle heykelde resimdekinden daha nadir karşılaşıyoruz. Şimdi bir heykeltıraşın otoportresinde onun yaratım sırlarına dair ipuçlarını, sanatçının kimliğine, görünüşüne, biyografisine, ‘dehasına’ ilgimizle ruhunu arıyoruz. Otoportre sergisinde, otoportrenin doğasında var olan teatrallik; heykelde kendi kendini şekillendirme, aynı zamanda kendi kendini sahneleme alanı açıyor. İzleyeni huzuruna çağıran, gözlerini karşısında konumlanacak kişiye sabitlemeye hazır büstlere biraz yakından bakınca mermer aynaya, beş heykelden oluşan enstalasyon tek parçaya dönüşüyor. Otoportreyi bir yüz yaratmanın ötesinde ele alarak örttüğü, kurtardığı ve parçaladığı döngünün içinde kendi bedenini performe ediyor Hakan Çınar. Bu performansta ısrarcı bir bakış var ve tam da bununla ilgileniyorum. Art arda yerleşerek zamanı görünür kılan heykeller, merkezi olmayan bir yerleştirme ile yan yana gelerek mekâna yerleşiyor. Sanatçı, bu merkezsizlikte kadim bir hikâyeyi kütlesiyle, döngüsüyle ve yaratma hevesiyle mekâna düşürüyor.

Hakan üç senedir kişisel sergisine hazırlanıyor. Bu sergide gördükleriniz, Hakan’ın 2018’de yapmaya başladığı ve 2019’da Olimpos Sergileri 1, Portre’de sergilenen ‘’Francis Bacon’ın Papa Innocent Portresinin Ardından Etüt’’ mermer heykeline de selam veriyor. O zaman bir resmi heykelde yorumlamıştı Hakan Çınar. Çığlığını duyabileceğiniz, akışkan ve hareketli, görenin bir kez daha ve daha da yakından bakmasını sağlayan bir karşı karşıya bırakmaydı bu yorum. Yine benzer bir yaratma cesareti vardı. Taner Ceylan, “Rodin gibi heykel yapan biri var bu şehirde” demişti, Hakan’ın otoportresine bakarken bu sözü hatırlamamak mümkün değil. Üstelik yöntemleri de birbirinin devamı niteliğinde. Paolo ve Francesca’nın figürleri (The Kiss) sadece birkaç santim boyundayken Rodin bu figürleri büyütmek istedi. Ekibinde, istediği boyutta matematiksel olarak hassas alçı kalıpları yapmak için pantografa dayalı bir teknik kullanan uzman asistanlar (işaretçiler olarak adlandırılır) vardı. Hakan’ın İstanbul’daki atölyesinde özel kutusundan çıkardığı pantografı görünce farklı bir zamana gittim. O da yüzünü yaratırken, büyütürken, çoğaltırken bu tekniği kullandı. Sanki tarihten beslenmek değil de bir şeyi tarih yapmadan, son vermeden devam ettirmek onunki. “İyi bir portre bir yaşam öyküsü ile eşdeğerdir” diyordu Rodin. Tam da burada bir yüzeyinin üzerine planlar yerleştirme yöntemlerini düşünüyorum. Otoportre neyle eşdeğerdir?

Ahşap ve mermer yontu Hakan’ın uzmanlığı diyebiliriz. Afyon beyaz mermer ocakları 2500 yıllık tarihiyle bilinen en eski mermer ocaklarından biri. Hakan da bu mermeri kullanıyor, geçirgenliği, sağlamlığı ve rengi sebebiyle. Mermer çıkarılırken yapılan eksik uygulamalarla sanatçının da tek parça ve devamlılığı olan mermere ulaşması da zorlaşıyor aslında. Ve daha malzeme seçimiyle nadir bir şey üzerinde çalışmaya başlıyor Hakan Çınar. Otoportre’de mermere kendi yüzünü yontarken bu sanatsal çalışmanın nasıl bir kavrayışla gerçekleşebileceğini düşündürüyor. Büst ve otoportre…

Enstalasyon; Otoportre, 2019-2021, mermer, 160 x 500 x 100 cm. Fotoğraflar: Sami Çetinkaya

İlk bakışta Antik Yunan büstleri gibi duran, yakınlaştıkça bir yüzü saran ve açılmaya başlayan incecik örtüyle Rönesans heykellerini hatırlatan Hakan Çınar’ın mermer otoportreleriyle hemen göz göze gelemiyorsunuz. Sola doğru bakan, sizi karşısına geçmeye davet eden beş heykel ve biri en sonda yıkılmamış, parçalanmış. Roma generallerinin temsillerinde olduğu gibi göz temasını direkt kurmayan, yüzlerinin ve bakışlarının sağa ya da sola daha dönük olduğu büstleri anımsatıyor. Yine antik dünyada heykellerin bronzdan yapıldığını ancak savaş zamanlarında bronzların eritilip silah yapılmasına karşı orijinal heykelin taşa, mermere oyulduğu ve bir kopyasının bulunduğu biliniyor. Hakan burada kendisini çoğaltıyor ama kendini sağlama almıyor. Son büstü parçalayarak örtülü ilk heykelle başlattığı döngüyü devam ettiriyor. İlk heykelden öncesi ya da son heykelden sonrasını anlatmaya çalışmıyor. Mitolojik hikâyeler, çıktığımız konseyler, tarihin baskısı, bir ağırlıkla çöken kapanmalar, kendinle ilgilendikçe dışın içindeki katmanlara ulaşma çabası, kendini ne kadar gösterebileceğini, nasıl bakılmasını ve nasıl bakmayı isteyeceğini şekillendirmek, bir yere bir zamana yerleştiğini düşünmek, var olma arzusu, yok olma fikri, yaşam-ölüm döngüsü, parçalama ve birleştirme gücü… Hakan bu planları bir yüzeye, bir otoportreye yerleştiriyor, kırılganlık, heybet, geçiş, dağılma ve nicesi baktığınız yerden tecelli ediyor.

Sergi, Zülfaris Karaköy’de yani tarihi 1671 yılına dayanan ”Karaköy’ün mücevher kutusu” eski Zülfaris Sinagogu’nun ana salonunda bulunuyor. Hakan Çınar bağımsız bir sanatçı ve bu sergiyle birlikte ekip çalışmasının önemini sık sık vurguladı ve deneyimlemiş oldu. Serginin koordinasyon ve kürasyonunu Saliha Yavuz ile birlikte üstlendik. Mimarlık ve endüstriyel tasarım ofisi olan Fields sergi tasarımını yaptı. Otoportre’ye bir de yayın eşlik ediyor, orada Taner Ceylan’ın metnini de okuyabilirsiniz. 30 Ekim’e kadar her gün 12:00-19:00 saatlerinde sergi ziyaretinize açık olacak.

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

“Hareket içinde temsille sürekli bir çekişme var” İnci Eviner’e göre. "Bu kadınlar sonsuz bir zaman içinde mücadelelerini sürdürürlerken onlara yüklenmiş kimliklerle de mücadele ediyorlar."

17. İstanbul Bienali

17. İstanbul Bienali kapsamında katılımcılarla gerçekleştirdiğimiz söyleşi serimiz devam ediyor. Yenikapı, Langa bölgesindeki biyoçeşitliliği merkezine alan çalışmasıyla Orkan Telhan'ı dinliyoruz.

Söyleşi

Kairos Galeri'nin ikinci sergisi Murat Balcı, efsanelerden, sömürgeciliğe, kurumsal aşklara ve değerli madenlere kadar uygarlığı geliştirdiği düşünülen gelişmelere yönelik kısmi sabotajlar gerçekleştiriyordu.

Eleştiri

Drag özü itibariyle bedenlerimize dayatılan cinsiyetlere, şekil mecburiyetlerine, kalıplara bir eleştiri getiriyor. Aynı zamanda kökeni sokağa dayanan, sokaktaki pratiklere karşılık gelen bir anlatım biçimi.