Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Pariyestan ve 10 saat gecelemek

Berlin’de Klangteppich festivali kapsamında gerçekleşen “Pariyestan – 10 saatlik geceleme” performansı kolektif bir düş kurma ve uykuya dalma deneyimi vadediyor.

Performanstan görünüm. Fotoğraf: Eli Cornejo

“Uyku (…) baştan aşağı politiktir. Bir kriz, mücadele, münakaşa ve eleştiri alanı olarak saymazsak bile üzerine iddiaların sürüldüğü bir alan ve kaynak olarak uyku, açıkça iktidar, otorite ve uzmanlık ilişkilerini içerir ve üst üste bindirir, bu açıdan politiktir.”

Simon J. Williams[1]

Instagramda Pariyestan10 saatlik geceleme başlıklı bir postu takip ettiğim bir sanatçının hikâyelerinde görüyor, üzerine tıklıyorum. Beyaz bir yatak görseli üzerine yazılmış yazıları takip ediyorum ardı ardına sıralanmış imajlarda:

“Kendini 10 saatlik geceleme*ye teslim etmeye davetlisin! Yatakta yerini al.

İstediğin zaman gir ve çık fakat mekânı saygılı bir şekilde kullan ve davranışının hep beraber yaratacağımız alanı etkileyeceğini unutma. Şiir okuyacak, yuvarlanacak, ritüeller ve seni uykuya salacak çeşitli peri saçmalıkları icra edeceğiz.

Düş kurmanın, uykuya dalmanın, derin uykunun ve yavaşça uyanmanın tüm aşamalarında sana eşlik edeceğiz. İstediğin an uykuya dalmaya çekinme.

Kendine ve komüniteye karşı bir duyarlılık alıştırması olarak, seni rahat ettirecek şeyleri yanında getirmelisin. Biz neye ihtiyacın olduğunu bilmediğimiz için lütfen bunu kendin getir. <3”[2]

Etkinlik görseli.

Devamındaki görseldeki yazı “hayallerinin gerçek olması için” getirilebilecek şeylerden pijama, yastık, battaniye, atıştırmalık, sulu boya ve fırça, doğal yağlar, krem, parfüm, saç fırçası, diş fırçası ve macunu, arkadaşlar gibi örnekler saydıktan sonra son görsel “senin ihtiyacını alana taşımanla beraber biz gerisini sağlayacağız, böylece bu maceraya girebilirsin” diyor ve alana girmek için negatif COVID test sonucu şartını ve istersen maske takabileceğini söylüyor.

Varlığından bu duyuru ile haberdar olduğum Pariyestan Parisa Madani adlı Almanya doğumlu, İran kökenli bir trans kadın sanatçının kullandığı isimlerden biri. Performansın dahil olduğu bir festival olan Klangteppich’in ve kendi sitesinden gördüğüm kadarıyla[3] (uzun süreli) performans alanında işler üreten ve “Haus of Bubu” adlı drag kolektifinin bir üyesi olan Parisa Madani aynı zamanda müzik yapıyor, queer müzik geceleri düzenliyor, organize ettiği atölyeler aracılığıyla katılımcılarla resim üretiyor, yazıyı ve özellikle manifesto formunu pratiğinin bir parçası olarak kullanıyor. 2016’da Almanca olarak yazıp 2018’de İngilizceye çevirdiği ve 2019’da Amsterdam ve Berlin’de icra ettiği aynı başlıklı performansının başlangıcı olarak kullandığı “THE FUTURE IS SHEMXLE AND NOT A FETISH[4]” başlıklı manifestosuyla başlamak Parisa’yı tanımak için iyi bir giriş olabilir:

Performanstan görünüm.

GELECEK SHEMXLE VE BU BİR FETİŞ DEĞİL[5]

Her kim “Gelecek feminendir” veya “Kadınlar gelecektir” ifadesini kullanıyorsa, bireysel aşk ve yaşam konseptlerini bütünüyle anlamıyordur.

FEMİNEN veya KADIN, trans* ve inter* kişilere saygı duymayan bir feminenliği ve kadınlığı ima eder. Cis-feminenlik ve cis-kadınların kazanacağını söyleyen bu ifade, benim için bir kazanç değil.

SHEMALE ikili cinsiyet sistemine inanmayan insanlara var olabilecekleri bir alan sağlar. Sadece trans kadınları değil, aynı zamanda gender non-conforming bireyleri de görünür kılar.

Bu aynı zamanda bir kelimenin yeniden kazanılmasıdır,

SHEMALE porno endüstrisinin pornodaki ve seks işçisi olan trans* kişileri tanımlamak için gasp ettiği bir terimdir.

SHEMALELER, TRANNİLER, SİKLİ PİLİÇLER veya bu şekilde aşağılananlar bu gezegende yaşayan en güçlü insanlardır ve bir amazon savaşçısı oldukları için bu dünyayı yönetmeyi hak ederler. Bu kişilerin,

hele ki saf bir cinselleştirme ve fetişleştirme kanvası olan SHEMALE etiketli 8 dakikalık filmlerde oynayan

penise sahip olan dişil varoluşların

tarih boyunca ve halen yüzleşme zorunda kaldıkları pisliklerin boyutu URANUS’ten büyüktür.

Trans* bedenler cis-erkekler tarafından EGZOTİK ve FARKLI görülürler.

En büyük porno websitelerinden biri olan PornHub’ta SHEMALE kategorisi altında 20.512 video görebilirsiniz. Xtube’da bu kategori “transeksüel” olarak adlandırılmıştır; tran seksüel:

TS

TV

CROSS DRESSER[6]

TRANNİ[7]

SİKLİ PİLİÇLER

SHEMALE

SİSSİ[8]

Tüm bunlar cis-normatif porno endüstrisi tarafından büyük ölçüde fetişleştirilen kelimeler ve kimliklerdir.

Pornoda trans kadınlık yanık tenli, uzun saçlı, büyük göğüslü, ince KADIN olarak resmedilir. Bu kadınların hollywoodvari bir devasa aleti vardır ki bu alet

  1. ya aynı özeliklere sahip bir SHEMALE Barbie™ ile iş halleder
  2. ya “heteroseksüel” bir cis-herifi penetre eder VEYA
  3. bu cis-heriflerin biri tarafından domine edilir ve edilgen [submissive] davranır.

Trans kadınlar* cis-kadınların maruz kaldığından farklı ve daha mide bulandırıcı bir seviyedeki nefretle boğuşmaktadırlar.

Ve bu nedenle gelecek SHEMALE’dir.[9]

Performanstan görünüm.

Yaklaşık dört yıldır yapmak istediğim fakat mekânın gece açık olması gerektiği için gerçekleştirecek bir yer bulamadığım uzun süreli bir uyku performansı var[10]. Gerçekleştirmeyi arzu ettiğim iş 10 saate kıyasla oldukça uzun lakin beraber uyuma deneyiminin bu projede nasıl tasarlandığını görmek için gitmem gerektiğini hissediyorum bu gecelemeye. Kaldı ki üretiminin büyük bir kısmı uzun süreli performanslar olan bir sanatçı olarak bu alana ilgim de yeterli 10 saatlik bu deneyime merak duymam için. Üstelik performansın birçok kolunun neredeyse her gün bir yerlerde görülebildiği Berlin’de de, uzun süreli performanslar (biraz her yerde olduğu gibi) daha nadir üretimler, hele ki geceyi geçirdiğin bir performans çok daha nadir. Geceyi beraber uyumak gibi bir mahremiyet ilişkisi üzerine çalışmak isteyen queer bir sanatçının işini görecek olmak da ekstra heyecan duymama neden oluyor. Bir yandan da bu gecelemeyi, umuyorum ki bir zaman gerçekleştireceğim kendi uyku performansıma yabancılarla uyumak üzerinden bir nevi ön hazırlık / alan araştırması gibi düşünüyor, bu yüzden bu zamanı kişisel olarak nasıl yaşayacağımı da merak ediyorum.

Çocukluğumda zaman zaman annem ve babama eşlik ettiğim disko, bar gecelerinde onlar eğlenirken sandalyeleri birleştirerek uyuduğum birçok gece olsa da uyku yetişkinliğimde gitgide daha mahremiyet kazanan bir zaman dilimi benim için. 20’lerin ateşi 30’larda topraklanmayla regüle etme ihtiyacı duyduğum bir ateşe yerini bırakırken bu kiminle uykumu paylaşacağıma dair de ayrı bir hassasiyet getirdi. Rüyaların ve kendini tamamen bırakışın; savunmasız ve sınırsızlığın zamanı olan uyku zamanını kiminle paylaştığım kimin yanında kendimi savunmasız bırakabileceğimle özdeş bir güvenden geçmeye başladı. Bunu söylerken yalnızca aynı yatağı paylaşmayı değil, aynı odayı ayrı yataklarda paylaşmayı da kastediyorum ve elbette tüm bu cümleleri içinde yaşadığımız sınır tanımayan şiddetin içinden, yani bu ikili cinsiyet düzeni içerisinde kadın olarak atanmış queer bir beden olarak kadına ve LGBTİ+lara yönelik nefret, taciz ve tecavüz deneyimleri bağlamının tam içerisinden kuruyorum. Çocukluğumun ailemin gözetiminde güvenli olan gecelerinin nasıl da nereden ne çıkacağı belirsiz bir tekinsizlik mekanına dönüştüğünü, şiddet ve nefretle beslenen bu sisteme maruz kalan tüm özneler olarak birleştiğimiz yerde açıklamama gerek yok. Bu yazıyı okuyan insanların çoğunluğunun bir yabancıyla bir şekilde bir odada kaldığında o gergin “peki şimdi ne olacak?” sorusunu en azından bir kere taşıdığını tahmin ediyorum (rızaya dayanan ilişkileri hariç tutarak konuşuyorum elbet). Tam da bu yüksek gerilimi ve muhtemel travmatik deneyimleri tanıyarak, bedenime ve bedenlerimize işlenen travmadan iyileşmek ve birbirimizi iyileştirmek için gerçekleştirmeyi hayal ediyorum uyku performansımı. Keza beden ve ruh (ki ayrı görmüyorum bu ikisini) travmanın gerçekleştiği anın koşullarını güven içinde yaşayabildiğinde iyileşmeye başlıyor; aynı koşullarda bu sefer güven içinde bulunmak bir zamanlar bedene rızası dışında aşılan sınırla atılan düğümlerin çözülmesi için gerekli bir zemin hazırlıyor. Bu düğümler 10 saatlik geceleme‘de ne kadar çözülebilecek, uyku Pariyestan ile böyle bir alan yaratabilir mi sorusunun izleğinde, battaniyem, küçük yastığım, uyku kıyafetlerim, sulu boyalar vb. ile dolu çantam ile kendimi Pariyestan’ın 10 saatlik geceleme‘sinde buluyorum.

Performanstan görünüm.

Başlama saati olan 21:30’a biraz geciksem de henüz performans başlamamış, etrafta ellerinde battaniye, yastık gibi şeylerle dolu birtakım çantalar, neyle karşılaşacağını tam olarak kestiremeyen insanlar ve bir merak havası var. Heyecanlıyım. Test yapmayı unutmuş olanlar için bir hızlı test köşesi (ben de onlardan biriyim), içki, çay vb. almak isteyenler için açık bir bar karşılıyor tiyatronun dış kapısından girdiğimizde. Test sonucunu beklemek, kapıdan beraber girdiğim Çinli, mimarlık okuduktan sonra performans merakıyla Berlin’e yerleşmiş tatlı ve genç insanla sohbet, çay, fotoğrafçılardan biriyle tanışmak, hep beraber uyku, yatak, mahremiyet üzerine kapı önünde sohbetle geçen belki kırk, kırk beş dakikalık bir süre sonrası içeri girebileceğimizi duyuyor, o ana kadar kapalı olan sahne kapısına yöneliyoruz. Metin uyku odaklı olduğu için beraber uyuyacağımızı bilsek de bahsi geçen ritüeller, peri saçmalıkları… tüm bunlara dair bir bilgimiz yok. Neye geldiğini tam da bilmeden beraber uyumaya gelmiş bir grup yabancıyız. Bundan hoşlanıyorum.

Bar önünün aydınlığından sonra girdiğim alanın loşluğuna gözlerimin alışıp önümdeki iki muhteşem periyi görmem için birkaç saniye geçmesi gerekiyor, gözlerim alışıp onları tamamen görebilir olduğumda ben kostümleri, makyajları içindeki güzelliklerine hayran olurken önce bir tanesi konuşmadan, ağzıyla bir kuş gibi çıkardığı seslerle içeriye buyur ediyor beni. Bir diğeri ise elinde tuttuğu küçük şeffaf bardağın içinde birkaç kuru çiçeğin olduğu sudan yüzüme ve üzerime sıçratıyor yine ağzından çıkardığı kuş sesleri eşliğinde. Biri siyah, biri Çinli bu iki peri yaratık tarafından kutsanmam karşısında onlara konuşmadan, bir baş hareketiyle teşekkürlerimi iletiyor, normalde sahne olarak kullanılan, bu gece ise yumuşak matlarla, yastıklarla kaplanmış alana giriyorum. Bir peri ayakkabılarımı çıkarmamı işaret ediyor kuş cıvıldamasıyla. Matların birinde yerimi alıyor, giren insanları, performansçıları izliyor, mekânı inceliyorum. Yavaş adımlarla mekânı dolaşan performansçılardan yayılan, sözcüklerin yerini alan kuş seslerinden hoşlanıyorum. İnsanlar yerleşirken ben de üzerimi değiştiriyor, yastık ve battaniyemi yerleştiriyor, sulu boyalarım, fırçalarım ve defterimi yastığımın yanına koyuyorum. Periler matlar üzerine yerleşen insanlar arasında bir kuş alfabesi yaratarak dolaştıkça alan yavaş yavaş kurulmaya başlıyor. Parisa’yı seçiyorum perilerin arasında. Herkes çok güzel.

Performanstan görünüm.

Yerleşme hareketliliği durulurken Parisa mikrofonu eline alarak karşılama konuşmasına başlıyor. Bu gecenin rahat hissetmemiz, dinlenmemiz için olduğunu, herhangi bir anda fiziksel veya mental olarak dinlenemediğimizi hissedersek çıkmakta, evimize gidip uyumakta özgür olduğumuzu, dinlenmenin her şeyin önüne geçmesini söylüyor. Bahçeye, tuvalete ne zaman istersek gidebilir, dışarıda istediğimiz kadar zaman geçirebilir, istediğimiz an geri dönebiliriz. Mekânın dış kapısından çıkarsak ise geriye dönüş yok, kapı içeriden dışarıya çıkmak için açıkken dışarıdan bir giriş yok. Buraya kadar her şey güzel, bunu izleyen anda ise hafif bir yabancılaşma yaşıyorum. “Özel tasarımcılar tarafından tasarlanan” sayılı sayıdaki (performansçıların giydikleri) güzel kostümlere bizim de sahip olabileceğimizi söyleyerek yapılan tasarımları tanıtıyor Parisa, ücret bilgileri ile beraber ve bana ısrarcı gelen bir tavır ile. Bahsedilen tasarımcıların BIPOC[11] ve queer olduklarını tahmin etsem ve bu tanıtımın bir komünite dayanışması olduğunu düşünsem de içten içe gecenin başka türlü başlamasını arzu etmemi engelleyemiyorum. Belki de o anda ilk defa queer ve BIPOC ağları üzerinden bir bağlanma yaşadığım Parisa ile ve özen, komünite, mahremiyete ilgi üzerinden kendimi açtığım işle bir ayrışma yaşıyor ve esasen elbette ki var olan fakat benim için o an aynalanan sınırlarımıza çarpıyorum. O ana kadar beraber yarattığımız alan, o anda performansçılar ve biz gelenler olarak ikiye bölünüyor. Komünite dayanışmasını her zaman güzelleyen bir sanatçı olarak, böylesi bir dayanışmanın nasıl bir şekilde örülmesinin mahremiyetin ve bir aradalığın merkezinde olduğu bir işi bozmayacağı gibi belki de düşünmeyi hiç bırakmamamız gereken bir soruyu buraya bırakarak devam etmek istiyorum.

Performanstan görünüm.

Bu girişten sonra gece duyuru metninin vadettiği peri tozlarıyla başlıyor. Performansçılardan Raouf Alaia alanın ortasına serilmiş örtünün üzerindeki kitaplardan birinden Farsça şiir(ler) okuyor. Ne okuduğunu anlamasam da Raouf’un sesiyle varlık bulan Farsçanın şiirsel fonetiğine kendimi bırakıyorum ve anlamını bilmediğim kelimelerden bir şekilde yas duygusu hissediyorum. Farsça kelimelerin yankısı tüm odaya ve bedenlere işlerken mekânı, insanları, diğer performansçıları izliyorum. Etrafa şirin tüylü oyuncaklar, renkli tüller, kumaşlar ve halılar ve tüm bunların arasına dağılmış Parisa’nın siyah beyaz portreleri var. Fotoğraflara bakarken kırılgan, şiirsel ve güçlü bir varoluş seziyorum. Diğer performansçılar matların ve insanların arasında, zaman zaman matlara basarak geziyorlar, toprak ve tükürükten yarattıkları kuş alfabesi yer yer dağılıp yer yer bir araya geliyor. Temsile değil, sese dayanan bu dil neşeye, heyecana, coşkuya, bir aradalığa… işaret ediyor. Dilin bir ayrışma değil, bir araya gelme aracı olarak kurulduğu bir toplumsallıkta yaşasaydık diye düşünüyorum ister istemez. Cis-heteropatriyarkal, mizojinik ikili cinsiyet düzenini, ayrıcalıklar inşa eden ve ötesine nefret yayan beyaz, ırkçı kapitalizmi ses ve anlam ilişkisi üzerinden düşünmeye başlıyorum. İfade ile temsiliyet üzerinden ilişkilenmeyen, bir halin içeriden dışarıya taşma yankısı olarak kurulan bu dil-ötesi-dil, sesi kapatıldığı sınırları belirlenmiş, mutlak anlamlardan, oluşu keskin, sabit kalıplardan özgürleştiriyor, bu yolla var olan toplumsallığın dayandığı kökü ılga ediyor adeta. Bedenler burada aşılamayan kimlik kategorilerinin yüksek gerilimini geride bırakarak yumuşuyor, katılık yerini akıcılığa bırakıyor. 

Raouf’un ardından Yujing Liu ve Ming Jou ile beraber çocuksu bir oyuna açılıyor alan. Birbirleriyle ana dilleri Çince konuşmalarını anlamasam da bedenlerinin mekânı kat edişlerini ve seslerindeki hüznü, kırılganlığı, neşeyi ve coşkuyu takip ediyorum. Yetişkin toplumsal hayatın ciddiyeti yıkılırken çocuksuluk hazza açılan bir direniş alanı haline geliyor Yujing ve Ming ile. Berlin’de bir tiyatro sahnesinde kurulmuş bir uyuma alanında Farsça şiirler, Çince bir arkadaşlık oyunu dinliyor ve izliyorum. Dünyanın farklı kıtalarındaki kökler, bu salonda yayılan peri tozları içinde hiyerarşik bir dizgeyi değil, sesinin gırtlaktaki farklı dönüşlerini, tenin ışıktaki farklı yansımalarını açığa çıkarıyorlar. Bir gazap tarihini taşıyan bu bedenler bir araya gelmeleriyle kırıyorlar bu azap düzenini. İngilizcenin Farsçaya, Farsçanın Çinceye alanı bıraktığı yerde Yujing ve Ming’in performansı henüz sürerken Sepideh Khodarahmi elinde kek malzemeleriyle gelip bir köşede kek hazırlamaya başlıyor. Olanların absürdlüğünden hoşlanıyor, José Esteban Muñoz ‘un ruhunu bizimle hissediyor, bu saçmalığın içinden başka türlü kurulan bir yaşama açılan ütopyayı hissediyorum. Yujing ve Ming oynarken Sepideh hazır kek kalıpları, krem şanti ve yeşil gıda boyası ile kekini yapıyor. Krem şanti Sepideh’in çırpışlarıyla yeşile dönerken kullandığı gıda boyası henüz bu dünyayı bırakmadığımızı hatırlatıyor bana. Daha inşa edecek yolumuz var…

Performanstan görünüm.

En son olarak çiçeklerle bezediği yeşil kekini matlar ve insanlar arasında gezdiriyor Sepideh, alanın farklı noktalarındaki matlarda bir süre duran keki Sepideh ile beraber hayran gözlerle izliyoruz. Tüm alanı dolaştıktan sonra merkezde masanın üzerindeki yerini alıyor tekrar. Gece saat bire yaklaşmışken Parisa elinde tuttuğu siyah topuklu uzun çizmeler ile mikrofondan istikametin değişeceğinin sinyallerini veriyor. Pembe sarı ışıklar kırmızıya döner ve ezan seslerinin de kullanıldığı müzik temposu yükselirken Parisa mikrofondan bir spoken word performansına başlıyor. Ezanı temel alan bir tekno müzikle queer bir zikirde buluyoruz kendimizi. Parisa’nın saçları hızla bir öne bir arkaya savrulurken Sepideh bedenin kıvrımlarının yönünü belirlediği seksi bir dansta. Spoken word, queer zikir bitiyor ve Sepideh biraz önce hep beraber izlediğimiz pastanın üzerinde kalçasını sallayarak dans etmeye başlıyor. Uyumaya gelmiş ve saatin ilerlemesiyle yorgun bedenimi bu yoğun erotizmde uykuya bırakmak zor. Yükselen müzik ve erotik tansiyon ile açılan gözlerimle matımın üzerinde oturuyor, biraz önce perilerin dağıttığı tarçınlı hafif tatlıyı yiyorum kek üzerindeki bu twerkü izlerken. Kekin üzerine eğilip kalkan kalçasıyla Sepideh twerküyle tüm izleyiciyi küçük heyecan çığlıkları atma noktasına götürüyor ve yeşil krem şantili kekin üzerine oturuyor. Abjectin sınırlarında gezen bu kek üzerindeki twerk, Martini Cherry Furter’ın alana girmesi ve Sepideh’in kalçası altında ezilen kekin ikilinin bedeninin ayak parmaklarından saç tellerine kadar her yerine yayılacağı bir dans ile devam ediyor. Sepideh ve Martini Cherry keke bulanmış bedenleriyle birbirlerine dokunuyor, avuçluyorlar, bedenleri kek ve krema içinde alt alta ve üst üste birbirlerine karışıyor. O kadar iğrenç ki çok güzeller diyorum kendi kendime. Artık abjectin sınırlarında değil, ortasındayız. Kremanın çamursu bir hale gelip tüm bedeni kapladığı bu erotizm toplumsal hayattan dışlananı sahnenin göbeğine getirerek dışlamaya dayanan toplumsallığı çürütüyor ve ölüm/hayat/arzu arasında hayat bulan bir erotizmi ve bedensel ilişkilenmeyi tahayyül ediyor. Bu tahayyül sadece performansçıların bedeni vasıtasıyla değil, onlara katılan biz izleyicilerin dahiliyetiyle vuku buluyor.

Performanstan görünüm.

Böylesi bir yükseliş sonrası Parisa mikrofonu alarak sessizlik bölümünü duyuruyor, bunun sohbet etmek vb. için bir ara değil, o ana kadar olanları hazmetmek ve herkesin kendisiyle kalması için bir an olduğunu belirterek. Kırmızı ışık yerini loş bir sarılığa bırakıyor. Gece saat 2 civarı ve burada olmaktan, olanları görmekten mutlu olmak ile beraber uyumak için can atıyorum. Gecenin programını kaba taslak da olsa bilmek iyi olurdu diye düşünüyorum battaniyemi üzerime çekerken, en azından enerjisi bu kadar yüksek bir performansın saat ikide biteceğini bilmek rahat etmeye, kendine ve diğerine karşı duyarlılığa odaklanan bir işte duyarlılığa daha yakın olabilirdi. Konu rahat edeceğimiz alanlar yaratmak olduğunda kırılganlaştırılan queer varoluşlarımız içinde rahatlığa, özene, duyarlılığa dair anlayışımızın ne kadar derinleşebildiğini soruyorum kendime. Parisa’nın sessizlik çağrısına rağmen salondaki fısıltılar, hışırtılar ve bunlar ile yankısı büyüyen sorum bir süre uykuya dalmamı engelliyor. Derken sonunda uykuya dalıyorum.

Saat 07:30. Performans bir saat sonra bitecekse de gitmem gereken bir işim olduğu için kurduğum alarm ile uyanıyorum. Siyah bir peri yavaş hareketler ile salonun gece boyu kapalı durmuş olan perdelerini açıyor. Gün ışığı içeri dolarken etrafa bakıyorum bir an için. Çoğu insan alandan ayrılmış. Kalanlardan birkaç kişi yeni uyanıyor, yanımdaki matta yatan gece tanıştığım Berlin’e yeni gelmiş Çinli arkadaşım da. Yorgunluğuma rağmen gece olanların hatırasıyla ve ilk defa bulunduğum bir mekânda ilk defa gördüğüm ve belki de bir daha görmeyeceğim insanlarla uyumuş olmaktan memnun bedenim uykudan açılıyor. Toparlanıyorum. Yan matıma hoşçakal diyip diş fırçam, macunum, sabunum vs. ile tuvalete gidiyor, üzerimi değiştiriyor, kendimi güne hazırlıyor, çıkmadan önce mekânın büyük camlarından bir kere daha içeriye bakıyor ve dış kapıya yöneliyorum.

U-Bahn’da queer ve BIPOC olmanın yaşamı açabileceği potansiyelleri düşünüyorum, yeni bir dünya yaratabiliriz diyorum kendi kendime, yeni bir dünya yaratacak güce sahibiz, yaratıyoruz da belki de her bir tekil varoluşumuz, her bir tekil varoluşun bir diğerimizle, bir diğer şeyle yan yana geldiği her anda hatta her bir tekil varoluşumuzun kendi tekilliğimizle durduğu her andan başlayarak. Gecenin uyandırdığı soruları düşünüyorum. Cevapları tek başıma vermek değil, beraber bulmak istiyorum.


[1] “The Politics of Sleep: Governing (Un)consciousness in the Late Modern Age”; Simon J. Williams; Palgrave Macmillan; 2011. Metin boyunca aksi belirtilmedikçe tüm çeviriler bana aittir.

[2] Bu duyuru görselini 10 saatlik geceleme‘nin parçası olduğu İranlı diasporanın müzik festivali olarak kendini tanımlayan Klangteppich festivalinin instagramında görebilirsiniz: https://www.instagram.com/p/Cd3hS94MLmM/

[3] https://www.klangteppich.berlin/en/artist/parisa-madani/ ; https://www.pariyestan.com

[4] Manifestoda Parisa’nın kendi ağzından duyacağımız gibi shemale (19. yüzyıl ortasından beri kullanılan bir terim olsa da) egemen porno endüstrisi tarafından trans bedenleri aşağılayıcı bir şekilde tanımlayan bir terim, ingilizcenin dişil she zamirini erkek anlamına gelen male kelimesi ile birleştirerek üretilmiştir. Türkçede travesti olarak düşünebileceğimiz shemale orta 19. yüzyılda Amerika’da lezbiyen, feminen erkekler dahil olarak cinsiyet sınırlarını karıştıran herkes için kullanılır. 1920lere doğru feminist veya entellektüel kadınları ifade etmek için kullanılan terim zamanla güvenilmeyen, sevilmeyen kadın, sürtük anlamına gelir. 1979’da bir TERF (trans-exclusionary radical feminist – trans dışlayıcı radikal feminist) feminist olan Janice Raymond “The Transexual Empire: The Making of She-male” adlı kitabında shemale terimini erkekler tarafından kadınlığa yönelik patriyarkal bir saldırı olarak ele almış ve trans kadınları ifade etmek için hakaret içeren bir şekilde kullanmıştır. Raymond’un transfobik kitabı ile beraber terimin aşağılayıcı karşılığı güçlenmiş ve bu yönde kullanılmaya başlanmıştır.

Parisa’nın bu kelimeye müdahalesini görünür kılmak (shemale’i shemxle olarak yazmak) ve  egemen pornodaki karşılığıyla bağını koparmamak için olduğu gibi bırakmayı tercih ettim. Parisa’nın müdahalesi bugün beyaz ve natrans çağrışımlarını kaldırıp daha kapsayıcı yapmak için woman’ı womxn olarak yazma geleneğini izliyor. Bu müdahale porno endüstrisi tarafından bu ifade ile aşağılanan trans bedenleri nesneleştiren toksik gözü kırmaya ve aşağılamayı ılga etmeye yönelik bir eylem olarak okunabilir. Bir zamanlar bir hakaret olarak kullanılan queer kelimesi de tam olarak aynı şekilde queer olarak hakaret edilen LGBTİ+ların kelimeyi sahiplenmesiyle bugün aşağılayıcı anlamını kaybetmiştir.

[5] Metin boyu büyük harflerle yapılan vurgu Parisa Madani’ye aittir.

[6] “Karşı cins”in kıyafetlerini giyen kişi için kullanılan bir terim.

[7] Tranny / trannie (ing.) Trans kişileri aşağılamak için kullanılan bir başka terim, travestinin bir kısaltması.

[8] Sissy (ing.) Hanım evladı, korkak, karı kılıklı. Yine fobik bir şekilde aşağılamak için kulanılsa da tüm bu kelimeler bu özellikleri/oluşları taşıyan kişiler tarafından zaman zaman kullanılarak aşağılama anlamlarını kaybedebilmektedirler.

[9]   Orijinal manifesto ve performansın video ve fotoğrafları Parisa’nın sitesinden görülebilir: https://www.pariyestan.com/othr-werk

[10]  Her ne kadar genelde bir proje gerçekleşmeden önce kamusal ipuçları vermesem de, bu vesileyle böyle bir fikri hayata geçirmek için heyecan duyabilecek sanat insanları ve alanlarına bir ortaklık çağrısı yapmış olayım buradan. 🙂

[11] Black, Indigenious and People of Color (İng.): Siyah, yerli ve Beyaz-olmayan insanlar için kullanılan kısaltma.

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Gündem

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle engelli hakları aktivizminin güncel sanattaki kesişimlerini, dünyadan erişilebilirlik ve dayanışma pratikleri ile Türkiye'deki örnekleri bir araya getirdik.

Kütüphane

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşen “Su Akar Dilini Bulur” başlıklı sergi kapsamında Ecem Arslanay'ın kaleme aldığı yazı Argonotlar Kütüphanesinde.

17. İstanbul Bienali

Bienale katıldıkları veri görselleştirmesi çalışmasıyla Türkiye'nin sosyolojik bir fotoğrafını çekmek isteyen KONDA’yla elde ettikleri verilerin çıkardığı resme birlikte bakıyoruz.

Söyleşi

Yaratıcı sektörün farklı alanlarından isimlerle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine gerçekleşen podcast serisinin arka planını ve arşivsel niteliğini Duygu Demirdağ ve konuklara sorduk.