Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem

Sanata bakışımızı değiştiren 20 küratör

Bu listedeki isimler küratörlüğün sadece retrospektiflerden ve tematik sergilerden ibaret olmadığını, kendi içinde bir sanat biçimi gibi ele alınabilecek bir yanının da olduğunu gösterdiler.

Şimdilerde “küratör” denince akla daha ziyade dünyanın dört bir yanındaki bienallere katılan, engin bir bilgiye sahip, yüksek sosyeteden birileri geliyor olabilir ama bu durum gerçekten de her zaman böyle miydi?

Elbette küratörlük her zaman bu kadar göz alıcı bir meslek değildi. İşin aslı küratörlüğün bir meslek olarak tanımlanması da oldukça yakın bir tarihe, 20. yüzyılın ortalarına denk düşüyor. Meslek olarak tanımlanmasının kendi içerisinde öncü sayılabilecek bir grup insanın arka planda bıkmadan, usanmadan yürüttüğü çalışmalar sayesinde olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Ne yazık ki bu isimlerin birçoğu yaşadıkları dönemlerde çok fazla bilinmiyordu. Fakat onların yaratmış olduğu etki daha sonraki yıllarda geniş kitlelere ulaşmış ve böylece her biri ilerleyen dönemlerde çığır açan çalışmalar, deneysel sunuş biçimleri ve birinci sınıf bienallerin ortaya çıkmasına ilham veren ve de çağdaş sanatın kabul görme şeklinin yıllar içerisindeki değişimine yön veren isimler oldular.

Bu amaçla yapmış oldukları çalışmaları yürütürken elbette hepsinin bakış açısı aynı değildi. Bir kısmı sanat ve siyasetin birleşmesi gerektiğini savunmuş, buna karşın diğer bir kısım ise kavramsal sanatı sunmanın yenilikçi yollarını aramaya koyulmuştu. Bu farklı perspektiflerine rağmen, yine de her biri kendi ülkesinin sanat sahnesine bir şekilde yeni bir soluk getirmeyi başardı.

Her ne kadar çok ayrıntılı olmasa da bu yazıda küratörlük mesleğinin ileriki dönemlerde nasıl şekilleneceğine yön vermiş bazı küratörlere yer vermek istedik. Bu nedenle de çoğunlukla artık hayatta olmayan ya da günümüzde aktif olarak meslekte yer almayan isimlere yer verilen bir liste ortaya çıkmış oldu. Büyük bienallerin kurucularından, sınırları zorlayan sergileriyle kurumları dönüştüren direktörlere kadar uzanan geniş bir yelpazeyi temsil eden bu listedeki insanlar, süreç içerisinde küratörlüğün sadece retrospektiflerden ve tematik sergilerden ibaret olmadığını, aynı zamanda kendi içinde adeta bir sanat biçimiymiş gibi ele alınabilecek bir tarafının da olduğunu gösterdiler. Çeşitli sanat hareketlerine yön veren ve birçok sanatçının kariyerinde önemli bir yeri olan bu kişileri kısaca tanımak isterseniz işte sanat tarihine yön veren en etkili 20 küratör.

Alfred H. Barr, Jr.

Margaret Scolari Barr ve Alfred H. Barr, Jr., 7 Ocak 1971. Fotoğraf: Gjon Mili. Margaret Scolari Barr Papers, V.9*. The Museum of Modern Art Archives

Harvard, Princeton ve Wellesley College gibi saygın eğitim kurumlarında 20. yüzyıl sanatı üzerine çığır açan dersler de vermiş olan Alfred H. Barr, 1929 yılında, daha 27 yaşındayken, New York’taki Modern Sanat Müzesi (MoMA)’nin ilk direktörü oldu. Yeni yeni yapılanmaya çalışan müzede, Barr’ın direktörlüğünde ilk olarak Henri Matisse ve Diego Rivera’nın solo sergilerine yer verildi. 1936 yılındaki Kübizm ve Soyut Sanat isimli sergi ise özellikle Barr’ın çağdaş sanatın etkilerini haritalayan şemaları açısından önemli bir yer edindi.

1943 yılına kadar devam eden Barr’ın direktörlüğü süresince MoMA, Edward Hopper retrospektifi ve Picasso’nun ünlü savaş karşıtı duvar resmi olan Guernica’nın ABD’de ilk kez sergilenişi (1981’e kadar da bu kurumda kaldı) gibi önemli işler gerçekleştirmeye devam etti. Barr, Picasso’nun Avignon’lu Kadınlar [Les Demoiselles d’Avignon] (1907) ve Henri Rousseau’nun Uyuyan Çingene [Sleeping Gypsy] (1897) isimli eserleri de dahil olmak üzere önemli eserlerin satın alımlarının güvence altına alınması süreçlerinde de etkin rol oynadı. Tüm bu yaptıkları nedeniyle, ileride çağdaş sanat adına dünyanın en önemli kalelerinden biri haline gelecek olan Modern Sanat Müzesi’ne yön veren kişi olarak hafızalardaki yerini aldı. New York Times, Barr için yayınladığı 1981 tarihli ölüm ilanında onu “tarihsel öneme sahip keskin zekalı bir alıcı” olarak tanımladı.

Arnold Bode

Arnold Bode

Arnold Bode 1953 yılında, Milano’daki Palazzo Reale isimli müzeye bir ziyaret gerçekleştirir. Müze, II. Dünya Savaşı’ndan zarar görmüş olsa da Bode, dev Pablo Picasso sergisinden o kadar etkilenir ki, anavatanı Almanya’da kendi ölçeğinde bir şeyler yaratmak için çalışmalara başlar. Bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkan sergi Documenta bugün de hâlâ sanat tarihi içerisindeki yerini ve önemini koruyor. İlk defa 1955’te Almanya’nın Kassel kentindeki Fridericianum Müzesi’nde düzenlenen ve Henri Rousseau’dan Sophie Taeuber-Arp’a kadar 20. yüzyılın başından itibaren Avrupa’nın sanat tarihine yön veren önemli sanatçıların eserlerine yer verilen sergi, o zamana kadar Batı Almanya’da düzenlenen en büyük çağdaş sanat sergisi olur.

1959, 1964 ve 1969’da Documenta adı altında üç serginin daha düzenlenmesini sağlayan Bode, beş yıl arayla yapılan bu sergilerle çağdaş sanat alanında dünyanın en önemli tematik sergilerinden birinin gerçekleşmesine katkı sunmaya devam etti. Documenta sergilerinin kapsamı yıllar geçtikçe git gide genişledi. Küratör Okwui Enwezor’un 2001 yılındaki sergisinde Documenta’nın kapsamını Batılı olmayan sanatçıları da içerecek şekilde önemli ölçüde genişletmesiyle birlikte serginin hedefleri çok daha büyümüş oldu. Her ne kadar Bode’un küratörlüğünü üstlenmiş olduğu ilk dört Documenta sergisi bugünden geriye dönüp bakıldığında Avrupa merkezci kapsamı nedeniyle sınırlı olarak görünse de, Bode bu sergiler sayesinde son yıllarda dünya çapında çoğalan bienaller için bir yol haritası belirlemiş oldu.

Germano Celant

Germano Celant

Germano Celant bir yazısında “Sistemin dışında var olmak devrim demektir” diye belirtir.

Celant, 1967 yılında küratörlüğü üstlendiği bir sergiyle İtalyan sanat sahnesini derinden etkileyerek onu yeni bir rotaya sokmuş oldu. Cenova’daki Galleria La Bretesca’daki IM Spazio isimli bu sergi, “Arte Povera” olarak bilinen ve resim ve heykel gibi geleneksel sanatlarla ilişkilendirilen “yüksek” malzemelerin aksine “düşük” yani ucuz malzemelerden sanat yapmaya dayanan bir tarzın tanımlanmasına yardımcı oldu. Mario Merz, Pino Pascali, Michelangelo Pistoletto, Jannis Kounellis ve diğer birçok isim 60’lar ve 70’ler boyunca bu tarzda önemli işler ürettiler.

2020’de Covid-19 sebebiyle ölen Celant, New York’taki Guggenheim Müzesi’ndeki ve Milano’daki Fondazione Prada’daki küratörlük görevlerini de içeren kariyeri boyunca İtalyan çağdaş sanatının ilkelerini benimsemeye devam etti. Zaman zaman satış amaçlı adımlar attığı yönünde suçlamaların da hedefi oldu. Özellikle de 1993 Venedik Bienali’nde birçok eleştirmen Celant’ın adil davranmayarak işleri daha fazla alıcı bulan sanatçılara ağırlık verdiğini savundu. Tüm bunlara rağmen Celant yaptıklarıyla savaş sonrasında İtalya’da pek de rağbet görmeyen sanata bir şekilde yeniden şans vermiş oldu. Ölümünün ardından, 2020 yılında yazdığı bir yazıda küratör Francesco Bonami ondan “Celant, sanatın yapılışının, sanata olan bakış açısının ve de küratörlüğün yapılma şeklinin hepsini birden değiştirdi” diye bahsetmektedir.

Johannes Cladders

Johannes Cladders solda Abteiberg Müzesi’nde.

1960’larda sanatçılar çalışmalarını giderek daha kavramsal bir alana taşırken Cladders kurumları sanat eserlerinin yanı sıra fikirlere de ev sahipliği yapabilecek alanlar olarak yeniden tasavvur etti. Bu yeni tarzdaki kurumlar için bir de isim önerisi vardı: “anti-müze”. 1968 yılında bir yazısında, Anti-müze tabirinin ‘anti’ kısmına açıklık getirirken bu fikrinden “dört duvarın yıkılarak sanat ile sanat kültürünün birbirine bağlı olduğu, içerisinde karşılıklı olarak birbirlerini destekleyecekleri ‘yeri’ buldukları manevi bir binanın inşası olarak anlaşılmalıdır” diye bahseder.

Cladders ayrıca, Almanya, Mönchengladbach’daki Abteiberg Müzesi‘nin direktörü olarak henüz ünlü olmayan sanatçılar için alışılmışın dışında sergiler de düzenledi. Örneğin, Stanley Brouwn’un 1970 yılındaki bir sergisi için müzedeki diğer tüm sanat eserleri kaldırıldı. 1975 yılında ise Daniel Buren müzede tamamen retrospektiflerden oluşan bir sergi yaptı. 1972’de Harald Szeemann’ın Documenta 5 için oluşturduğu küratöryel ekibin bir üyesi olarak da çalışmalar yapmış olan Cladders, Carl Andre, Joseph Beuys, Marcel Broodthaers ve daha pek çok kişinin uluslararası itibarını güçlendirmesine katkıda bulunan deneysel tarzıyla tarihe geçti.

Anne d’Harnoncourt

Anne d’Harnoncourt, Fernand Léger’a ait ‘The City,’ isimli eserin önünde duruyor (1982).

Anne d’Harnoncourt, 1982’den 2008’deki ölümüne kadar Philadelphia Sanat Müzesi‘nin direktörlüğünü yaptı. Bu müzedeki direktörlük görevi boyunca çoğunlukla Paul Cézanne, Constantin Brâncuși, Hon’ami Kōetsu, Barnett Newman ve ve Salvador Dalí gibi sanatçıların önemli retrospektiflerine odaklandı. Kurumdaki en büyük başarıları arasında, müzenin sahibi olduğu Avrupa koleksiyonlarının yeniden düzenlenmesinin yanı sıra müzeye ait çağdaş ve güncel sanat galerilerinin birçoğunun yenilenmesi gibi işler yer aldı. Anne d’Harnoncourt, Philadelphia Sanat Müzesi’nin başına geçmeden önce de aynı kurumda 20. yüzyıl sanatının küratörü olarak görev yapmaktaydı. New York Times‘a göre, 1982’de en üst göreve atandığında yıllık bütçesi 25 milyon doları aşan bir müzenin direktörlüğünü yapan tek kadındı.

David C. Driskell

David C. Driskell. Fotoğraf: Paul Morigi

2020’de Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren David C. Driskell, sanatçı, tarihçi, koleksiyoncu ve küratör olarak yapmış olduğu çalışmalarını Afro-Amerikan sanat tarihine adadı. Driskell, 1976 yılında Los Angeles Sanat Müzesi (LACMA)’ndeki Siyah Amerikan Sanatının İki Yüzyılı: 1750–1955 isimli sergiyle adeta bir çığır açmış oldu. ABD’deki siyah sanatçıların 200 yılı aşkın çalışmalarını bir araya getiren Driskell, Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah sanat üretimi alanında bir ilki gerçekleştirmiş oldu. Jacob Lawrence, Alma Thomas, Henry Ossawa Tanner, Bill Traylor gibi pek çok önemli ismin çalışmalarının yer aldığı bu sergi, LACMA tarihindeki en önemli işlerden biri olarak kabul ediliyor.

Driskell, New York Times‘a sergi hakkında verdiği bir demeçte “Her şeyden önce Siyahların 200 yıldan fazla bir süredir Amerikan görsel kültürünün istikrarlı katılımcıları olduğunu gösteren bir çalışma yapmak istiyordum, istikrarlı katılımcılar derken, basitçe söyleyecek olursam, aslında birçok durumda Siyahların sözünü ettiğim bu görsel kültürün bel kemiğini oluşturduğunu kastediyorum,” diyor. Sergi yakın bir tarihte Siyah Sanat üzerine yapılan bir HBO belgeseli Black Art: In the Absence of Light‘ın ilham kaynağı oldu.

Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde ise Driskell, Maryland Üniversitesi bünyesinde David C. Driskell Afrikalı Amerikalılar ve Afrika Diasporası Görsel Sanatlar ve Kültür Çalışmaları Merkezi‘ni kurdu. 2005’ten bu yana ise Atlanta’daki High Museum her yıl Driskell adına Afro-Amerikan sanatı alanına önemli katkılarda bulunan bir bilim insanına veya sanatçıya 25.000 dolarlık bir ödül veriyor.

Okwui Enwezor

Okwui Enwezor. Fotoğraf: Andreas Gebert

2019 yılında 55 yaşındayken vefat eden Okwui Enwezor, girişimci bir zihniyete sahip hırslı bir küratör olmasıyla ve benimsemiş olduğu disipline küresel bir bakış açısı kazandırmasıyla tanınıyordu. Çağdaş Afrika fotoğrafçılığına ilişkin iki önemli tematik serginin organizasyonunu üstlendikten sonra Enwezor, 2001’de Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı sanatçıların sanata yapmış olduğu katkıların Avrupa’da ve ABD’de yaşayan sanatçılar kadar önemli olduğunun ispatı olan Documenta 11 sergisi direktörlüğüyle uluslararası bir üne kavuştu. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde, Münih’teki Haus der Kunst‘un direktörlüğünü yaptı ve burada El Anatsui, Frank Bowling, Ellen Gallagher gibi sanatçıların önemli retrospektiflerine yer vermiş olmasının yanı sıra 2016-17 döneminde gerçekleştirilen Savaş Sonrası: Pasifik ve Atlantik Arasında Sanat, 1945–1965 (Postwar: Art Between the Pacific and the Atlantic, 1945-1965) isimli çığır açan sergiyle o dönemden itibaren sanat tarihi sahnesinin artık daha fazla sayıda Batılı olmayan sanatçıyı içerecek şekilde genişlemesine öncülük etmiş oldu.

Savaş Sonrası: Pasifik ve Atlantik Arasında Sanat, 1945–1965 sergi görünümü.

Süreç içerisinde, Enwezor farklı yerleri gezen bu sergileri dünyayı birleştiren işler olarak tasavvur etmiş ve bu sayede bienaller dünyasında bir devrim yaratmıştır. Belki de bunun en büyük örneği, daha önce bir şekilde başka yerlerde sergilenmiş olan sergilerin bir araya geldiği 2008 Gwangju Bienali’ydi. Bienal öncesinde konuşan Enwezor, “Bu gezici sergiler benim için karmaşık bir rotada gezinen dünyalara dair bir metafor gibi” demişti. Yapmış olduğu bu açıklama, pekala onun tüm küratörlük hayatı için de geçerli olabilecek bir ifade gibi düşünülebilir.

Pierre Gaudibert

Pierre Gaudibert. Fotoğraf: Gilles Perrin

1960’larda Paris’in en saygın sanat kurumları, yalnızca orta ve üst sınıf izleyicilerin zevklerine hitap ettikleri yönündeki öğrenciler ve radikaller tarafından yöneltilen yaygın eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Ancak Musée d’Art Moderne de la Ville de Paris, Pierre Gaudibert’in yapmış olduğu küratöryel çalışmalar nedeniyle bir şekilde bu eleştirilerden kurtulmayı başardı. Müze, kısa adı ARC olan Animation-Recherche-Confrontation ismi verilen ve Vietnam Savaşı’nın zorlukları, Fransız yetkililerin liderliğine karşı gerçekleşen protestolar ve benzeri koşullar altında mücadele eden sanatı öne çıkaran bir program başlattı. Açıkça solcu olarak nitelenebilecek bu program kapsamında, Lucien Mathelin’in Paris anıtlarını ölüm ve çürümenin sembolleri olarak tasavvur eden tablolarından oluşan 1971 tarihli bir kişisel sergisine de yer verildi. Fakat bir süre sonra polis, halk arasında protestolar devam ederken, Mathelin sergisinden iki eseri kaldırdı. Müzeye de dört gün boyunca kapatma cezası verildi. (Ertesi yıl Gaudibert, Paris çağdaş sanatına dair geniş bir tematik serginin hazırlıkları sırasında işlerin nasıl sunulacağına dair yaşanılan bir anlaşmazlık nedeniyle ARC’den istifa etti.)

Gaudibert, ARC sayesinde, müzelerin tutarlı kalabilmek adına güya kendileriyle pek ilgisi yokmuş gibi duran siyasi olayları görmezden gelemeyeceğini göstermiş oldu. Gaudibert’in 2006’daki ölümü vesilesiyle ARC’den bahseden küratör Suzanne Pagé, Le Monde’a verdiği demeçte şunları söyledi: “Önceden müze, sadece ayrıcalıklı bir sınıfa hitap eden bir yerdi. Gaudibert bu ayrıcalıklı yerin kapılarını çağdaş sanata açarak onu herkes için daha erişilebilir bir hale getirdi.”

Henry Geldzahler

Henry Geldzahler

New York’ta yaşayan sanat eleştirmeni ve küratör Henry Geldzahler, belki de en çok, her ikisi de Geldzahler’i eserlerinde yer vererek resmetmiş olan David Hockney ve Andy Warhol gibi sanatçıların her koşulda destekçisi olmak adına bıkmadan usanmadan yapmış olduğu çalışmalarıyla tanınır. Geldzahler 33 yaşında Metropolitan Museum of Art’a Amerikan sanatının küratörü olarak katıldı. Kurumdaki en beğenilen çalışmalarından biri 1969’da açılan ve Soyut Dışavurumculuk, Renk Alanı resmi, Pop art ve Minimalizm ile ilişkili sanatçıların 400’den fazla işine yer verilen New York Resim ve Heykel: 1940-1970 sergisiydi. Küratör Geldzahler, ilk olarak 1966’da Helen Frankenthaler, Ellsworth Kelly, Roy Lichtenstein ve Jules Olitski gibi isimlerin yer aldığı Venedik Bienali esnasında ABD Pavyonu’nun idari sorumlusu olma görevini üstlendi ve ilerleyen yıllarda da bu görevine devam etti. 1977 yılında ise buna ek olarak New York Şehri kültür işleri sorumlusu olarak görev yapmaya başladı.

Werner Hofmann

Werner Hofmann. Fotoğraf: Maurizio Gambarini

Viyana Okulu sanat tarihçisi, yazar, küratör ve saygın bir çağdaş sanat alimi olan Werner Hofmann, 1962 yılında şimdiki ismi Viyana Ludwig Vakfı Modern Sanatlar Müzesi olan, o zamanki ismiyle Viyana 20. yüzyıl Müzesi’nin kurucu direktörü olarak işe başlayarak müze dünyasına adım atmış oldu. Hofmann, bu görevinden 1969’da Almanya’daki Hamburger Kunsthalle’nin direktörü olmak için ayrılarak yeni geçtiği bu kurumda 1990 yılına kadar direktör olarak çalışmaya devam etti. Buradaki hizmeti süresince Hofmann, Francisco Goya, Philipp Otto Runge, Caspar David Friedrich gibi birçok ismin sergilerinin organizasyonunu üstlendi. Hofmann, yaşamı boyunca yaptığı katkılardan dolayı geniş çapta tanınarak büyük beğeni topladı. 1991’de Sigmund Freud Bilimsel Düzyazı Ödülü’ne layık görüldü ve 2008’de ise Alman sanat tarihçileri açısından büyük öneme sahip olan Aby Warburg Ödülü’ne layık görüldü.

Walter Hopps

Walter Hopps Washington D.C. 1978. Fotoğraf: William Christenberry.

Ed Ruscha, Ken Price, Robert Irwin ve Edward Kienholz gibi sanatçılar için önemi büyük olan Walter Hopps, savaş sonrası yıllardan başlayarak Los Angeles sanat sahnesinde giderek yükselen bir figür haline geldi. Kariyerinin başlarında, 1957’den 1966’ya kadar faaliyet göstermiş olan Ferus Galeri’yi açtı. 1962 yılında galeriden ayrılarak daha kurumsal bir alanda devam edip, önce Pasadena Sanat Müzesi’nin küratörü, ardından da direktörü olarak çalıştı. Bu kurumda Marcel Duchamp, Joseph Cornell ve Kurt Schwitters gibi isimlerin ABD’deki ilk retrospektiflerini gerçekleştirmelerini sağladı ve ülkede Pop art üzerine yapılmış olan kurumsal anlamdaki ilk büyük tematik sergi olarak kabul edilen New Painting of Common Objects’i gerçekleştirdi.

Ancak bu yapmış olduğu işlerden ziyade, 20. yüzyıl sanatı küratörü olarak çalıştığı Houston’daki Menil Collection’ın kurucu direktörü olarak bilinir. Kariyerinin sonraki yıllarında, Hopps’un küratörlük çalışmaları New York’taki Whitney Müzesi ile Guggenheim Müzesi’ne kadar uzandı. Hopps, 1991 yılında New Yorker dergisinde yer alan bir söyleşisinde çalışmalarının karmaşık yapısı ve nüansları hakkında “Bir müzede sergi kurmaya en yakın benzetmenin bir senfoni orkestrası yönetmek olduğunu düşünüyorum” şeklinde bir yorum yapmıştı.

Pontus Hultén

Pontus Hultén

Dünya Andy Warhol, Robert Rauschenberg ve Nam June Paik gibi 20. yüzyılın ortalarındaki yeteneklerin işleriyle yakından ilgilenmeye başlamadan çok daha öncesinde, Pontus Hultén onların her hareketini takip etmekteydi. 1958’den 1973’e kadar Stockholm’deki Moderna Museet‘in direktörü olan Hultén, Niki de Saint Phalle’nin bir kadının iri ve kalın bacaklarını ön plana çıkardığı She – A Cathedral (1966) adlı tartışmalara neden olan dev heykelinin sergilenmesini sağlayarak, belki de başka türlü kurumsal mekanlarla yollarının birleşmesi ihtimali düşük olan bu tür sınırları zorlayıcı sanat işlerinin yükselişe geçmesine katkıda bulundu. Elbette Hultén’in başarıları, onun öncülüğünde adeta bir mertebe haline gelen Moderna Museet ile sınırlı değildi. Örneğin, 1968’de New York’taki Modern Sanat Müzesi için, Leonardo da Vinci çizimlerinin yanına Jean Tinguely’nin kinetik heykellerinin yerleştirildiği oldukça etkileyici bir sergi olan The Machine as Seen at the End of the Mechanical Age sergisinin küratörlüğünü de yapmıştır.

Hultén, daha sonra, iki büyük sanat kurumu olan Paris’teki Centre Pompidou’nun ve Los Angeles’taki  Çağdaş Sanat Müzesi’nin her ikisinin de ilk direktörü oldu. Bu arada, halen Moderna Museet’te bulunan ve yüzlerce sanat eserinden oluşan önemli bir koleksiyonun da oluşturulmasını sağladı. Yaptığı işlerle diğer küratörlere sergileri kendi içerisinde bir sanat formu olarak görmeleri için ilham verdi. Hultén 2006’da öldüğünde, küratör Daniel Birnbaum, onun “çağdaş sanat müzelerinin sınırlarını herkesten daha fazla zorlayan kişi olduğunu” dile getirdi.

Jean Leering

Jean Leering, duvarında Van Abbemuseum’un tanıtım tabelasının yer aldığı bir binanın önünde duruyor. Tabelanın üzerinde aralarında Picasso ve Kandinsky’nin de yer aldığı ünlü sanatçıların isimleri görülüyor. Fotoğraf: Van den Bichelaar

Hollanda’nın Eindhoven şehri, Jean Leering’in Van Abbemuseum’un başına geçerek onu bir sanat şehri haline getirmek için çabalamaya başlamasından önce sanat alanında herhangi bir şekilde adı geçen bir yer değildi. 1963’ten 1973’e kadar, Leering, bazılarına göre sanat olarak bile görülmeyen sergiler düzenledi. Örneğin, 1972’deki The Street. A Form of Living Together bunlardan biriydi. Sosyal alanlar olması sebebiyle kentin sokaklarına odaklanan bu sergi hem Leering hem de şehrin üst düzey yöneticileri açısından sürpriz sayılabilecek bir şekilde oldukça fazla insanın ilgisini çekmeyi başardı.

Jean Leering, The Street: A Form of Living Together sergisi sırasında. Van Abbemuseum, 1972

1968’de Documenta 4’ün uluslararası komitesinde de görev yapan Leering, 2002’deki bir röportajda küratör Hans Ulrich Obrist’e “Müzeler açısından halkın sanatla ilgilenmesini istiyorsanız, onlara sadece sanat sunmamalısınız” diye belirtti. Bu anlayışını bütünselleştirebilmek için Leering, özellikle El Lissitzky’nin ve 20. yüzyılın başlarındaki De Stijl hareketiyle ilişkili sanatçıların eserleri olmak üzere yer verdiği eserler aracılığıyla disiplinler arasında köprü kuran bir sanat anlayışının edinilmesini sağladı. Leering’in bu ileri görüşlü çalışmaları, sanat yapımı alanında geleneksel başlıklar altına girmeyen işlerin de başarılı bir şekilde sergilenebileceğini göstererek Obrist de dahil olmak üzere nesiller boyunca birçok genç küratöre ilham vermiş oldu.

Dorothy Canning Miller

Dorothy Miller ve Lyonel Feininger “Lyonel Feininger” sergisinde. 1944. The Museum of Modern Art Archives, New York. Fotoğraf: Iwan Baan.

Dorothy Canning Miller, New York’taki Modern Sanat Müzesi (MoMA)’nin ilk küratörüydü ve 1934’te asistanı olarak işe alındığından itibaren Alfred H. Barr, Jr ile yakın bir şekilde çalıştı. Stuart Davis, Alexander Calder, Arshile Gorky gibi isimlerin tutkulu bir koleksiyoncusu olan Miller, 1965 yılına kadar MoMA’da çalışmaya devam etti. Rockefeller ailesiyle sanat koleksiyonları üzerinde de çalışmış olan Miller, Barr’ın ekibine ilk katıldığında sanatçılarla bağlantı kurmak için görevlendirilmişti. Miller’ın 2003’teki ölümünün ardından New York dergisinin Miller’a ithafen yayınladığı sayısında, Miller’ı “çoğunlukla erkekler olmak üzere tüm bir Amerikan ressam kuşağının toplumsal annesi” olarak tanımladı. Miller’in MoMA’daki en önemli başarılarından biri ise Jasper Johns, Robert Rauschenberg ve Frank Stella gibi isimlerin öncülük ettiği Amerikan sanatındaki yeni sınırları merkeze alan bir dizi sergiden biri olan 1959 yılındaki 16 Amerikalı isimli sergiydi.

Grace McCann Morley

Grace McCann Morley

1935’te, o yıl henüz 34 yaşında olan Grace McCann Morley, ilerleyen yıllarda San Francisco Modern Sanat Müzesi (SFMOMA) olarak tanınacak olan müzenin o zamanki ilk direktörü oldu. Daha önce Cincinnati Sanat Müzesi’nde çalışmış olan genç küratör, bu yeni kurumundaki sergilerde ve eğitim çalışmalarında SFMOMA’nın “popülist strateji” olarak nitelendirdiği ilkeyi benimsedi. Onun direktörlüğü altında müze dünyaca ünlü koleksiyonunun temelini oluşturmasının yanı sıra Henri Matisse, Jackson Pollock, Arshile Gorky, Clyfford Still, Pablo Picasso gibi önemli isimlerin eserlerinin yer aldığı ve müzenin ilk dönemleri için dönüm noktası sayılabilecek sergilere de ev sahipliği yaptı.

Pablo Picasso, Guarnica. 1939’da SFMOMA’dan görünüm.

Şüphesiz Morley’nin başarıları arasında, New York’taki MoMA ile, Picasso’nun Guernica’sının sergilenmesi de dahil olmak üzere, ülke çapındaki izleyicilerle önemli sergileri buluşturan güçlü bir ortaklığın kurulmasının ayrı bir yeri vardı. Morley, 1935’te San Francisco Examiner’a verdiği demeçte, o zamanlar radikal bir hareket olarak kabul edilen müzeyi akşam 22.00’a kadar açık tutma kararıyla ilgili olarak, “Bu yeni ve de demokratik uygulamayı, gündüzleri meşgul olan sanatseverlerden düzenli bir takipçi kitlesi yaratacağımız umuduyla başlatmış bulunuyoruz” demişti.

Linda Nochlin

Linda Nochlin, 2000. Photo Annie Appel.

Sanat tarihçisi Linda Nochlin, akademik dünyaya getirdiği öncü feminist bakış açısıyla tanınır. 1971’de ARTnews‘te yayınlanan ve sanat tarihinde beyaz erkek bakış açısının egemenliğini, sanatsal dehanın tanımlanma şeklini ve kadın sanatçıların tarihsel akış içerisinde nasıl bir kenara itildiğini inceleyen çığır açıcı Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok? başlıklı makaleyi kaleme aldı. Nochlin’in küratöryel çalışmaları da sanat tarihi çalışmalarını tamamlayan bir şekilde ilerledi. 1976’da Ann Sutherland Harris ile birlikte, Los Angeles County Museum of Art’ın, kadınların başından beri erkek meslektaşlarıyla birlikte önemli sanat eserleri yarattığını gösteren bir tematik sergi olan Kadın Sanatçılar: 1550–1950’yi düzenledi. 2007’de ise Maura Reilly ile birlikte, Lin Tianmao ve Lee Bul gibi Batılı olmayan sanatçıların çalışmalarının öne çıktığı, Brooklyn Müzesi’nin bir sergisi olan Küresel Feminizmler’in küratörlüğünü yaptı.

Alice Neel ve Deborah Kass gibi sanatçıların da yakın arkadaşı olan Nochlin aynı zamanda New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nün de tanınan bir profesörüydü. Nochlin, 1978’de College Art Association’ın Frank Jewett Mather Eleştirel Yazma Ödülü’nü kazandı. Eleştirmen kimliğinin yanı sıra, yaşamı boyunca Women, Art, and Power, and Other Essays (1988), The Politics of Vision (1991), ve The Body in Pieces: The Fragment as a Metaphor of Modernity (2001) de dahil olmak üzere çok sayıda kitap yayınladı.

Bisi Silva

Bisi Silva. Fotoğraf: Jude Anogwih

2019’da kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden Bisi Silva kadar Afrika’daki çağdaş sanata önemli katkıda bulunmuş çok az küratör var. Silva, 2007’de açılan Lagos Çağdaş Sanat Merkezi (CCA)’nin kurucu direktörü olarak görev yaptı. Buradaki görev süresi boyunca, CCA hızla bugün Afrika’nın en iyi sanatçılarının birçoğunun önemli sergilerine ev sahipliği yapan öncü bir sanat merkezi haline geldi. CCA, deneysel çalışmalar yapan Afrikalı sanatçılara, devlet tarafından finansal olarak desteklenmiş kar amacı gütmeyen sanat kuruluşlarının yeterince olmadığı bir sistemde yer edinme şansı sunmak için kuruldu. Silva bir keresinde Frieze dergisine yaptığı bir açıklamada amacının “yeni sanatsal ve küratörlük olanaklarını destekleyen bir organizasyon başlatmak” olduğunu dile getirmişti. CCA bünyesinde El Anatsui ve J. D. ‘Okhai Ojeikere gibi isimlerin önemli işlerini barındırıyor olmasına ek olarak Afrika sanat tarihine ayrılmış 1000 ciltlik bir kütüphane ile de hizmet veriyor.

Bütün bunların yanı sıra Silva ayrıca kıta çapında önemli programlara öncülük eden gezici bir pedagojik platform olan Àsìkò’yu kurdu ve Senegal’deki Dak’Art Çağdaş Afrika Sanatı Bienali’nin ve Yunanistan’daki Selanik Bienali’nin küratörlüğünü de yaptı. Silva, gerçekleştirdiği çeşitli sergileri ve girişimleriyle Afrika’da çalışan küratörler için yeni bir yol çizdi ve bir zamanlar söylediği gibi “anlamlı diyalog, değişim ve iş birliğine yol açabilecek bilgilere erişim sağlamanın” çeşitli yollarını göstermiş oldu.

Harald Szeemann

Harald Szeemann, Kasım 1993. Joseph Beuys’un Zurich Kunsthaus’taki sergisini ziyareti sırasında.
Fotoğraf: Walter Bieri

1961’de Harald Szeemann’ın İsviçre’deki Kunsthalle Bern‘in direktörü olması onu o zamanlar dünya çapında bir müzeye direktörlük yapmak için seçilen en genç insanlardan biri yaptı. Elbette Szeemann’ın sanat tarihine geçmesinin tek nedeni bu değildi, o aynı zamanda hiç ara vermeden çalışarak gerçekleştirdiği çok sayıda ünlü sergiyle de tanınıyordu. Bu sergiler arasında, estetiği odağına alan süreç ve fikirlerin öncelikli olduğu bir sanat algısına ışık tutmayı amaçlayan 1969 tarihli Live Inside Your Head: When Attitudes Become Form da bulunuyordu. Eleştirmenler o dönem bu sergiye yönelik çılgınca tepki gösterseler de (bu tepkiler sonucunda Szeemann görevinden istifa etmek zorunda kaldı), “Live Inside Your Head” Minimalizm ve Kavramsalcılık da dahil olmak üzere o dönem için oldukça yeni sayılabilecek birçok sanatsal akımın gündem oluşturmasına katkıda bulunmuş oldu.

Szeemann, Kunsthalle Bern’den ayrıldıktan sonra, bünyesinden yer alan sanatçıların çalışmalarının yeniden satışını kontrol altına almasını sağlayan bir sanatçı sözleşmesinden etkin bir şekilde yararlandığı 1972 tarihli Documenta 5 de dahil olmak üzere çığır açan sergiler düzenlemeye devam etti. Daha sonraki yıllarda ise 1999 ve 2001 tarihlerinde Venedik Bienali’nin direktörlüğünü üstlendi. (Szeemann, Okwui Enwezor ile birlikte hem Documenta’nın hem de Venedik Bienali’nin direktörlüğünü yapan iki küratörden biridir.) Szeemann’ın alışılmışın dışındaki duyarlılığı onu, Klaus Biesenbach ve Hans Ulrich Obrist gibi geleceğin küratörlerinin önünü açan ilk küratör emprezaryolarından biri haline getirdi.

Marcia Tucker

Maria Tucker

Şimdilerde çağdaş sanat dünyasının demirbaşlarından biri olarak görülen New York’taki The New Museum, 1977 yılında Marcia Tucker tarafından kurulmuştu. Whitney Müzesi’ndeki küratörlük görevinden henüz ayrılmış olan Tucker, müze kurulduğu sırada 37 yaşındaydı ve New Museum’u çağdaş, sınırları zorlayan, kışkırtıcı ve politik fikirlere açık bir sanat anlayışının kalesi haline getirmek amacını taşıyordu. Tucker’ın direktörlüğü boyunca müzede, Joan Jonas, Martin Puryear, Hans Haacke, Ana Mendieta ve Nancy Spero gibi isimlerin solo sergilerinin yanı sıra Difference: On Representation and Sexuality ve Damaged Goods: Desire and the Economy of the Object gibi tematik sergilere de yer verildi.

Walter Zanini

Walter Zanini. Fotoğraf: Acervo Histórico Fundação Bienal’inin izniyle

20. yüzyılın ortalarında, Brezilya’daki çağdaş sanat ortamının henüz gelişmediği bir dönemde, Walter Zanini, kendi ülkesini sanatsal açıdan daha canlı bir yer haline getirmeye çalışan isimlerden biriydi. 1963’ten 1978’e kadar São Paulo Çağdaş Sanat Müzesi‘nin (MAC) direktörü olarak görev yapan Zanini, Avrupa modernizmine adanmış sergilerin yanı sıra Brezilya sanat sahnesini canlandırmaya yardımcı olan zamanının ötesinde kavramsal sanat sergileri de düzenledi. Bu sergilere dahil olanlar arasında Jannis Kounellis, On Kawara, Anna Bella Geiger, Leticia Parente gibi isimler de vardı. (O zamanlar MAC Brezilya’daki tek üniversite müzesiydi.) Zanini sık sık kısıtlı bütçelerden kaynaklanan ya da baskıcı siyasi rejimler tarafından dayatılan sorunlarla karşı karşıya kalırken, düzenlediği sergilerle yurtdışında örnekleri görülen avangard sanatın yerelde de kendisine bir yer edinmesine katkıda bulundu. Daha da önemlisi, 1981 ve 1983 yıllarındaki iki São Paulo Bienali’nin organizasyonunu da gerçekleştiren Zanini, Brezilya’da yarattığı ivmenin sınırların ötesine taşmasını sağlayarak bir Latin Amerika müzeleri ağı yaratmak için de çeşitli çalışmalar yürüttü.


ARTnews’te yer alan 20 Curators Who Changed the Way We See Art makalesinden çevrilmiştir.

Çeviren: Erdem Gürsu

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Gündem

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle engelli hakları aktivizminin güncel sanattaki kesişimlerini, dünyadan erişilebilirlik ve dayanışma pratikleri ile Türkiye'deki örnekleri bir araya getirdik.

Kütüphane

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşen “Su Akar Dilini Bulur” başlıklı sergi kapsamında Ecem Arslanay'ın kaleme aldığı yazı Argonotlar Kütüphanesinde.

17. İstanbul Bienali

Bienale katıldıkları veri görselleştirmesi çalışmasıyla Türkiye'nin sosyolojik bir fotoğrafını çekmek isteyen KONDA’yla elde ettikleri verilerin çıkardığı resme birlikte bakıyoruz.

Söyleşi

Yaratıcı sektörün farklı alanlarından isimlerle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine gerçekleşen podcast serisinin arka planını ve arşivsel niteliğini Duygu Demirdağ ve konuklara sorduk.