“Ey cevheri arayan sen!
Kıymetli taşlara gönlünü kaptırmaktan kurtar!”
Ferîdüddin Attâr
Hiç de alışkın olmadığımız bir şekilde aylardır süren yağmurlu ve gri havalar son günlerde yerini güneşli günlere bıraktı. Mardin’de haziran, temmuz ve ağustosun 50 dereceye varan sıcaklıklarını düşününce bu yağmurlu havaların Gabriel Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki gibi dört yıl, on bir ay ve iki gün sürmesini isterdim şahsen.
Havaların ısınmasıyla birlikte eski Mardin şehir merkezi de bir tür panayır yerine dönüyor. Tek bir yoldan ve tek bir şeritten aktığı için kilitlenen trafik, yolda park etmesi yasak olduğu için seyir hâlindeki araçların camından başını çıkaran insanların telefonlarıyla çektikleri fotoğraflar ve videolar, sahiplerinin boncuklarla süslediği atlar, etrafa bir hayret duygusuyla bakan atlar, atların üstünde poz veren büyülenmiş insanlar, Süryani şarabı yapan Müslümanlar, sokak müzisyenlerinin şarkılarıyla halay çekiyormuş gibi yapan turistler, başlarına taktıkları rengarenk puşilerle gümüşçü dükkanlarını dolaşan turistler, 2011 yılında Galatasaray Üniversitesinde öğrenciyken otobüs durağında boynuna taktığı puşiyle beklerken “şüpheli sayıldığı” gerekçesiyle 25 ay tutuklu kalan insanı kendilerine anlatsan “yok canım daha neler!” diyecek turistler, dükkanlarının önünden geçen herkese “bakliyat küreğiyle” badem şekeri ikram eden müşfik esnaflar, fırınlardan çıkan tepsilerde tarçınlı kurabiyeler, restore ettikleri her evi butik otellere çeviren girişimciler, sahiplerinin, ölümden ve sürgünden dönmeleri mümkün olsa hiç tanımayacakları evler, asıl sahiplerinden başka herkesin ağırlanabildiği konuksever evler, (kaybettirilen oğlu Cemil Kırbayır’ın olur da bir gün dönmesi hâlinde evini kolayca bulabilmesi için 30 yıl boyunca evine tek çivi çakmamış, tek fırça vurmamış Berfo Ana imgesinin konu “değişmeyen ev olunca” yazıya doğal olarak sızması) teraslardan bakılan uzaklıkları ve ufukları “mutlaka denize” benzetenler, denize benzetilen uzaklardaki toprakları işlerken sulama sıkıntısı çeken çiftçilerin “bu denizden” habersiz yaşamaları ve geniş ovada akşama doğru ışıkları yanmaya başlayınca beliren köylere Mardin’in yüksek tepesinden bakan insanların “orada insanlar yaşıyor değil mi?” sorusuna verilen “Evet” cevapları…
Velhasıl kapitalizmden bağımsız düşünmemizin mümkün olmadığı günümüzdeki dünyada “görülmeye değer” ne kadar yer varsa “gösterilmeye değer” noktasına gelince buna benzer manzaralar çıkıyor ortaya.
Ve her şeye rağmen silinemeyen o kadim görkem ve taşın içindeki sabrın kudreti…
Şehrin en büyük ve en etkili sanat etkinliği olan Mardin Bienali de tam olarak böyle bir zamanda ve atmosferde başlıyor. Haliyle kendisinden bazı şeyler umuluyor. Çünkü sinirler gergin. Kalpler kırık, bilinç örselenmiş. Yok sayıldıkları gibi ayrıca oyalanmışlar. Kendilerine “şayet varsanız bunu ispat etmelisiniz” denildiği için can havliyle neyi bulmuşlarsa (tarih, belge, kitap, şiir, mâni, fıkra, eşya, nesne ve her ne ise) koyup durmuşlar egemenin masasına. “Bak bakalım, bu ben değil miyim?” diye. Egemenin tepkisi bazen kaşlarını yukarı kaldırarak bazen de başını sağa sola döndürerek “Nıç” olmuş.
Varlığından çok emin olduğu halde (çünkü düşünüyor, bkz: Descartes, üretiyor, isyan ediyor, dayak yiyor, Süper Lig’e çıkıyor) 100 yıldır şizofreni tanısıyla mücadele eden başka bir halk var mıdır, pek emin değilim.
Hâl böyle olunca baktığı, temas ettiği, iletişim kurduğu, ilişki içine girdiği her şey de yegâne ölçüsü “ben bunun neresindeyim?” meselesine dönüşüyor. Bu durum, karşıdan bakılınca “şımarıklık veya kompleks” şeklinde görünebilme tehlikesi de barındırmıyor değil. Fakat mesele bu değil. Aynaya bakmak zorunda kalmış hep. O aynada süslenmemiş, yüzünü mıncıklamış hep. Bu yüzden, resmin de filmin de kitabın da heykelin de “kendisini gösterecek” ayna olmasını istiyor sürekli.
Zamanla doğal bir refleks hâline gelmiş bu duygu durumuyla bienalden beklentisi de “Mardin’de yapılan bir Bienal” den çok “Mardin Bienali” olmasıydı.
Beklentiler özetle şöyleydi;
Eski veya yukarı Mardin diye adlandırılan yerin o meşhur birinci caddesinden çıkmak, orayla kendini sınırlamamak, parıltıya değil, çatlağa dikkatini vermek, “uzaklara bakınca” yakında olanın da üstünden atlamamak, Kızıltepe’ye, Nusaybin’e, Dargeçit’e, Mazıdağ’a varabilmek, temas edebilmek, dinlemek, konuşmak ve bu topraklarda üreten Kürt sanatçısının da “kendi adına” konuşmasına yer açmak.
Belli bir düzlüğe çıkana kadar yokuş boyunca bu tartışmaların gerçekleşmesini de doğal karşılıyorum. Yokuş çıkarken haliyle nefes nefese de kalındığı için sesler, sözcükler bazen iletişim krizine de yol açabiliyor.
Çünkü bienal de bu zorlu politik atmosferde, bu hafıza mekânında “el yordamıyla” ilerliyor. Bu da gerçek anlamıyla “görmek isteyene” veya “görmek zorunda kalana dek” bazen farkında bile olmadığı doğal imtiyazlarından kaynaklanan “körlüğünün” bir parçasından geliyor.
Fakat 7. Mardin Bienali’yle birlikte kendi adıma belli bir düzlüğe, orada nasıl yüründüğü hiç deneyimlenmemiş düzlüğe, bir ovada olmamıza rağmen yabancısı olduğumuz düzlüğe, biraz daha yaklaştığımızı söyleyebilirim.
40 yıl önce kapanmış, orada en son yıkananın şimdilerde 60 yaşlarına dayandığı, genç ve orta yaş kuşağının içini hiç görmediği, hep kilitli kapısının önünden geçildiği ve Kızıltepe’nin tarihi bir camisinden ve kilisesinden sonra yakın tarihte yapıldığı halde “hep çok eski olduğu sanılan” özel bir mülk olan Ateşler Hamamı’nın açık olduğunu görmek, orada sergi izlemek, yerlisiyle yabancısıyla birçok insanın toplandığını görmek anlamlı bir şeydi.
Çünkü burası (Kızıltepe) öğleden sonra azıcık şekerleme yapmak için ofisindeki siyah deri üçlü koltuğa uzanmış bir müteahhidin gördüğü rüyanın gerçekleştiği yerdir. İshal geçiren bir beton mikseri!
Özellikle hamamın içini ilk defa gören Kızıltepeli insanların sanki bunca zamandır hem bildiği hem de hiç bilmediği bir şey karşısındaki şaşkınlığı görülmeye değerdi. Tıpkı kendisinin politik süreci gibi. Var olduğu halde yoktu… İnsan ve mekânın ortak yazgısı!

Ateşler Hamamı en son 2007 yılında çoğunlukla Kızıltepeli sanatçılardan meydana gelmiş “Sen ne sanıyorsun?” sergisi için kısa bir süreliğine açılmıştı. Halen o serginin izlerini orada görmek ve Bienal ekibinin de özellikle o izleri muhafaza etmeleri çok şık bir davranıştı.
Mardin merkeze bağlı ama Mardin dışında olan Deyrulzafaran Manastırı’nda, Nusaybin yolu üzerindeki Dara Antik Kenti’nde sergiler izlemek de aynı derecede anlamlı geldi.
Bienal öncesinde bienal küratörünün Mardin’de oturumlar düzenlemesi, ne yapmak istediğini ru be ru anlatması, diyaloğa açık sunumlar yapması da yine bu bienalin olumlu yönlerinden biriydi.
20 farklı ülkeden bir araya gelen sanatçıların üretimlerine yakından bakabilmek; Gazze, Ramallah, Süleymaniye, Saraybosna, Priştine, New York, Atina, İstanbul, Mardin, Adıyaman, Bingöl, Diyarbakır, Ordu, Çanakkale gibi şehirlerde üretilen sanatın kurduğu cümleye eğilmek ve onu okumaya çalışmak; zamanın bambaşka yerlerde nasıl ve hangi izler bırakarak geçtiğini anlamak açısından bir pencereyi andırıyordu.
7. Mardin Bienalinin enerjisinden istifade etmek üzere 50’yi aşkın eşzamanlı serginin açıldığını görmek, şehrin içinden ve şehrin dışından birçok sanatçının pratiklerine bakmak, üretim süreçlerini dinlemek, genç sanatçıların heyecanlarını hissetmek de gözlemlediğim kadarıyla izleyiciler için önemli bir deneyim oldu.
Süryanicenin, Arapçanın, Kürtçenin, Türkçenin ve şimdilerde İngilizcenin de konuşulduğu Mardin’de tüm bu dillerin, hatta dünyadaki bütün dillerin, bir yerde iletişimden çok krizler ve yanlış anlaşılmalar da ürettiğini göz önünde bulundurduğumda Bienalin kavramsal çerçevesinde geçen “kuşların dilinin” kime, neyi, nasıl söyleyeceğini de merak etmiyor değilim. Yoksa hepten yitirip sözcükleri bir “işaret diliyle” mi konuşsaydık acaba?
Çünkü şair David Herbert Lawrence’den biliyorum ki “Yıkıcı güçler birçok bitkiyi yok eder, ama bitkiler yine de yeşermeye devam eder. Piramitler bir papatyanın dayanıklılığına asla ulaşamaz. Bülbüller Buda’nın ya da İsa’nın sözlerinden önce de ötüyorlardı, onların sözlerinin unutulmaya yüz tutmasından nice sonra da ötmeye devam edecekler. Çünkü bu ne vaazdır, ne öğreti, ne emir ne de baskı. Bu yalnızca şarkıdır. Ve başlangıçta ‘kelime’ yoktu, cıvıltılar vardı”
Bu şehirde yaşayan bir yazar olarak Bienalin şehrin sanatsal döngüsüne anlamlı katkı sunması açısından geçmiş dönemlerde yaptığım eleştiriler oldu, gerektiği zaman olmaya da devam edecektir.
Ancak iyi olduğunu düşündüğüm bir çabaya da dikkatimi vermek istiyorum.
7.Mardin Bienali’nde emeği geçen bütün ekibi ve bienalin küratörü Çelenk Bafra’yı tebrik ediyorum.


























