“Bir kuş vardır, kendini yeniden üretir ve yeniler.”
Ovidius, Dönüşümler, XV. Kitap
Bir bedeni yeniden oluşturmak ne anlama gelir? Yunan mitolojisinin yaralı ölümsüzü Chiron ve ateşin içinden geçip bambaşka bir biçime bürünen Anka kuşu, dönüşüm üzerine düşünmek için iki farklı öneri sunar. İlki yarasını sonsuza dek taşırken, ikincisi varlığını sürdürebilmek için önceki bedeninden vazgeçmek zorundadır. Bu mesele, Christiane Peschek’in sanatsal pratiğinin merkezinde yer alır. Sanatçının kendi biyonik bedeni, kalp ritmini düzenleyen bir kalp pili aracılığıyla başka bir zekâya ve zamansallığa ev sahipliği yapar. İstikrarlı olsa da özerk olmayan bu beden; biyolojik süreçler, teknolojik müdahaleler ve içinde var olduğu ortamlar arasındaki müzakerenin gerçekleştiği bir alandır. Sanatçının ANKA KUŞU KALESİ adlı kişisel sergisi, başka bir şeyle birlikte var olma ihtimalinden yola çıkar.
Sergi, Peschek’in içsel ve dışsal koşullar aracılığıyla dünyayı inceleyen kıyamet sonrası serisinin zirve noktasıdır. ANKA KUŞU KALESİ’nde insan artık düzenleyici merkez değildir ve dönüşüm, temel bir gezegensel süreçtir. Üç bölümlük bir serinin ilk bölümü Yoin – A Lingering Ghost’ta hayaletimsi bir iz olarak başlayan ve ikinci bölüm Shaman’s Choir’da birbirine bağlı gezegensel bir sisteme dönüşen bu yapı, ANKA KUŞU KALESİ’nde bir çözülme sürecine evrilir.


Peschek izleyiciyi ayakkabılarını çıkarıp bir perdeden geçerek, duyusal bir kopuş ve arınma alanına adım atmaya davet eder. Serginin girişinde kaide üzerinde ellere sürülmek için sunulan kokulu toz, maddesel bir karşılaşmayı başlatır. Mekânın merkezinde, külden yazılmış “human” (insan) kelimesi sanki bir iz olarak toprağa geri dönüyormuş gibi bir tütsü izi şeklinde yere yayılır. Human; kendini kendi yıkımıyla var eden bir iz, tek bir terime sıkıştırılmış koca bir tarih haline gelir. Tüm mekân aynı yumuşak boz-kahve tonunda tasarlanarak zemin ile duvar arasındaki ayrımlar ortadan kaldırılmıştır. Duman, yer ile hava arasında önemli bir bağ kurar; yanma noktasından yükselirken, dünyamızdan bir parçayı hayaletimsi bir boyuta taşır.
Peschek, şeylerin özüne, yani kolayca hiçliğe dönüşebilecek bir çekirdeğe ulaşmak için dilin ve otoritenin katmanlarını birer birer soyar. Kendimizi insan olarak tanımlamamızı sağlayan temel yapılardan biri olan dil ortadan kaldırıldığında geriye ne kalabileceğini sorgular. Buradan hareketle, öbür dünyada bedenin ne tür biçimler alabileceği sorusu ortaya çıkar. Peschek cevabı bulmak için bu soruyu sessiz olmayan Dünya’ya sorar.

Besteci Ernst Lima ile işbirliği içinde hazırlanan, normalde algılayamadığımız gezegensel titreşim alanını tekrar üreten ses çalışması, havada asılı duran dört taş aracılığıyla Schumann rezonansına uyarlanmış, dönüşümlü çalınan sesleri mekâna yayıyor. Dünya yüzeyi ile iyonosfer arasındaki boşlukta meydana gelen bu son derece düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar burada, duyulamayan 7,8 Hz’lik frekanstan işitilebilir aralığa (80 – 200 Hz) dönüştürülerek, mekân genelinde üst üste gelerek birbirleriyle etkileşime girecek şekilde sunuluyor. Sivri uçlu zincirlerle yerden sadece birkaç santimetre yukarıda asılı duran bu taşlar, yerçekimi ve ağırlıksızlık arasındaki bir dansla, toprakla olan bağlarını gevşetmiş durumdadır. Tütsü yanan yapay şömineye benzeyen yapının çevresinde oturabilir veya uzanarak onları dinleyebilirsiniz; her bir taş, odanın neresinde bulunduğunuza bağlı olarak farklı bir tonda uğuldar. Görünmez dalgalar mekânın içinde hareket edip bedende rezonansa girerek bedeni bir algı aracına dönüştürürken, bu taşların yaydığı sesler de benzer şekilde mekânın sınırlarını belirsizleştirir.
Taşa dönüştüğümden beri
Hiçbir şeyi hatırlamama gerek yok
Her şey benim yerime hatırlanıyor
Bir taş olarak düşünüyor ve düşlüyorum

Şair Alice Corbin Henderson’ın bu sözleri, Peschek’in Dünya’nın zamanının bedene işlenmesine izin verme ve bedeni bir algılayıcıya dönüştürme yönündeki sanatsal tavrıyla örtüşüyor. Bu, Dünya’nın derinliklerine işlemiş olan ve içimizde de yankılanan gerilimler ile sarsıntılarla bağ kurmaya yönelik bir davet niteliğinde. Dünya’nın doğasında var olan istikrarsızlık ve beklenmedik depremler halinde açığa çıkabilen tektonik hareketler, varoluş algımızı sarsarken aynı zamanda ayaklarımızın altındaki zemini de titretir. Yeryüzündeki çatlaklar, tıpkı duygusal kopuşlara veya fiziksel yaralanmalara yol açan yeraltı sürtünmelerinin birikimi gibi, bedendeki gözyaşlarında kendi karşılığını bulur.
Peschek, ANKA KUŞU KALESİ boyunca sürekli bir geçiş ve simya halini ortaya koyuyor. Zaman, hafıza ve çökelmeden kristalleşme ve bölünmeye kadar toprak döngüsünün altı aşamasına karşılık gelen altı koku aracılığıyla somutlaştırılıyor. Reçine, kafur, karabiber, taş, buzul suyu, hinoki ve pamuk gibi unsurların harmanlanmasıyla oluşturulan bu kokular, maddenin değişken bir takımyıldızını oluşturuyor. Dönüşüm, devam eden bir olaydır. Sergi, her hafta döngüsel ve kademeli bir şekilde değişir; bu değişim, Dünya’nın sürekli olarak ayrışan, kök salan, aşınan ve yenilenen yapısını taklit eden bir ortamda beden aracılığıyla hissedilir. Ziyaretçinin enstalasyon içinde izlediği yol, bu sürecin bir parçası haline gelir. Bedenler halı üzerinde ilerlerken, bu geçişi kaydeden kül çizimleri gibi kalıntılar bırakırlar.
Üst katta, zincirlere asılı dört eser de pusula gibi haftalık olarak döner; bunlardan biri gerçek boyuttadır. Burada beton, halının yerini almıştır ve perdeler iç mekânı dış dünyadan daha da izole eder. Yorgunluğu çağrıştıran Peschek’in gölgeli portre serisi The Tired, yüzleri saçlar, göz maskeleri veya ellerle örtülü, uyku veya dinlenme anlarını yansıtan otoportrelerden oluşur. Hayaletler gibi, bu portreler de ara bir durumda yer alırlar. Beden çevresinden çekildiğinde, dünyanın taleplerine geçici olarak cevap veremez hale gelir. Uyuyan beden, dış dünya için kendini sergilemeyen, başka tür bir varoluşun imgesi haline gelir.
ANKA KUŞU KALESİ’nin mimarisi bu inziva halini yoğunlaştırarak insan, insan ötesi, bilinçdışı ve uyanıklık gibi kategorilerimizi gevşetir. Peschek, ateş, koku, duman, ses, taş ve dinlenme aracılığıyla, dilin diğer algı biçimlerinin arka planına çekildiği kokusal bir ortam inşa eder. Anka kuşu bu geçiş için bir model sunarken, Chiron da bir başkası sunar. Kalıcı yaranın altında beden yeniden şekillenir.

























