Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Kütüphane

“Holding My Drink in the Corner”

Umut Azad Akkel’in Haus am Lützowplatz’da gerçekleşen sergisinin küratör metni Argonotlar Kütüphanesinde.

Girit Labirenti’nde Theseus bir iplikle yolunu bulur. O ipliği ona Ariadne vermiştir. Şehri bilen, kuralları bilen, hangi kapının nereye açıldığını bilen biri… Çoğumuzun elinde o iplik yoktur. Her zaman yolu gösterecek bir Ariadne de çıkmaz karşımıza.

Labirent, şehri bilmeyenin şehri tarif etme biçimidir. Yerleşik olan yaşadığı yeri bilir! Sokaklar tanıdıktır, kapılar açıktır, kurallar zaten içselleştirilmiştir. Kaybolmak, sonradan gelenler içindir. Ve yolu bilmemek, çok geçmeden utanca dönüşür. Nereye gideceğini bilmemek, nasıl davranacağını bilmemek, burada yeterli olup olmadığını bilmemek… Ortak bir dil, his, özgürlük, demokrasi ve eşitlik vaatleriyle kurulan toplumlar da bu bilginin etrafında şekillenir. Yerleşikler, her zaman da ipin ucunu sonradan gelenlerle paylaşmaz. Kapsayıcılık iddiasının altında, kimin o bilgiye sahip olduğu sorusu yatar. Yerleşik olan ipin ucunu kime vereceğini seçiyorsa, pek de kapsayıcı olamaz.

Lubunyanın yer-yön duygusu yoktur, derler. Göze batmamak, hedef olmamak için hızlı yürür, bu yüzden de yolunu şaşırır. Yolunu, yordamını, hayatta kalmayı, flört etmeyi kendi bulmak zorundadır. Herkesin yalnız bıraktığı lubunyanın, zaman zaman seçtiği köşeden ve içkisinden başka tutunacak dayanağı yoktur.

Düzenin Kapsamadığı Köşeler

“Holding My Drink in the Corner”, bu tartışmaların peşinden giden bir sergi. İlk durağı “It/Ortada” ismiyle İstanbul’da gerçekleştirilen çalışma, şimdi Berlin’de, büyük bir labirent olan şehrin tam ortasında, yeniden kuruluyor.

Berlin’deki queer topluluk, seçilmiş aileler ve çevreler içinde ortaya çıkan dışlanma durumu, sanatçı Umut Azad Akkel’in maruz kaldığı ve zaman zaman yeniden ürettiği kapsayıcılığın sınırlarını gösterir. Bu noktada utanç, içeriden büyür. Dışarıdan biçilen bir damgadan önce, yeterli görülmediğine dair kişinin kendi içinde yükselen sese dönüşür. Kendini küçültmek, yer kaplamamak, görünmemek… Bunlar zamanla bir savunma olmaktan çıkıp bir alışkanlığa dönüşür. Bazen barlardaki köşeler, bu alışkanlığın mekânı haline gelir: bir sığınak ve görülmeyen bir tuzak.

Sergi bu tekinsizliğin içinde üretildi. Hem sanatçı Umut Azad Akkel’in hem de küratör Ozan Ünlükoç’un dışlanma deneyimleri bu çalışmanın zeminini oluşturuyor. Ama bu zemin bir şikâyet değil, bir soru: Kapsayıcı olduğuna inandığın bir düzenin içinde, farkında olmadan dışlayıcı kodlar üretebilir misin? “Bu fail ben olamam” derken zaten fail olmuş olabilir misin? Ya da hepimiz olabilir miyiz? 

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi‘nde ezilenin özgürlük arayışının çoğu zaman iktidarın kalıplarını yeniden üretmekle sonuçlandığını söyler. Tanıdığı tek model ezen olduğunda, ezilen de o bilgiyi, o kodu, o kapıdan geçecek olanı seçme yetkisini ele geçirmeye çalışır. İyi niyetle, farkında olmadan ve bazen en kapsayıcı olduğunu sandığı anlarda bile… Kapsayıcılık iddiasıyla kurulan bu yeni düzenin de köşeleri vardır. Oraya itilmek ile oraya gitmek arasındaki fark zamanla belirsizleşir. 

“Holding My Drink in the Corner” sergisi, bu fikirlerden yola çıkarak sanatçının Berlin’deki sosyal izolasyon deneyiminden doğuyor. Queer ve diğer azınlık alanlarına erişiminin kesildiği bir dönemin izlerini taşıyor. Ama asıl mesele erişimin kendisi değil, içeri girdikten sonra da ait olamamanın farkına varmak… Elindeki bardağa tutunmak… Pistin ortasına geçememek… Köşenin verdiği o yarım güvende görünmez olarak kalmak… Belki de sadece burada güvende hissetmek. 

Tanıdık Labirent

Hide and Seek yerleştirmesi, izleyiciyi yalnızca köşelerden oluşan bir mekânsal kurguya davet eder. Berlin U-Bahn’ının parçalı mimarisinden beslenen bu yapı, sergi mekânını labirente dönüştürür ama buradaki labirent bir bulmaca değil, tanıdık olmayanın deneyimidir. Görüntüler beklenmedik anlarda ziyaretçilerin karşısına çıkar. Hide and Seek, sosyal izolasyon, yön kaybı ve iktidar ilişkileri üzerine labirenti bir deneyim olarak ele alır.

İstanbul’daki sergide ziyaretçileri karşılayan Child’s Play, üzerinde kare boşluklar olan bir küpün yanındaki üçgen prizmadan oluşur. Ziyaretçileri oyuna davet eden bu hacimli oyuncak, sanatçının asla dahil olamadığı ve kendine yer bulamadığı alanın ilkel bir temsili niteliğindedir. 

Mekânın tam ortasındaki. Otoportre 1 isimli yerleştirmede sanatçı, kendisini etrafındakilerin kırılganlıklarına ihtimam gösteren fakat kendini var etmeye alan bulamamış, sıkışan beton bir küre olarak betimler.

Sergi aynı zamanda iktidar alanlarına da vurgu yapıyor. Sanatçının omuzlarında su terazisi taşıdığı bir âna yer veren Balance Game video yerleştirmesi, insanlar arası iletişimdeki sınırlar ve kırılganlıklar etrafında örülen iktidar alanlarına dair bir metafor. Ne kadar hassas bir dengede hareket etmeye çalışsak da, bir şeyleri bozarız, kırarız. Ziyaretçi bu dengenin ham hâlini ve toplumsal yaşama yansıtılmış hâlini görebilir. Hangisine bakacağını ise kendisi tercih eder. 

Yine İstanbul’daki serginin devamı niteliğindeki Game Console sanatçının kendi arkadaş gruplarında yaşadığı utandırılma, yetersiz hissetme ve kimi zaman fail olduğu durumların yeniden üretildiği, ziyaretçilerin de bu iktidar ilişkisi içinde kendi yerlerini bulmaya çalıştığı bir oyun. 

Bir labirenti andıran ve barların duvar dokularını hatırlatan, sergi mekânının farklı yerlerinde karşımıza çıkan fotoğraf serisi, her an gözlendiğini çağrıştıran, izleyenin kendisini yargılayanlara denk gelebileceği metro istasyonları içinde saklanarak endişe ve korkuyla yüzleşmek/yüzleşmemek için bir alan. Bu seri, izleyenin içinden çıkamadığı, onu şehir boyunca takip eden, duvarlarını ve köşelerini ayırt edemediği bir labirent gibi. Labirent burada ikili bir yapı olarak ortaya çıkar: Kaçılması gereken bir şey mi, yoksa içinde yaşanan bir durum mu?

Tuvalet Serisi ise serginin en iç odasında sanatçının kendisini camdan temsil edebildiği tek otoportresini çevreliyor. Bir yandan yalnız kalmaya ve uzaklaşmaya, diğer yandan kendini gösterme, flört etme ve bir arada olmanın alternatif yollarına işaret ederek mahremiyeti yeniden düşündürüyor. Kendimiz olabileceğimiz herhangi bir alan var mı? 

“Holding My Drink in the Corner” biricikliğimizin  ayrıcalık değil, olagelmiş bir eşitlik ve sıradanlık olduğuna vurgu yaparken birbirimize alan vereceğimiz ve hep dönüşen bir diyalog alanı bulmayı hedefliyor. 


Sergi hakkında detaylı bilgiye bağlantıdan erişebilirsiniz.

İlginizi Çekebilir

Kütüphane

SANATORIUM'da gerçekleşen "Şeylerin Fısıltısı" sergisi vesilesiyle küratör ve sanatçılarla gerçekleştirilen söyleşi Argonotlar Kütüphanesinde.

Kütüphane

Özlem Ünlü ve Merve Tuna kendi pratikleri üzerinden sanatta BDSM üzerine konuşuyor.

Eleştiri

Kıraathane İstanbul’da gerçekleşen “Tedbir” sergisi sanatçıların hayatta kalma yöntemlerini irdelerken şeffaflığın toplumsal ilişkilerde ne ölçüde gerçekleşebileceğini sorguluyor.

Kütüphane

Seval Şener’in Galeri Siyah Beyaz’da gerçekleşen “Uyuyan Venüs” sergisi üzerine Ozan Ünlükoç’la gerçekleştirdiği söyleşinin deşifresi Argonotlar Kütüphanesinde.