Türkçede “şey” anlamına karşılık gelen “shay’ / شيء ” sözcüğünün kökeni Arap coğrafyasıdır. 10. yüzyıl civarında bu coğrafyada astronomi ve matematik başta olmak üzere birçok bilim dalı üzerinde yürütülen araştırmalar, keşifler ve buluşlar nedeniyle bu coğrafya bilimin beşiği olarak görülmekteydi. Bilim insanları denklemlerde değeri henüz bilinmeyen nicelikler için “el-şey’un / bir şey” kelimesini kullanıyorlardı. Bilimsel çalışmalar 12. yüzyıl ve sonrasında yer ve el değiştirerek İspanya üzerinden Avrupa’ya ve oradan da diğer batılı ülkelere geçti.
Bu geçiş sürecinde shay’ sözcüğünün İspanyolca “ş” sesi olmadığı için doğrudan çevrilememesi, yerine klasik Yunancadaki kai / ϗ̀ bağlacının ikame edilmesi ve İngilizceye çevrilirken aldığı biçimden ötürü x olarak anılmasıyla matematik ve cebirde “bilinmeyen değerleri” ifade etmek için kullanılagelir. Belirsizliğin bile tanımlanması gereken fen bilimlerinde hâl böyleyken sosyal bilimlerde “x” sistemin sınıflandıramadığı bir belirsizlik ve direniş alanına dönüşür. Matematikte x, çözülmeyi bekleyen bir problemdir. Girdiye göre değişir ancak her zaman rasyonel bir sistemin içindedir. Denklem çözüldüğünde x ortadan kalkar ve yerini mutlak bir sayıya “bilinene/hakikate” bırakır. Sosyal bilimlerde ve felsefede özellikle Foucault, Deleuze veya Derrida çizgisinde x, sistemin ehlileştiremediği, kategorize edemediği “öteki”dir. Sınıflandırılamayan, sisteme uyum sağlamayı reddeden bu belirsizlik alanı çözülüp yok edilecek bir denklem değil; sistemin sınırlarını ve yetersizliğini gösteren bir direniş odağıdır.
Dil ve işaretlerin göstergebilimsel temelleriyle işaret ettikleri, sanatçılar tarafından beslenen bir tartışma alanı ve aynı zamanda onları besleyen bir damar oluşturur. 7 – 22 Ağustos tarihleri arasında Kasa Galeri’de gerçekleşen “Bir Sergi Olarak X”’in küratoryal metninde de vurgulandığı üzere; “Dil, bir göstergeler sistemi olarak anlamı yaratmak için işaretler ve semboller kullanır.”[1] Grafik sanatların görsel dili de kavramlarla uzlaşarak onların yerine geçen göstergeler üretir. Sanatçı Yunus Ak ve küratör Filiz Ağdemir dikkatimizi bu ilişkiye çekerken, mekân ve zamanla da bağ kurmamız için oyunsu bir sergi kurgusuyla karşımıza çıkıyor.

Yunus Ak, mekâna özgü ürettiği yapıtlarla bu çok anlamlılığı görsel ve fikirsel bir oyuna dönüştürüyor. Tüm yapıtları sorgulanmaya açık tutarak izleyiciyi bilinmeyenin, değişimin ve tanımlanamayanın yeni biçimler kazanmasına tanıklık etmeye davet eden sergide, sanatçının işaret etmeyi seçtiği bilinmeyenin geometri, fizyoloji ya da psikiyatri gibi bilimlerden ve gündelik hayatın düşünülen, konuşulan, yazılan, bununla birlikte konuşulup yazılanın bilinmediği ya da belki tanınmadığı ve anlaşılamadığı coğrafya ve dilleri işaret ediyor.
Latin alfabesinin yirmi dördüncü harfi
Kavramlarla uzlaşarak onların yerine geçen göstergeler, somut olarak birer ses izine, soyut olarak da kavramsal niteliklere sahiptir. Bu karşıt ikili yapı arasında doğrudan gelişmiş nedensel bir bağ yoktur, “bir araya getiren ve yorumlayan” dilin kullanıcıları ve değişkenleridir[2]. Bu kritik ifade bizi dilin yapıntı oluşuna götürür. “Ağaç” kelimesinin sesiyle topraktan gelişen varlığı arasında mantıksal, doğa kanununa dayalı bir bağ yoktur. Bağı kuran, toplumsal uzlaşı ve metnin deyimiyle dilin kullanıcısı olan bizleriz. İşte bu nedensizlik ilkesinin en uç noktası x sembolüdür. X, yapısalcı dilbilimin sınırlarını zorlar; çünkü o sabit bir gösterilene sahip olmayan, içi her an başka bir kavramla doldurulabilecek saf bir “boş gösteren / empty signifier”[3] işlevi görür.
Dilsel göstergeler, bir kavramla (gösterilen) işitim imgesini (gösteren) bir araya getirirler. Görünürde, işitsel bir imge olarak algılanan “gösteren” ancak zaman içinde lineer bir uzanımda anlaşılabilir. Zaman içinde gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki biçimleri değiştikçe işaretin anlamı da değişir.[4] Gösterilmek istenenin örtük biçimde işaret edildiği durumlar kimi zaman bilinmeyenin aksine bilinen ancak bir biçimde reddedileni, görülmek/duyulmak/kabul edilmek istenmeyeni de imler. X’in önerdiği göstergeler sistemini yeni olasılıklarla genişletmeyi ve zihinsel bir değiş-tokuşa açmak isteyen sanatçı, sergiyi tamamlanmış bir bütün olarak değil; sürekli değişebilen, yer değiştirebilen ve yeni ihtimaller üretebilen açık bir yapı olarak sunar. Sergide yer alan işlerde, “x”in bir işaret olarak işaret ettiği durum ve olguların ötesine geçerek, işaret ettiği “şey” ile birlikte kendini gösterdiğini, diğer bir ifadeyle başrolde olduğunu görüyoruz.
Boşluğu dolduran bilinmezlik: Onaylanan ve reddedilen ihtimaller
Sanatçının işaret ettiği durumlardan biri de x’i bir işaret, imleç olarak kullanmak. Coğrafya, hatırlamanın mekânı olarak toplumların hafızalarına x’in anlamlarını çeşitli biçimlerde işler. Varlığı ve yokluğu ile iki karşıt durum bildiren bu işareti, yaşı yetenler gözleriyle gördükleri kapılardan, yetmeyenler anlatılanlardan hatırlar. İstenmeyen, düşman olarak görülen aykırı, bu işaretle ayıklanır, geri kalanlar aklanır. Toplumsal hafızamızda yer eden olaylardan biri olan kapıları işaretlemek, çoğunluğun azınlığın üzerinde kurduğu tahakküm ve uyguladığı şiddeti işaret ediyor. Mekânla hatırlayan hafıza için coğrafyayı bir mekân olarak kabul edersek, kültürün biçimlenişini belirleyen bir etken olan dil ve işaretlere yeni anlamlar yüklenir.

X, varlığıyla işaret ettiklerinin çeşitliliğinin yanı sıra yokluğunda kendini boşlukla tanımlarken, işlek zihinlerin bulmaca çözerken edindiği pratikle “e ik” ve “a ak” olanı bulduğumuz bir başka işin içinden çıkabilmemiz için iç sesimiz yetişir. Yazarken iki harfin dolduracağı boşluğu x’e karşılık gelen bir ses doldurur. İki harfin yerini tutan bir harf olarak x, dilde yabancı ya da yasaklı ama düşününce kendiliğindenliğiyle rahatlatan olarak karşımıza çıkar. Bir harf ya da işaret değil, bir ses olarak. Bildiğimiz bir ses bilmediğimiz bir hece içinde çınlar.

Bakış açısı
Sergide yer alan dikkat çekici işlerden biri de 0°, 45°, 90°, 135°, 180° adını taşıyan bir yerleştirme. Bilinmezliği imlerken bakış açımızı değiştirdiğimizde pozitif bir anlam kazanan durumlar, olaylar, düşünceler, davranışlar. Ya da tersi.

Göstergebilimin soyut estetik versiyonu olarak nitelenen işleriyle bilinen Mel Bochner’in, “Kelimeler ve semboller, bir yüzeyde veya uzayda düzenlenmiş biçimler, dokular ve desenlerden başka nedir ki?” sorusunu hatırlatan ve tipografik bir düzenleme olarak niteleyebileceğimiz bu işin etrafında gelişmeye başlayan bir zihin egzersizi, bir monolog; “Harflerin ve sembollerin anlamları, işaret ettiklerinin ötesinde bir diyaloğu mümkün kılar mı?” sorusunu ekliyor.
Joseph Beuys, kavramsal sanatın en önemli parçasının fikir olduğunu ifade ederken nesnenin kökenine, arkasındaki düşünceye ulaşmak istediğini belirtir. Sergide yer alan işleri kavramsal sanatın çerçevesi içine yerleştirirsek, nesneyi aşan ve doğrudan fikri, “mesele”yi tartışmaya açan, dolaysız ve güçlü bir ifade görüyoruz.
“X”in anlamı nedir?
İmgeler gördüğümüzde bağlantılar kurarız. Bağlantılar, deneyimlerimizin ya da kolektif hafızada yer alan deneyimlerin meydana getirdiği olguları birbiriyle ilişkilendirerek anlam dünyamızı kurar. X aynı anda sanatın sorduğu soru ve tasarımın verdiği cevap olabilir. Tasarım, doğası gereği işlevseldir, amaca yöneliktir ve bir problemi çözer. “Somut, açık yönergeler içerir”. Tasarımda x, bir kesişim noktası, varılması gereken hedeftir. Sanat ise açık yönergeler vermez. Cevabı verilmiş yapıları bozar, onları soyutlar ve çok katmanlı hâle getirir. İzleyiciye dikte edilen bir anlam sunmaz, kendi anlamını üretmesi için alan tanır; soru(lar) sorar.
İki çizginin birbirini keserek oluşturduğu bu im, kavramsal olarak insan düşüncesinin ulaştığı en esnek, en dinamik ve en felsefi enstrümanlardan biri olarak tanımlanabilir. Bu bakımdan kendi içinde sanatla irrasyonel soruyu ve tasarımla rasyonel cevabı barındıran bir diyalektik araçtır.
Sanatı yalnızca görsel çekiciliği için takdir edilen fiziksel bir nesne olarak gören geleneksel algıya aktif olarak meydan okuyan Mel Bochner, “Dil Şeffaf Değildir” adlı eserinde kelimelerin fiziksel bir biçime, görsel bir varlığa ve aynı zamanda bir anlama sahip olduğuna dikkat çekiyor; okurken hem düşünüyor hem de bakıyoruz. Kimileri benim gibi dinliyor da.

Bochner’in kelimelerin biçimine olan ilgisine benzer biçimde Yunus Ak da hem harf hem işaret olarak kullandığımız x’in biçimine, varlığı ve yokluğundaki temsil değerine, imgesine dikkat çeken işleriyle sanatsal yaratımların altında yatan fikir ve kavramları tartışmaya açtı. Bu tartışmaya sahne olan arayışta ürettiği işler, sanatçının tasarım ve üretiminin kaynağında yer alan temel meselesini; sembol, işaret ve metinlerin görünen ve kabul edilen biçimsel unsurları ve katmanlı anlamlarını incelikli bir biçimde sergiliyor. Göstergeler düşünceyi ifade etmenin ötesine geçerek, onu yeniden ve yeniden inşa ediyor.
[1] Saussure, F., (1916/1976) Genel Dilbilim Dersleri (Cours de linguistique générale) (Çeviren: Berke Vardar), Ankara: Birey ve Toplum.
[2] Küratoryal metin
[3] Saussure, F., a.g.e
[4] Yüksel, Ufuk S., “Saussure’ün Dil Bilimi Düşüncesi”, Onto Dergisi, 2021, [https://www.ontodergisi.com/sayilar/saussureun-dil-bilimi-dusuncesi]

























