İMÇ’nin gündelik ritmi içinde, robot sesleri, performans kurulumları, esnaf diyaloğu ve sanatçı karşılaşmaları arasında yaşayan bir alan: BENTA (İMÇ 5. Blok, No: 5561). Barış Çavuşoğlu’nun işleri kadar çalışma biçimi de hareket hâlinde; bir yanda animasyon, CNC ve mekanik sistemler, diğer yanda kolektif üretim, kukla gösterileri, gündelik karşılaşmalar ve İMÇ’nin kendine özgü atmosferi. Sanatçıyla BENTA’da buluşup Ankara’dan Londra’ya uzanan üretim yolculuğunu, teknolojinin duygusal tarafını, bağımsız bir sanat alanı kurmanın anlamını ve bugünlerde onu yeni malzemelere sürükleyen arayışlarını konuştuk.
Londra’da görsel efektler ve bilgisayar bilimi eğitimi alıyorsun. Ardından Berlin, Los Angeles, İstanbul ve Atina arasında süregelen bir pratiğin var. Geriye dönüp baktığında, bugün kurduğun görsel dili en çok hangi dönem şekillendirdi sence? Ya da hangi şehir?
Ankara’da doğup büyüdüm ama aslında büyük şehir hayatı yaşamadım. Ankara’nın biraz dışında denebilecek, oldukça korunaklı bir yerde büyüdüm. Küçük dünyamın genişlemeye başlaması da aslında orada oldu. Ortaokul ve lise yıllarımda deneysel çizgi filmlere ve animasyonlara ilgi duymaya başladım. Bunları arkadaşlarımla paylaşmaktan büyük keyif alıyordum. Neden ilgi duyduğumu da sorgulamıyordum açıkçası; sadece ilgimi çekiyorlardı. Kim olduklarını çok da umursamadığım bu sanatçıların üretimlerini izlemek ve arşivlemek hoşuma gidiyordu.
Ailem de bunun farkındaydı. Bir yandan mühendisliğe, bir yandan da görsel sanatlara ilgim vardı. Annemin de vizyonuyla, 17 yaşındayken üç aylık bir animasyon ve görsel efekt eğitimi almak için Londra’ya taşındım. Döndüğümde hâlâ tam olarak ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ama özellikle bilgisayar bilimi okumaya başladığım yıllarda ilgilerim yavaş yavaş şekillenmeye başladı.
O dönem Londra’da yalnız yaşıyor ve bilgisayar bilimi ile oyun tasarımı eğitimi alıyordum. Aynı zamanda film ve animasyona olan ilgim de giderek artıyordu. 3D animasyon dünyasında hem film üretilebilmesi, hem programlama yapılabilmesi hem de somut bir ürün ortaya çıkarılabilmesi beni çok etkiliyordu. Aslında bütün taşlar Londra’daki eğitim hayatımın son iki yılında yerine oturdu diyebilirim. Ondan sonra da daha bilinçli bir şekilde adım atmaya başladım.
İşlerinde mühendislik diliyle daha duygusal ve kırılgan taraflar yan yana geliyor gibi hissediyorum. Teknolojiyle kurduğun ilişki biraz da şefkat üzerinden ilerliyor sanki. Sence teknoloji gerçekten şefkat taşıyabilir mi, yoksa biz mi ona insani duygular yüklüyoruz?
Annem ve babam tanımlı, sistematik bir dünyada yaşayan insanlar. Ama bir yandan da kendi içlerinde çok büyük hayatlar yaşıyorlar. Belki bu sebeple mantıklı, adım adım ilerleyen ilgilere hayran oldum. Yukarıdan inen değil de aşağıdan tırmanan bir tavır diyebilirim buna.
Doğduğum günden beri de sanayinin içindeydim aslında. Küçük ve büyük işletmelerin içinde büyüdüm. Frezelerin, tornaların, büyük malzeme işleme tezgâhlarının arasında. O sese aşinayım. O tanımlı işleme ve seri üretim dünyası bana huzur veriyor açıkçası.
Annemle babamın oluşturdukları ve büyüttükleri küçük ailemiz ile, bir makinenin tanımlı bir şekilde işleyip ürün üretmesi arasında bir bağlantı kurduğumu fark ettim son yıllarda. “evim yuva” sergisinde de biraz bununla ilgili bir yer vardı aslında.
Teknolojinin şefkat taşıdığına inanmıyorum ama inanıyorum da diyemem. Ancak aralarında bir bağlantı tabii ki kimi senaryolarda kurulabilir.

Bu arada baban heykelle de ilgileniyor değil mi?
Evet. Annem mühendis ve çocuk kitapları yazıyor. Babam da heykel ve müzik ile ilgileniyor. İkisi de sanat ve kültür ile iç içe diyebilirim. Benim attığım adımları da yakından takip ediyorlar.
Animasyondan bahsettik. Bugün ürettiğin heykeller ve yerleştirmelerle animasyon geçmişin arasında nasıl bir bağ var sence? Bunlar senin için farklı disiplinler mi yoksa aynı dünyanın farklı uzantıları gibi mi?
Aslında ilgilerim akışkan. Yeni bir alan ilgimi çekmeye başladığında, içine çocuksu bir ciddiyetle yuvarlanıyorum diyebilirim. Sekiz dokuz sene boyunca animasyonla ilgilendim. Animasyonu diğer disiplinlerden ayıran temel yapı taşının hareket ve sekans geçişleri olduğuna inanıyorum. Bu sebeple animasyonun tek amacının bu olduğunu düşünerek işler üretiyordum son birkaç senedir.
Animasyonla edindiğim tavrım heykel üretimimi de şekillendiriyor. Heykel dünyasına girişim yeni. İki, iki buçuk sene oldu. Zamanla dünyalarım arasında daha net bağlar kuracağıma inanıyorum. Bugüne kadarki üretimlerimi test üretimleri olarak görüyorum. Yeni kurulan bir atölyenin ilk çalışmaları gibi.
Belki de bazı şeylerin zamanı vardır. Şu an küçük görünen bir fikir bile yıllar sonra bambaşka bir üretimin parçası olabiliyor.
Kesinlikle. Bir yandan da üretimlerin dış dünya ile paylaşılmasının üretim sürecinin önemli bir parçası olduğuna inanıyorum.
İşlerinde tekrar tekrar karşıma çıkan bazı kavramlar var: Kontrol, güvenlik, korunma, sistemler… Çocukluğundan ya da büyüdüğün evden sana kalan en baskın duygu neydi sence?
Sanırım güvenli bir alan hissi. Sağlıklı çevrelerin sağlıklı insanlar yetiştirdiğine inanıyorum. Kendini ifade edebilen insanların da böyle ortamlarda büyüdüğünü düşünüyorum. Ben sevildiğime inandığım bir ortamda büyüdüm ve bunun karşılığını hâlâ hayatımda hissediyorum. Bunun herkes için geçerli olmadığını da biliyorum. O yüzden bu gerçekliği ciddiyetle yaşıyorum.
Daha fazla yer kaplamak, daha fazla insana temas etmek, büyümek ama yok olacağım bilinciyle… Bunu romantize etmeden, daha tanıdık ve gündelik bir yerden yaşamaya çalışıyorum. Son birkaç yıldır işlerimde bu temalara odaklanıyordum ama geçmişten uzaklaşarak bugüne bakmak istediğim bir noktadayım.

Peki, üretirken seni en çok ne tetikliyor? Malzeme mi, görüntü mü, hikâye mi?
Üretim dünyasına bireysel bir hayranlıkla girdim. Sebebini yıllarca sorgulamadan, sadece beni heyecanlandıran şeylerin peşinden gidiyordum. O yüzden üretimim ilk başta tamamen malzeme ve formla ilişkiliydi. Kavramsal altyapısı yıllar sonra yeşermeye başladı diyebilirim. Uzun süre görsel bir hayalin peşinden gidip ona ulaşmak için gerekli malzemeleri kullanıyordum. Sonra onun etrafında bir düşünsel sistem oluşuyordu. Ama şu sıralar bu süreci tersine çevirmekle ilgileniyorum.
Daha çok yaşadığım şeylerden çıkan hikâyelere odaklanıyorum. Ve o hikâyeleri anlatabilmek için malzeme arar oluyorum. Bu süreç bana heyecan verici geliyor. Çünkü artık etrafımdaki her şey bir materyale dönüşebiliyor. Bir ölçüde modalaşan üretimlerden de uzaklaştırıyor bu beni. Bana ilham veren sanatçıların görsel dünyalarından da koparıyor. Çünkü günün sonunda anlatmak istediğim bir hikâye varsa, o hikâyeye uygun üretim biçimini bulmam gerekiyor.
Biraz risk almak gibi aslında. Bildiğin sistemi ters yüz edip başka bir yerden devam etmek.
Evet. Oyuncu ve riskli bir üretimle Minecraft “creative mode” veren bir hayat doğru hissettiriyor.
Buradan BENTA’ya geçelim istersen biraz da. BENTA fikri nasıl ortaya çıktı? Yani kendi bağımsız alanını kurma ihtiyacını ne tetikledi?
BENTA’nın fikri 2022’de oluştu. Los Angeles’tan yeni dönmüştüm. Covid sonrası dönemdi ve hayatımın nereye gideceğini bilmiyordum açıkçası. Covid olmasa muhtemelen şu an Los Angeles’ta yaşıyor olabilirdim. Ankara’ya dönmek bir noktadan sonra zorlayıcı gelmeye başladı. İlgimi çeken kültürden uzaklaşmış hissediyordum. İstanbul’da çok sevdiğim mekânlar vardı ama bir yandan da benim de söylemek istediğim şeyler olduğunu hissediyordum.
Hem İstanbul kültür hayatına katkı sunabilecek bir alan yaratmak istedim, hem de açıkçası bunun bana iyi geleceğini düşündüm.
Peki, İMÇ’de olmak BENTA’yı nasıl etkiliyor? Buradaki gündelik hayatla nasıl bir ilişki kuruyor sence? Burası belki Karaköy’de de olabilirdi.
Bir dönem İMÇ 5533’te bir grup sergisinde yer aldım. O sırada da iki hafta kadar İMÇ’de vakit geçirme imkânım oldu. O süreçte İMÇ’ye kanım çok ısındı. Bir yandan esnafı, gündelik hayatı, diğer yandan buradaki sanat inisiyatifleri. İstanbul’un merkezinde olsa da küçük bir şehrin 90’lı yıllarda duraklatılmış bir iş hanı hissiyatı olmasını değerli buluyorum.
Esnaflar ile buradaki birçok sanat inisiyatifine göre daha yakınım. Aramızdaki iletişime değer veriyorum ve çarşının gündelik ritmini ne kadar sevdiğimi anlatamam.
Sen yurt dışındayken BENTA’yı Cemil abiler açıyordu sanırım. Ben de gördüğümde müthiş etkilenmiştim.
Aynen. Eskiden yandaki müzik dükkanındaki Ekrem abi de açıyordu. İMÇ’deki 16 senelik çalışma hayatının ardından geçtiğimiz aylarda emekli oldu. Sen de buralardasın, biliyorsun. Durağan görüntüsünün ardında değişken ve hayat dolu çarşımız.
Belki buradan BENTA’nın seçkisine geçebiliriz. Son dönemde Elif Yalım ve Ece Yalçın’ın sergilerini gördüm mesela. Senin diline yakın duran işler, müdahaleler ve sanatçılar görüyorum. Sergi programı ve sanatçı seçkisi nasıl şekilleniyor? Açık çağrılar oluyor mu?
Açık çağrı sadece kukla gösterisi için olmuştu. Onun dışında açık çağrı yapmıyoruz çünkü günün sonunda ben işletmeci değilim. Kendi üretimimle yoğun olarak uğraşıyorum. Burası biraz benim hazırladığım bir karışık kaset gibi. İlk yılında bunun ciddiyetini çok anlamadan yapıyordum her şeyi. Bu sene daha ciddiye almaya başladım. Ama bir yandan da sadece tek bir türde işler gösteren bir yere dönüşmesini istemediğimi fark ettim.
O yüzden seçkisini genişletmeye çalışıyorum. Kukla gösterileri oluyor, deneysel film seçkileri oluyor, sanatçılar burada uzun süre çalışarak sergiler açıyor. S.A. Mayer’in şu an 5 Haziran’da açılacak kişisel sergi üretimi için yaptığı gibi mesela. Birçok şey aynı anda oluyor ama yine de burası hiçbir zaman kurumsal bir yapı değil. Daha çok benim tanıdığım insanlar, eski okul arkadaşlarım, Türkiye’de iletişim halinde olduğum sanatçılar vb. İlişkiler üzerinden ilerliyor her şey. Yılda da 4 ile 5 sergi oluyor.
Bir ticari galeri de yılda 7-8 sergi yapıyor zaten.
Aynen, sergi sayıları neredeyse eşit olsa da, burası ticari galeri, her ne ise onun tam tersi. Ziyaretçiler de bu samimi, kişisel tavrı hissediyor ve değerli geri dönüşler alıyorum.
Çok kıymetli bence.
Bence de. İnsanların üretime yaklaşma biçimini değiştirebiliyorsa ya da bir araya gelerek üretim yapabilme inancını artırıyorsa, ne mutlu. Hem kendim için hem de burayı ziyaret eden insanlar için.


Aslında biraz değindik ama İstanbul’da bağımsız bir sanat mekânı sürdürmek gerçekten çok zor. İnsanlar atölye bulmaya çalışıyor, birkaç sanatçı birleşip mekân açmaya çalışıyor. Özellikle İMÇ tarafında ciddi bir hareketlilik var şu an. Senin motivasyonun ne? Ben de 2021’den beri Tekirdağ’da bağımsız bir sanat mekânı yürütüyorum ve bazen sadece birilerine alan açmanın bile başlı başına bir motivasyon olduğunu hissediyorum.
Dediğim gibi, uzun üretim süreçlerinde yalnızlaşıyor ve uzaklaşıyorum. BENTA açılışları ve etkinlikleri dünyaya iniş yapabilmem için bir vasıta da oluyor.
Bu alanın üretime heyecan duymayı, düzenli çalışmayı ve küçük hayatların içindeki güzelliği görebilmeyi hatırlatan bir yönü olduğuna inanıyorum. İnsanların kendilerine verdikleri değeri biraz olsun artırabilmek ya da tükettikleri şeylerle kurdukları ilişkiyi değiştirebilmek BENTA adına en büyük motivasyonum.
Atölye tarafı ise biraz daha kafamın içini yansıtıyor. Ama burada da sürekli bir paylaşım hâli var. Paylaşımcı olmayan paranoyak gatekeeping enerjisinde yokum.
Ben de biraz bireysel ve kolektif tarafların sırt sırta verdiği bir yapı gibi okuyorum burayı.
Kesinlikle öyle. Mesela burada bir sergi varsa, sanatçı genelde atölye tarafında çalışıyor oluyor zaten. Ya da galeri alanında sergi varken, atölye tarafında performans olabiliyor. Mekânların yan yana olması hoşuma gidiyor.
Bir de buranın köşe dükkân olması büyük şans. Hiç komşusu yok. Dışarıyı da kullanabiliyorum. Film gösterimleri yapabiliyoruz. Kendine ait bir sosyal mesafesi var gibi gerçekten.
Son olarak İspanya’daki kişisel sergini sorayım. Şu an nasıl bir süreçtesin?
Sergi tarihi birkaç ay ertelendi. 18 Eylül Cuma günü açılıyor. Yaklaşık dört beş aydır çalışıyorum üstüne. İlk başta sergilemek için bile üretmiyordum aslında. Sergi, yaşadığım küçük bir anla ilişkili diyebilirim. Bu anı mikroskop altında inceliyormuş gibi bütün detaylarını malzemeye dökmeye çalışıyorum.
Bu sergide malzemeyle ilişkim de değişmeye başladı. CNC’den tornaya, dikişlemeden montaja kadar sürecin her kısmında aktif olarak çalışıyorum. Ellerimi daha fazla kirletiyorum diyebilirim. Bunun üretimime ve araştırmalarıma büyük katkısı olduğunu da görüyorum.
Not: S.A Mayer’in kişisel sergisi ROOTKIT, 18 Temmuz’a kadar BENTA’da devam ediyor.


























