Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri /

Boşluğu aşmak: Edirne Bienali üzerine

İlk kez düzenlenen Edirne Bienali’nden izlenimler…

21 Mayıs – 28 Haziran 2026 tarihleri arasında “Köprüler” temasıyla izleyicilerle buluşan Edirne Bienali, yüzyıllar boyunca medeniyetlerin kesişim noktası olan Edirne’yi çağdaş sanatla buluşturan özel bir girişim olarak gerçekleşiyor. Binlerce yıllık tarihi boyunca Roma İmparatorluğu’ndan Perslere, Bizans’tan Osmanlı’ya devreden bir miras olarak önemli bir kültürel ve tarihi bakiyeye sahip olan şehir, müzikten edebiyata, geleneksel sanatlardan mimari yapılara kadar birçok farklı disiplini bu sürecin bir parçası haline getiriyor.

İlk kez gerçekleştirilen ve Türkiye bienal haritasında yerini alan Edirne Bienali, gerek konsepti, gerek kullandığı yapılar, gerekse izleyicilere yönelttiği sorularla önemli bir girişim olarak gün yüzüne çıktı. “Köprüler” üst başlığıyla gerçekleşen bu ilk bienal, Meriç ve Tunca nehirlerinin şekillendirdiği Edirne’nin yüzyıllar boyunca sürdürdüğü odak/merkez nokta olma hüviyetini sanatsal üretimlerde de farklı şekillerde gösterdi. Geçmişle, mimariyle, müzikle, edebiyatla, kültürel hafızayla derin bir bağ kuran bienal; Selimiye Camii, II. Bayezid Külliyesi, Devecihan, Tarihi Gümrük Karakolu, Meriç Köprüsü, Tarihi İstasyon Binası, Tarihi Peykler Medresesi, Karaağaç Gar Binası, Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı, Edirne Eski Camii gibi birçok tarihi, kültürel ve mimari yapıyı sergiler kapsamında değerlendirdi ve bütün bu alanlara dair yeni açılımları beraberinde getirdi.

24 ülkeden 200 sanatçıyı bir araya getirerek farklı kuşaklar ve disiplinler arasında güçlü bir etkileşim alanı oluşturan Edirne Bienali; fotoğraf, heykel, performans, yeni medya ve yapay zekâ gibi alanlarda üretim yapan sanatçıları ortak bir paydada buluşturdu. Bu çerçevede hafıza, kimlik, teknoloji, ekoloji ve toplumsal dönüşüm gibi güncel meseleleri ele alan bienal, merkezindeki “Köprüler” teması ile farklı düşünce ve üretim biçimleri arasında kurulan ilişkileri de görünür kıldı. Öte taraftan Edirne’yi yalnızca bir sergi mekânı değil, bütüncül bir kültür-sanat rotası olarak yeniden yorumlayan bienal; kente yayılan sergiler, performanslar, konserler, söyleşiler ve atölyeler aracılığıyla sanatı gündelik yaşamın içine taşınırken tarihi çarşılardan müzelere uzanan farklı dönemlere ait birçok farklı mekânı çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumladı. Bu temel yaklaşımla Edirne’nin tarihsel ve kültürel hafızası, izleyiciler için yaşayan bir deneyim alanına dönüştü.

Klasik bienal yapısından farklı olarak çok sesli bir düzen üzerine inşa edilen Edirne Bienali, birçok farklı küratöre alan açarak kültürel üretim sürecini herkes için paydaş olunabilecek bir noktaya taşıdı. Koordinasyonunu Didem Çapa’nın üstlendiği bienalin ilk edisyonunda Atilla Güllü, Coşar Kulaksız, Dündar Hızal, Fırat Arapoğlu, Görkem Kızılkayak, Gu Zhenqing, İsmail Erim Gülaçtı, Irina Batkova ve Songül Güneş Gültekin’in küratörlüğünde gerçekleşen sergiler izleyicilerle buluştu. Bienali durağan bir sergi düzeninin ötesine taşıyan, kendi içerisinde disiplinlerarası karşılaşmalara imkân tanıyan bu yaklaşım, birçok işi birbirleriyle ilişkilendirirken ortaya herkes için izi sürülebilir farklı yapıları da beraberinde getirdi. Bienali aynı zamanda sergilere paralel bir şekilde gerçekleştirilen performans, söyleşi ve atölyelerle canlandıran bu yaklaşım, bütün bir yapıyı sadece izlenebilir olmaktan çıkarıp aynı zamanda herkes için yeni bir deneyime açık, tartışılabilir ve bir parçası olunabilir hâle dönüştürdü.

***

Bir üst başlık olarak “Köprüler” gerek Edirne’nin tarihi kimliğine atıf yapması gerekse kurduğu çok katmanlı düşsel iklimle özel bir seçim olarak değerlendirilebilir. Edirne’nin Avrupa ile Asya, Batı dünyası ile Türkiye arasındaki geçiş noktası olması, şehri birçok açıdan önemli bir yere konumlandırıyor. Öte taraftan geçişlilik, sınır, muğlaklık gibi kavramlar etrafında bu durum, kendisine imgesel bir karşılık geliştirmekten de geri durmuyor. Bir merkez nokta olarak şehir, bu bağlamda çok yönlü bir anlam dünyasını beraberinde getiriyor.

İyiyle kötü, güzelle çirkin, doğuyla batı, gerçek olanla mecazi olan arasında çok yönlü ve çok geçişli bir anlam dünyasını içerisinde barındıran “köprü”, bir kavram olarak bienalin anlam dünyasını şekillendiren en önemli bileşen olarak değerlendirilebilir. Köprü, en yalın anlamıyla iki ayrı noktayı birbirine bağlayan bir yapı olsa da kültürel ve düşünsel düzlemde çok daha geniş bir sembol/imge olarak değerlendirilebilir. Ayrılığı görünür kılarken aynı zamanda onu aşma iradesini temsil eden bu imge; hem mesafenin hem de yakınlaşmanın birlikte düşünüldüğü bir eşik mekânı olarak ön plana çıkar. Yalnızca fiziksel bir geçiş değil, farklılıkların yan yana var olabildiği, karşıtlıkların birbirine temas ettiği bir ara bölge olarak da okunabilir. Tam da bu nedenle bienal etrafında kendisine yeni anlam alanları inşa eden bu kavram, “aradalık” metaforu ile birleşerek bütün bir düşünsel yapıyı daha da anlamlı kılar. Geçmiş ile gelecek, yerel ile evrensel, bireysel olan ile kolektif hafıza arasında kurulan ilişkiler, köprü imgesi üzerinden yeniden anlam/değer kazanır. Köprü, kesin ayrımları yumuşatan değil, onları görünür kılarak aşmayı öneren bir yapı olarak temasın, karşılaşmanın ve dönüşümün mümkün olduğu bir düşünme biçimini temsil eder.

Birçok farklı küratör ve sanatçının dâhil olmasıyla tam da başlığın işaret ettiği çok yönlülük ve sesliliği vurgulayan Edirne Bienali, bu anlamda izleyicilere hem birbirinin dünyasına ortak olan, hem de belirli noktalarda birbirinden ayrışan sergilere ev sahipliği yapar. Kimi solo kimi grup sergisi olarak gerçekleşen bütün bu işler, birbirinden bağımsız hareket eden küratör ve sanatçıları günün sonunda ortak bir kavram üzerinde birleştirir. Bu yapı da hemen her şeyi daha da değerli bir hâle getirir.

İzleyicilere aynı zamanda bir şehri deneyimleme, bunu yaparken şehrin bugünüyle geçmişini iç içe geçirme imkânı sunması Edirne Bienali bağlamında değerlendirilebilecek bir başka önemli başlık olarak tahayyül edilebilir. Birbirine yürüme mesafesinde ve şehrin birçok önemli mekânını sürecin/işin bir parçası hâline getiren bienal, böylelikle çağdaş sanatı yaşamın bizatihi kendisi içinde yeniden konumlandırır, bir parçası olduğu yapılara ayrı ve yeni anlamlar yükler. Bütün bu sürecin salt yürüyerek dahi gerçekleştirilebilir olmasıysa şehir deneyimini arttırması, yerel ile bağ kurması, şehir dokusunun farklı yönleriyle deneyimlenebilir olması bakımından kıymetlidir.

***

Köprüler: Akışlar” (Küratör: Fırat Arapoğlu)

Fırat Arapoğlu küratörlüğünde Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı’nda gerçekleşen “Köprüler: Akışlar” başlıklı grup sergisi, Edirne’nin tarihsel ve kültürel kimliğinden beslenerek bienalin düşünsel omurgasını oluşturan işlerden biri oldu. Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin, inanç ve toplulukların buluşma noktası olan şehir, bu sergide salt ev sahibi olarak değil; aynı zamanda sanat üretiminin aktif bir parçası olarak da izleyicilerin karşısına çıktı. Bu bağlamda sadece iki noktayı birbirine bağlayan mimari bir unsur olmanın ötesine geçen “köprü” kavramı, hafızalar, deneyimler ve anlatılar arasında kurulan çok katmanlı ilişkilerin simgesine dönüştü.

Fırat Arapoğlu’nun “akışlar” fikrinden hareketle şekillenen sergi, sınırların kesin çizgilerle belirlenmediği; insanların, fikirlerin, imgelerin ve kültürlerin sürekli dolaşım halinde olduğu bir dünyaya odaklanıyor. Sanatçılar, göçten belleğe, kimlikten aidiyete uzanan farklı temler üzerinden geçmiş ile bugün, yerel ile evrensel arasında yeni bağlantılar kurarken şehir de bu karşılaşmaların gerçekleştiği yaşayan bir geçiş alanı olarak yeniden okunuyor. Bu fikirden hareketle “Köprüler”, izleyicilere farklı sesleri, deneyimleri ve düşünme biçimlerini bir araya getiren ortak bir diyalog zemini öneriyor.

Aida Mahmudova, Albena Baeva, Bengisu Bayrak, Elena Kovylina, Esra Carus, Gülveli Kaya, Güneş Çınar, Hildegard Skowasch, Ilgaz Gürün, Julian Stallabrass, Kalina Dimitrova, Mahmut Celayir, Merih Yıldız, Moataz Nasr, Murat Fırat, Nurcan Perdahçı, Rene Beekman, Seden Bekit, Şevket Sönmez, Vikki Bardot ve Volkan Diyaroğlu’nun işlerini bir araya getiren sergi, izleyicilere sınırlar, açmazlar ve nehirler üzerinden yeni bir düşsel zemin sunuyor.

“Boşluğun Hükmü” (Küratör: Songül Güneş Gültekin)

Songül Güneş Gültekin küratörlüğünde Meriç Köprübaşı İstasyon Binası’nda gerçekleşen “Boşluğun Hükmü” başlıklı sergi, modern insanın zaman ve kendilik algısıyla kurduğu problemli ilişkiyi merkezine alıyor. Zamanın duraksamaya izin vermeyen, verimlilik ve performans ölçütleriyle kuşatılmış yapısını tartışmaya açan sergi, bağ kurmaktan çok bağlantıda kalmanın dayatıldığı bir çağda hızlanmayı değil yavaşlamayı; doluluğu değil eksilmeyi önererek alışılmışın aksine bir devinimin peşinden gidiyor.

Meriç Köprübaşı İstasyon Binası’nın kendisi de bu düşünsel çerçevenin ayrılmaz bir parçası olarak sunan sergi, izleyicilere ne tam bir varış ne de kesin bir başlangıç sunuyor. Hemen her şeyin arada bir yerlerde olduğu, bağ kurmanın ve kendinin bilincine/ayırdına varmanın giderek zorlaştığı bu süreçte merkezdeki ana yapı, söz konusu bu aradalık hâlini mimari ve tarihsel katmanlarıyla görünür kılıyor. Çatlaklar, onarımlar ve soyulmuş yüzeyler aracılığıyla kendi hafızasını taşıyan mekân, izleyiciyi yalnızca sergiyi izleyen bir konumdan çıkararak boşlukla ve askıda kalma hâliyle yüzleşmeye zorlayan bir eşik alanına dönüşüyor. Böylece “köprü” fikri, bir bağlantı nesnesinden çok önce boşluğa bakmayı gerektiren varoluşsal bir duruma işaret ediyor.

“Boşluğun Hükmü”nde yer alan işler/üretimler, bu boşluk fikrini farklı bedensel ve psikolojik kayıtlar üzerinden tartışmaya açıyor. Eda Çekil’in fotoğraflarındaki sinik/silik//hayaletsi bedenler, öznenin kendine yabancılaşmasını görünür kılıyor. Francesco Albano’nun işlerindeki geçirgen beden, toplumsal baskının izlerini merkeze alıyor. Mesut Öztürk’ün baskı altında dengede tutulan seramikleri, Erdil Yaşaroğlu’nun görünmez engelleri temsil eden kütleleri ve Sidar Baki’nin yıkım içindeki oyunbaz figürleri, modern öznenin kırılganlığını farklı biçimlerde açığa çıkarıyor. Mehmet Ali Uysal’ın paradoksal koruma nesneleri, Ferhat Salman’ın sürekli yer değiştiren benlik imgesi ve İsmet Doğan’ın izleyiciyi hem gören hem görülen kılan aynaları ise bu kırılganlığı derinleştirerek boşluğu bir eksiklik değil, yeniden kurulumun imkânı olarak düşünmeye çağırıyor. Nihayetinde sergi, boşluğu kapatılması gereken bir yokluk değil, varoluşun sessiz ama kurucu merkezi olarak yeniden tanımlıyor.

“Yakının Haritası” (Küratör: Deniz Erbaş)

“Kültürel Miras Bölgesel Sanat Ağı: Gravitas” projesi kapsamında gerçekleşen “Yakının Haritası” sergisi, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ev sahipliğinde bölgesel bir sanat buluşması olarak konumlanıyor. Çanakkale, Balıkesir ve Tekirdağ’dan sanatçıları Edirne’de bir araya getiren sergi; Gate27, Odd Artspace ve Mekân Blogspot gibi farklı kültür-sanat inisiyatiflerinin işbirliğiyle yakın coğrafyalar arasında kurulan üretim ağlarını görünür kılma hedefiyle hareket ediyor.

Küratörlüğünü Deniz Erbaş’ın üstlendiği “Yakının Haritası” başlıklı grup sergisi, bölgesel hafıza, hareket, geçiş ve aidiyet gibi kavramlar etrafında şekillenen üretimlere odaklanıyor. “CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı” kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle hayata geçirilen proje, Edirne Bienali aracılığıyla farklı kentler arasında kurulan kültürel diyaloğu güçlendirirken çağdaş sanat üzerinden ortak bir miras ve etkileşim alanı inşa etmeyi amaçlıyor. Bölgesel ilişkileri yeniden düşünen dinamik bir karşılaşma zemini olarak öne çıkan sergi, farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiriyor. Ayşe Ekici, Can Memişoğulları, Derin Uludağ, Didem Pekün, Duygu Sabancılar Iştın, Evren Karayel Gökkaya, Eymen Aktel, Gökçe Kınay, Kardelen Semerci, Korhan Başaran, Sympoiesis Collective, Tunca ve Zulal’ın işleri sergide yer alıyor.

“Dokuma Sanatı Sergisi” (Küratör: Atilla Güllü)

Atilla Güllü küratörlüğünde gerçekleşen “Dokuma Sanatı Sergisi”, dokuma sanatını tarihsel kökleri ve çağdaş sanatla kurduğu yeni ilişkiler üzerinden ele alıyor. İnsanlık tarihinin en eski üretim biçimlerinden biri olan dokuma, Anadolu ve Trakya’da yüzyıllardır süregelen halı ve tekstil geleneği aracılığıyla yalnızca bir zanaat değil, aynı zamanda güçlü bir kültürel hafıza alanı olarak sergide konumlanıyor. Dokumanın yaşamın hem işlevsel hem de estetik boyutunu taşıyan bütüncül yapısını görünür kılan sergi, küratoryal metinden hareketle “dışarda yurt, içerde halı” pratiğinin altını çiziyor.

Sergi, Anadolu topraklarının en köklü sanat pratiklerinden biri olan dokumayı çağdaş sanatın üretim pratikleriyle buluşturarak herkes için anlamlı yeni bir düşünme ve ifade alanı açma hedefiyle hareket ediyor. Malzemenin sunduğu esneklik, renk ve doku çeşitliliği, sanatçılar için deneysel ve çok katmanlı üretim imkânlarını beraberinde getirirken geleneksel dokuma teknikleri ile çağdaş yaklaşımlar arasındaki etkileşim yeni estetik ve kavramsal karşılaşmalar doğuruyor. Nihayetinde sergi, bu temel yaklaşım aracılığıyla zanaat ile sanat arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açıyor.

Edirne Bienali’nde özel bir bağlamda sunulan bu seçki, dokuma sanatının hem sürekliliğini hem de dönüşümünü görünür kılmayı amaçlıyor. Devecihan Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşan eserler/işler; üretim süreci, malzemenin belleği ve kültürel aktarım gibi birçok başlığın da altını çiziyor. Geçmiş ile bugün arasında yeni bağlar geliştirmeye özen gösteren sergi, dokuma sanatını çağdaş sanatın dinamik zemini içerisinde yeniden yorumlamaktan/konumlandırmaktan da geri durmuyor.

Sergide Ahu Akkan, Alaca Dokuma Kolektifi, Arda Asena, Ayşe Ayyıldız, Ayşen Urfalıoğlu, Belkıs Balpınar, Betül Özkan, Çiğdem Yıldırım, Defne Parman, Deniz Kurdak, Didem Öz, Dilara Altınkepçe Arslan, Ekin Su Koç, Ezgi Ararat Cüceoğlu, Ezgi Sivrioğlu Bozkurt, Feyzanur Çelik, Filiz Otyam, Galiba Dimitrova, Gamze Çankaya, Gözde Ju, Gülbahar Gümüşten Çelik, Güneş Terkol, Hakkı Yiğit Yılmaz, Hale Ekinci, Işıl Kurmuş Aleksandrov, İlhan Altıparmak, Mustafa Boğa, Otto Türker, Özge Öztürk Şimşek, Özkan Işık, Özlem Yenigül, Raija Jokinen, Ramazan Can, Rosie Eisor, Sanem Odabaşı, Serra Petek Bal, Sidar Alışık ve Suzan Batu’nun işleri yer alıyor.

“Garip Maacir İlhan Koman” (Sergi Tasarımı: Dündar Hızal)

            Bir Evliyaya

İlhan Koman ki tıraşsız heykeltıraş / Uçmağa doğru sakallı… / Elinde bombalarla bebekler / Heykel gibi olmayan heykeller, / Taşınırdı garip maacir / Güneyinden / Kuzeyine Kutupların / Battı batacak teknesiyle / Varmak için Edirne’ye / Selimiye’ye / …/ Kimsenin kimsesi yok / Herkes bin kimesne / Kapımın zili her çekilişte / Kimo diye sesleniy’om / Tahtaboştan eğilip / İtalikle kendime

Can Yücel

Başlığını Can Yücel’in “Bir Evliyaya” şiirinden alan “Garip Maacir İlhan Koman” başlıklı sergi, heykel ile şiir arasındaki geçirgen sınırları tartışmaya açan bir yapıyla izleyicilerle buluşuyor. İlhan Koman’ın üretimini yalnızca bir plastik form meselesi olarak değil, aynı zamanda bir düşünme ve duyumsama alanı olarak ele alan sergi, Yaşar Kemal’in “İlhan ne kadar heykelse o kadar şiirdir,” ifadesinden hareketle şekilleniyor. Çağdaş sanat ile edebiyat arasındaki ilişkinin/bağın bugün olduğu gibi geçmişte de son derece önemli bir yerde durduğuna dikkat çeken “Garip Maacir İlhan Koman”, Koman’ın Yaşar Kemal, Can Yücel, Nâzım Hikmet, Lütfi Özkök gibi isimlerle kurduğu diyaloga da dikkat çekiyor.

Nevzat Sayın’ın mekânsal yaklaşımı ve Koman’ın üretimindeki simetrik düşünme biçimi üzerinden şekillenen sergi, Âdem’i temsil eden Derviş ile Havva’yı temsil eden Yuvarlanan Kadın heykelleri üzerinden anlamlanıyor. “Varlık” ve “temsil” arasındaki gerilimi görünür kılma düşüncesiyle şekillenen bu kurgusal düzen, İrem Firidin’in fotoğrafları ile kendisine yeni anlam alanları üretiyor. Derviş ile Yuvarlanan Kadın heykelleri arasındaki ikili yapıyı “biri diğerini düşünen iki kişi” fikri üzerinden kurgulayan bu düzen, “imaj” ile “gerçeklik” arasındaki sınırın hiçbir zaman sabit bir değer olmadığının, burada sürekli yer değiştiren bir algı alanının söz konusu olduğunun altını çiziyor.

Öte taraftan aşk, temsil ve hakikat arasındaki karmaşık ilişkiyi edebiyat ve sinema referansları üzerinden ele alan sergi, Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı’na dair de yoğun referansları içerisinde barındırıyor. Leyla ile Mecnun anlatısına uzanan bu düşünsel hat, sevilenin artık bir beden değil bir imgeye dönüşmesi sorusunu merkeze alıyor. İrrasyonel olanı matematiksel bir disiplinle buluşturarak heykeli düşüncenin, şiirin ve sezginin ortak bir zemini hâline getiren sergi, Koman’ı yalnızca bir heykeltıraş olarak değil, şiirle düşünen bir varlık alanının kurucusu olarak yeniden konumlandırıyor. Tam da bu noktada İlhan Koman, Nâzım Hikmet, Lütfi Özkök, Yusuf Erşahin’in 17 Temmuz 1958 tarihli, Stockhom’de çekilen fotoğrafı; Can Yücel’in İlhan Koman için kaleme aldığı “Bir Evliyaya” şiiri; Yaşar Kemal’in 18 Aralık 1972 tarihli, “Canım İlhan, Ağam Evliya” sözleriyle başlayan mektubu daha da anlam kazanıyor. Koman’ın çalışmalarını rasyonel olanla metafizik olan arasında salınan bir estetik dil olarak yeniden okuyan; onu aynı zamanda yakın çevresiyle birlikte görünür kılan sergi, çok katmanlı bir kurguyla izleyicilerin karşısına çıkıyor.

***

Edirne Bienali kapsamında ayrıca Ozan Bilgiseren küratörlüğündeki “Koridor”, Gu Zhenqing küratörlüğündeki “Solucan Evreni: Geleceğe Açılan Bir Köprü”, Coşar Kulaksız küratörlüğündeki “Yıldız Moran”, Yasemin Bay küratörlüğündeki “Koleksiyonerler Sergisi”, İsmail Erim Gülaçtı küratörlüğündeki “Dijital Köprüler” ile Daniel Buren, Ara Güler, Serhat Kiraz, Emirhan Kurtuluş, Gönül Nuhoğlu, Mariana Vaasileva’nın işleri izleyicilerle buluştu.

“Köprüler” teması etrafında şekillenen Edirne Bienali (2026), kentin tarihsel birikimini uluslararası çağdaş sanatla buluşturan kalıcı bir kültürel platform olmayı hedeflerken geniş katılımcı ağı ve çok katmanlı programıyla sanatçılarla izleyiciler arasında derin bağlar kurdu; bunu yaparken şehrin dinamik ve uluslararası ölçekte görünür bir kültür-sanat merkezi olarak konumlanmasına katkı sundu.

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

Fahrettin Örenli ile .artSümer'deki solo sergisi “Şehrin Genleri -> Zihindeki Baloncuk” üzerinden şehir tahayyüllerini konuştuk.

Söyleşi

Turan Aksoy’la ARUCAD Art Space’te yer alan, sanatçı kitapları ve fotobooklardan oluşan “İçeriye Doğru” sergisini konuştuk.

Duyurular

Argonotlar’ın medya sponsorlarından olduğu, bu yıl ilk kez düzenlenecek Edirne Bienali, “Köprüler” temasıyla yalnızca sanat eserlerini değil; sanatçıları, mekânları, kültürel ve tarihsel katmanları bir...

Söyleşi

Ahmet Çerkez'le Galeri Bosfor'da gerçekleşen "Dönüşümün Metaforları" sergisini konuştuk.