Noah Becker’ın Anna Laudel İstanbul’daki “Herkese Yetecek Kadar Var” (There’s Enough for Everyone) sergisi kıyaslama ve rekabetin şekillendirdiği toplumsal ilişkilerin karşısına birlikte var olmanın olanaklarını yerleştiriyor. Sanatçının katmanlı, renkli ve yoğun soyut resimleriyle keskin malzemelerden oluşan çalışmaları bireyle toplum arasındaki ilişkiyi alışılmışın dışında bir ölçekten düşünmeye davet ediyor.
Gerçekten herkese yetecek kadar yer var mı yoksa asıl mesele elimizdekileri nasıl paylaştığımız mı? Yoksa herkes için yeterli bir dünya yalnızca bir ideal mi? Birinin araladığı bir kapı bizim imkanlarımızı daraltır mı, yoksa kendimizi ve varlığımızı ancak bir başkasının kaybı, eksilmesi ve geride kalması üzerinden tanımlamaya o kadar alıştık ki aksini hayal dahi edemiyor muyuz? “Yeterince var” fikri adaletsiz bir dünyada kendimizi yatıştırmak için kurduğumuz bir anlatı mı, yoksa başka bir dünya yaratmanın ilk adımı mı?
Münih’te doğan, Miami’de büyüyen ve Berlin’de üreten bir sanatçı Noah Becker. Anna Laudel İstanbul’da izleyiciyle buluşan “Herkese Yetecek Kadar Var” (There’s Enough for Everyone) başlıklı sergisi tam da bu senaryoların ve kolektif kaygılarımızın ortasına bir soru işareti bırakıyor.
Serginin adı ilk anda kapitalist kıtlık illüzyonuna karşı yazılmış şefkatli bir manifesto gibi duyuluyor. Ancak galeri mekanına adım attığınızda bu şefkatin arkasında oldukça çetin, sürtünmeli ve bir o kadar canlı bir sorgu dünyasıyla karşılaşıyorsunuz. Günümüz self-help endüstrisinden ve iyimser olumlamalardan ödünç alınan eser başlıkları ile eserlerin agresif görsel dili arasındaki çarpışma sergiyi son derece ritmik ve provoke edici bir mekana dönüştürüyor.


“Hepimize yer var.”
Becker’a İstanbul’daki sergisine dair yönelttiğimiz sorulara istinaden, sanatçı serginin çıkış noktasını anlatıyor ve toplumun bize sürekli rekabeti ve başarıyı sınırlı bir pastadan pay kapma mücadelesi olarak öğrettiğini vurguluyor: “Bir başkasının başarısının bizim olanaklarımızı azaltmak zorunda olmadığına inanıyorum.” diyor ve ekliyor: “Hepimize yer var.”
Becker tam bu noktada sergide yeni bir düşünsel katman açıyor. Serginin de omurgasını oluşturan en sert kavram Almancadaki Ellbogengesellschaft kavramı, yani kelime anlamıyla “dirsek toplumu”. Kavram, 1982 yılında Almanya’da yılın kelimesi seçilmiş. Almancada “başkalarını dirsekleyerek ilerlemeyi” çağrıştıran bu ifade bireylerin başkalarını acımasızca geride bırakarak kendilerine yol açtığı, rekabetin gündelik norm hâline geldiği acımasız ve bencil bir toplumsal yapıyı tarif ediyor. Anna Laudel’in sergi bültenine baktığımızda ise kavramın çevirisi “ben merkezci toplum” olarak ifade edilmiş.
Bu çeviri farkı da düşünmeye değer. “Ben merkezci toplum” bir tutumu, eğilimi tarif ediyor. “Dirsek toplumu” ise bir eylemi, bedenin başkasına doğru yaptığı fiziksel bir hamleyi çağrıştırıyor. Dirsek, kalabalıkta kendine yer açmak için bir başkasını itmenin aracı. Yani sorun yalnızca zihinde değil, bedenler arasındaki ilişkide de vuku buluyor. Dolayısıyla kavram birlikte yaşadığımız düzene ve yan yana durma biçimlerimize de bakmamızı istiyor. Becker’ın kullandığı keskin, aşındırıcı malzemeler de kavramı fiziksel, dokunulabilir bir gerilime dönüştürüyor. Bir başka deyişle sanatçı “ben merkezci” kelimesinin soyutluğuna değil “dirsek” kelimesinin bedenselliğine sadık kalıyor.
Böylece serginin başlığındaki o yatıştırıcı vaat ile Ellbogengesellschaft serisindeki malzemelerin yarattığı keskinlik karşı karşıya geliyor ve sergi mekanında neredeyse fiziksel bir kıvılcım çakıyor. Bir yanda “herkese yetecek kadar yer var” diyen iyimser bir telkin, öte yanda birbirini “dirsekleyen” bedenlerin yarattığı kesici bir varoluş. Becker resimlerindeki canlılığın neden tedirgin ettiğini böylece anlıyoruz.

Uçak penceresinden şehre bakmak
Sanatçının sergide getirdiği en önemli bakış ise şehre uçak penceresinden göz attığı kuşbakışı manzaralar. Kent topografyalarına baktığımızda “herkese yetecek kadar yer var” vaadini görselleştiren kapsayıcı ve bir o kadar da mesafeli bir düzlemle karşılaşıyoruz. Bu panoptik bakışın bir yandan da rahatlatıcı bir tarafı var. Yukarıdan bakıldığında kaos ritme dönüşüyor. Zıt renkler ve aşındırıcı dokular aynı yüzeyde birbirini ezmeden mevcudiyetini sürdürebiliyor.
Becker şehirlerle kurduğu kişisel ilişkinin resimlerin soyutlaşmasıyla başka bir boyut kazandığını düşünüyor ve şunları söylüyor: “Resimlerim çoğu zaman yaşadığım veya ziyaret ettiğim yerlere ilişkin anılarımdan doğuyor ancak zamanla bu anılar daha soyut bir görsel dile dönüşüyor. Amacım renkler, dokular ve jestler aracılığıyla o şehrin bende bıraktığı izlenimi aktarmak. Böylece benim için çok kişisel bir deneyimden doğan resim, izleyicinin kendi anıları ve deneyimleriyle de farklı anlamlar kazanabiliyor. Bir şehre yukarıdan bakmak her şeyi değiştiriyor… Bu, topluma benziyor. Hepimizin bireysel hayatları var ama sonuçta kendimizden çok daha büyük bir bütünün parçasıyız.”


Müziğin ritmi Becker’ın resimlerinde
Ritim demişken… Resim ve küratörlük çalışmalarının yanı sıra müzisyen kimliğiyle de bilinen Noah Becker, müziğin doğaçlama ve ritmik yapısını eserlerine taşıyor. Becker’ın görsel dilinde şehirlerin kendisi kadar üretim süreci de önemli bir yere sahip. Tuvaldeki boya katmanları ve kaosla kurulan hassas dengede müziğin sesini duymak mümkün.
Sanatçı farklı malzemeler, renkler ve dokularla çalışarak zaman içinde kendi görsel dilini geliştirdiğini, kaos ile kontrol arasında bir denge kurmaktan hoşlandığını anlatıyor. Becker resimleri üretim esnasında rastlantılar ve değişimlerle kendi yolunu buluyor. Becker “Benim için müzik ve resim birbirine çok yakın. İkisi de ritim, tekrar ve doğaçlama içeriyor. Neredeyse müzik yapar gibi çalışıyorum. Bir unsur diğerini yönlendiriyor ve her şeyi kontrol etmek yerine sürecin bana yol göstermesine izin vermekten hoşlanıyorum.”
Bugün Harika Seçimler Yapıyorum
Serginin belki de en zihin çelici ve mizahi yönü eser isimlerinde gizli: Bilinçli Niyetimi Hayallerimi Gerçekleştirmek İçin Kullanıyorum, Bugün Harika Seçimler Yapıyorum, Çünkü Onları Tam Bir Farkındalıkla Yapıyorum, Her Şeyin Yolunda Olduğunu Bilerek Günlerimi Hafif Ve Kaygısız Geçiriyorum, Tüm Yaşamla Birliğimi Kutluyorum, Hepimizin Bir Olduğunu Biliyorum.
Günümüz self-help endüstrisinin, New Age olumlamalarının ve toksik iyimserliğinin mottolarını taşıyan bu başlıklar resimlerin kaotik görsel diliyle çarpışıyor. Başlığın vaat ettiği huzur eserlerin agresif ve çatışmalı katmanları tarafından yutuluyor.
Becker bu karşıtlığı bilinçli olarak benimsediğini söylüyor: “Olumlu telkinlerle resimlerimin çoğu zaman kaotik ve yoğun yapısı arasındaki karşıtlığı seviyorum. Hayatın kendisi de çelişkilerle dolu ve bence başlıklar bunu yansıtıyor.” Sanatçı bu ifadelerle ilişkisinin yalnızca iyimserlikten ibaret olmadığını da belirtiyor: “İçlerinde samimiyet var ama biraz da mizah ve ironi mevcut. Bunlar, gerçeklik çok farklı görünse bile inanmak istediğim şeyler.”
Birlikte var olabilmenin imkânı
“Herkese Yetecek Kadar Var” aynı şehri ve aynı dünyayı paylaşırken birbirimizin alanını ezmeden, kendi özgünlüğümüzü kaybetmeden nasıl var olabileceğimizi soruyor. Kuşbakışı perspektifin de düşündürdüğü asıl mesele burada beliriyor. Herkese yer var. Herkesin farklı alanlarda, farklı renklerde ve farklı dokularda alanı var. Ve var olmak kuşbakışı gördüğümüz bu alanı paylaşırken birbirimize nasıl yer açtığımız, başkalarının varlığını kendi olanaklarımız için bir tehdit olarak görüp görmediğimizle ilgili.
Becker, serginin insanların birbirleriyle ne kadar bağlantılı olduklarını yeniden düşünmelerini umduğunu belirtiyor. “Hepimiz birer birey olsak da sürekli olarak birbirimizi etkiliyoruz,” diyen sanatçı, serginin temel düşüncesini “Kendimize yer açmak için sürekli mücadele etmek zorunda kalmadan birlikte yaşayabileceğimiz bir dünya hayal etmek” olarak açıklıyor.
Her şeye rağmen “Herkese Yetecek Kadar Var” cümlesinin gücü henüz tam olarak gerçekleşmemiş bir olasılığı dile getirmesinde yatıyor. Cümlenin iyimser ve şefkatli bir temennisi var. Ve bu temenni gerçekliği görmezden gelmeyen, kandırmayan ve yalan söylemeyen bir temenni. Gördüğünü, bildiğini söylediğine emin gibiyiz. Bilgeliğine güveniyoruz. Arkasını dönmeyen, gözünü kaçırmayan bir bilgelik bu. Temennisi hayatın sürtünmesini, karmaşayı, kaosu, çatışmayı birebir tecrübe etmiş bir zihnin süzgecinden geçiyor. Temenni sırtımızı sıvazlıyor. Merak etme, diyor sessizce, herkese yetecek kadar yer var.





























