İbrahim Örs’ün Metrohan’da gerçekleşen “Dünyanın Halleri” başlıklı kişisel sergisi, sanatçının farklı dönemlerde ve coğrafyalarda ürettiği eserleri bir araya getirerek figüratif resimden kendine özgü bir görsel dile uzanan sanatsal yolculuğunu görünür kılıyor. Toplumsal eleştiri, ironi ve gündelik yaşam gözlemleriyle başlayan bu yolculuk, zamanla insan bedenini, hayvanları, ağaçları ve nesneleri kıvrımlı biçimlerin, ritmin ve rengin ortak dünyasında buluşturan bir resim anlayışına dönüşüyor. Türkiye ile Danimarka arasında şekillenen yaşamı, Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde edindiği birikim ve yıllar içinde geliştirdiği bağımsız sanat dili, Örs’ün üretimini anlamak için farklı kapılar açıyor. Aile koleksiyonundan 62 eseri bir araya getiren sergi, sanatçının biçimsel arayışlarını ve toplumsal duyarlılığını birlikte düşünmeye davet ederken dünyayı yeniden görmenin ve alışılmış olanın ardındaki anlamları keşfetmenin imkânlarını da araştırıyor.
İbrahim Örs’ün kızı Aslı Örs Çağlı ile Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinin sanatçıya bıraktığı miras, Türkiye ve Danimarka arasındaki kültürel karşılaşmaların üretimine etkisi ve “Dünyanın Halleri” sergisi üzerine konuştuk.
İbrahim Örs, Türkiye’de figüratif resmin dönüşümü bağlamında önemli sanatçılardan biri. Gerek sanat eğitimi, gerekse uzun yıllar gerçekleştirdiği sergilerle bu alanda özel bir figür. Öncelikle Örs’ün sanat anlayışı nasıl tanımlarsınız? Örs’ün kendi kuşağıyla paylaştığı meseleler ve onu çağdaşlarından ayıran biçimsel arayışlara dair neler
söylersiniz?
Babamın resimlerine baktığımda beni en çok etkileyen şey, dünyayı olduğu gibi aktarmaktan çok, kendi görme biçimiyle yeniden kurması. İbrahim Örs, 68 kuşağının sanatçılarından biri. Sanatının ilk dönemlerinde, kuşağıyla paylaştığı toplumsal duyarlılığı ve eleştirel bakışı resimlerinde görüyoruz. Dönemin siyasal ve ekonomik koşulları, sınıfsal farklılıklar, insan ilişkileri ve gündelik yaşamın çelişkileri çalışmalarına yansıyor. Özellikle 1970’li yıllardaki eserlerinde ironi, mizah ve zaman zaman trajikomik bir anlatım öne çıkıyor. Kravatlı, Boyacı Sandığı ve daha sonra yaptığı Beyaz Bürokratlar gibi resimlerinde eleştirisini doğrudan bir mesaj vermekten çok, figürlerin duruşları, değişen oranları, kullandıkları nesneler ve içinde bulundukları ortamlar aracılığıyla kuruyor.
Zaman içerisinde resim dili dönüşüyor. İnsan yüzleri, bedenler, hayvanlar, ağaçlar ve gündelik nesneler onun resimlerinde giderek kendine özgü biçimler kazanıyor. Tekrarlanan ama her defasında değişen kıvrımlı formlar, kaligrafik fırça hareketleri, renk ve ışık ilişkileriyle adeta kendi görsel alfabesini oluşturuyor. Bu dilin gelişiminde farklı sanat gelenekleriyle kurduğu ilişkinin önemli bir yeri var. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde yetişmesi, Anadolu’nun görsel kültürü, renk, ritim ve yüzey anlayışıyla kurduğu bağ açısından önemli. Richard Lindner’in toplumsal eleştiriyi abartılı figürlerle ifade eden yaklaşımı, Fernand Léger’nin modüler biçimleri ve Arcimboldo’nun farklı parçalardan bütün oluşturan portreleri, ilgilendiği ve araştırdığı resimsel yaklaşımlar arasında. Botticelli’nin Venüs’ün Doğuşu ve Caravaggio’nun Baküs gibi klasik eserlerini ise kendi resim diliyle yeniden yorumluyor.
Türkiye’de yetişmiş, yaşamının uzun bir bölümünü Danimarka’da geçirmiş bir sanatçı olarak hem kendi kültürel kökleriyle hem de Batı sanatının farklı dönemleriyle sürekli bir ilişki içinde olmuş. Ancak bütün bu birikimleri olduğu gibi benimsemek yerine, kendi gözlemleri ve sanatsal arayışlarıyla dönüştürmüş.
1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde Ludmila Behramoğlu’nun kaleme aldığı söyleşide, bütünüyle Batılı olmaya çalışmakla yerel olana inatla bağlı kalmak arasındaki ikileme değinerek şöyle söylüyor: “Bu iki birikimi birbirine aşılayarak yeni bir senteze ulaşmaktır aslolan.”
Bence bu söz onun sanat anlayışını çok güzel özetliyor. Babamın özgünlüğünü yalnızca farklı kültürlerden ve sanat akımlarından beslenmesinde değil, bütün bu etkilerden kendine ait, tanınabilir bir resim dili geliştirmesinde görüyorum.


Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesi, İbrahim Örs’ün sanat eğitiminin ve erken dönem üretimlerinin ilk duraklarından biri olarak kabul edilebilir. Bu atölyenin eğitim anlayışı, onun renk, kompozisyon ve figür yaklaşımını nasıl şekillendirdi? Bu atölye süreci Örs’ün sonraki çalışmalarını nasıl etkiledi?
Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde öğrenciler, büyük ustaları incelemeye, farklı teknikleri denemeye ve kendi sanatsal yollarını bulmaya teşvik ediliyormuş. Babamın sanat yolculuğuna baktığımda bu yaklaşımın izlerini görüyorum. Hayranlık duyduğu ustaların eserlerini inceledi, öğrendiklerini zamanla kendi özgün resim diline dönüştürdü ve farklı konuları bu dille yorumlamayı sürdürdü.
İbrahim Karaoğlu, Başka Ayna kitabında Bedri Rahmi’den öğrenilenleri yaşamdan imgeler toplamak, renklerle düşünmek, yaşadığı coğrafyanın kültürel birikimini incelemek, nesnelerin üzerindeki ışık oyunlarını görmek ve dünyaya hep yeniden bakmak üzerinden anlatıyor. Bütün bunların babamın resimlerinde karşılığını bulduğunu düşünüyorum. Tarihe, dünya meselelerine, insanlara ve yaşadığı yerlere duyduğu merak, gözlemleri ve deneyimleri resimlerine yansırdı. Tanıdık olanı farklı bir gözle ele alır, gördüklerini kendi resimsel dünyasında yeniden yorumlardı.
Bedri Rahmi, Resme Başlarken kitabında ressamın kendi hazırladığı renklerle düşünebilmesinin önemini vurguluyor. Babamın renklerle kurduğu ilişkide de bunu görebiliyoruz. Renklerini konuya ve yaratmak istediği atmosfere göre belirlerdi. Bazen bir resim serisinin tamamında belirli ton ilişkileri üzerinde çalışır, başka bir seride bambaşka bir renk dünyası oluştururdu. Renk onun için yalnızca gördüğünü aktarmanın değil, biçimi, derinliği, ritmi ve duyguyu oluşturmanın da bir yoluydu. Kompozisyonlarında çizgi, leke, renk ve ışık birbirini tamamlar; figürler de çevreleriyle birlikte resmin bütününü oluştururdu. Bedri Rahmi’nin yanında tuval resminin yanı sıra duvar resmi ve mozaik gibi farklı tekniklerle çalışması da önemli bir deneyimdi. Atölyede edindiği bu bilgi ve birikimi sonraki yıllarda kendi
sanatında geliştirdi, farklı ölçeklerdeki çalışmalarına taşıdı.
İbrahim Örs ile Bedri Rahmi Eyüboğlu arasındaki öğrenci ve asistan ilişkisini, sanatsal aktarım açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Örs’ün hocasından devraldığı birikimi dönüştürerek bağımsız bir resim dili geliştirmesi hangi çalışma ve dönemler üzerinden okunabilir?
Bedri Rahmi’nin öğrencisi olarak resme bakmayı, onu okumayı, renk ve biçimlerle düşünmeyi öğrendi. Asistanı olarak da hocasının duvar resmi ve mozaik çalışmalarına katılarak bu birikimi uygulama fırsatı buldu. Ancak öğrendiklerini hocasının üslubunu sürdürmekten çok, zamanla kendi resim dilini geliştirmek için kullandı.
Bu dönüşümü farklı dönemlerdeki eserlerinde izlemek mümkün. 1971 tarihli Balıkçılar ve 1973 tarihli Anadolu’dan Peyzaj gibi erken çalışmalarında renk, yüzey, ritim ve sadeleştirilmiş figürler öne çıkıyor. 1970’lerin ikinci yarısında toplumsal gözlemlerini ironi ve abartılı figürlerle ifade ediyor. 1980’lerin sonlarından itibaren ise doğa ve figür arasındaki ilişki değişiyor; kıvrımlı, tekrarlanan biçimler hem figürü hem de resimsel mekânı oluşturmaya başlıyor. 1990’larda artık konu ne olursa olsun, kendisine ait, tanınabilir bir görsel dil görüyoruz.
Bedri Rahmi’nin Anadolu’nun kilimlerine, yazmalarına ve nakışlarına duyduğu ilginin de babamın resimlerinde bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Bu geleneklerdeki ritim ve tekrar anlayışı, onun geliştirdiği biçimlerde yeniden hayat buluyor. Motifleri olduğu gibi kullanmak yerine kendi resimsel dünyasının parçalarına dönüştürüyor.
Asistanlık döneminde kazandığı teknik birikimi ise 1974’te İstanbul Sheraton Oteli için gerçekleştirdiği ödüllü panolarda ve 1987’de Kopenhag’da yaptığı Anadolu’dan Selam duvar resminde görebiliyoruz. Bu ilişkiye baktığımda, bir ustadan öğrenilenlerin zamanla öğrencinin kendi diline dönüşmesini ve ardından yeni kuşaklara aktarılmasını görüyorum.

Örs’ün yetiştiği atölyeyi dönemin sanat tartışmalarının ve sanatçı ilişkilerinin bir parçası olarak ele almak mümkün. Atölye arkadaşları ve sanatçı dostlarıyla kurduğu düşünsel ilişkiye dair ne söylersiniz? Örs’ün yakın çevresinde hangi isimler vardı?
Akademi yıllarını anlatırken babam Ortaköy’deki ilk evlerinden sık sık söz ederdi. Burhan Uygur, Mustafa Ata ve Hanefi Yeter’le ev arkadaşıymışlar. Ekonomik koşulları oldukça zormuş; kışın ısınabilmek için akşamları sinemaya gittiklerini anlattığını hatırlıyorum.
Bu kadar zor koşullara rağmen sanattan vazgeçmeyen bu gençlerin, yıllar içerisinde her birinin kendi yolunu bularak önemli sanatçılar haline gelmesi çok anlamlı. O yıllardaki sanat tartışmalarına tanık olmadım elbette. Ama birbirlerinin çalışmalarını yakından görmenin, fikir alışverişinin, dayanışmanın ve belki de aralarındaki tatlı, yaratıcı rekabetin her birini kendi yolunda daha ileriye taşıdığını düşünüyorum. Bu dostlukların bazıları yaşam boyu sürdü. Hanefi Yeter’le bir araya geldiklerinde yeniden gençlik yıllarına döner, sürekli şakalaşırlardı. Gökhan Anlağan, Mustafa Dulda, Gülseren Südor, Dilek Işıksel, Akbar Behkalam, Yusuf Katipoğlu ve Yusuf Taktak da hatırladığım sanatçı çevresindeki isimlerden. Şair Can Yücel de Kuzguncuk yıllarından dostları arasındaydı. Bunlar benim hatırlayabildiğim isimler; elbette çevresinde benim bilmediğim ya da şu an hatırlayamadığım başka sanatçı dostları da vardır.
Akademi’deki öğretim üyeliği süreciyle bağımsız bir sanatçı olarak İbrahim Örs belirli noktalarda birbirleriyle kesişirken belirli noktalarda birbirinden ayrışabilir şüphesiz. Bu noktada siz sanatçı Örs ile akademideki Örs arasında nasıl bir fark ve ortaklıktan söz edebilirsiniz?
Akademi’de öğretim üyeliği yaparken de kendi resimlerini üretiyor, sergiler açıyor ve sanatsal araştırmalarını sürdürüyordu. 1982’de Galata Sanatevi’nde açtığı sergi de bu yıllara rastlıyor. Öğretmek ve yaratmak, yaşamı boyunca birbirini besleyen iki alan oldu.
Bir sanatçının gelişiminde zaman zaman alıştığı ortamın dışına çıkarak yeni deneyimlere, kültürlere ve bakış açılarına açılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Akademi’den ayrılarak bağımsız sanatçı yaşamını seçmesini de bu açıdan değerlendiriyorum. Bu değişim, zamanını ve
çalışma koşullarını kendi sanatsal arayışlarına göre düzenlemesine, dünyasını genişletmesine olanak sağlamış olabilir.
Ancak öğretmenliği hiç bırakmadı. Danimarka’da özel dersler ve atölye çalışmalarıyla eğitim vermeye devam etti. Türkiye’de ise eşi, ressam Bodil Örs’le birlikte Muğla, Milas’ın Kıyıkışlacık Mahallesi’nde, antik adıyla İasos’ta kurdukları sanat okulunda yıllarca öğrenciler yetiştirdi. Bu yüzden aralarındaki farkı sanatçı kimliğinde değil, sanatını ve öğretmenliğini sürdürdüğü yaşam ve çalışma düzeninde görüyorum.

Türkiye ve Danimarka’da sürdürdüğü çalışmalar, Örs’ün kariyerini farklı sanat ortamlarıyla ilişkilendirmesi bakımından önemli. Bu çevreler onun üretimine, sergileme olanakları ve sanatının alımlanması sürecine dair ne tür etkilerde bulundu? Örs için Türkiye ile Danimarka arasındaki gidiş gelişler sanatını nasıl etkiledi?
Danimarka’da yaşamanın resimlerine etkisini kendi sözlerinde de görüyoruz. 1987 yılında Milliyet Sanat dergisinde, “Nesnelere eleştirel bir gözle bakabilmem Danimarka’da yaşamama bağlı bir olgu” diyor. Farklı bir toplumda yaşamak, Türkiye’deki alışkanlıklara ve toplumsal ilişkilere başka bir mesafeden bakmasını sağlamış. Danimarka’daki evinin pencerelerinden
gördüğü orman manzaraları da resimlerine girmeye başlamıştı. Öte yandan Avrupa’da yaşaması, dünya sanatının önemli eserlerine doğrudan erişimini kolaylaştırdı. Louisiana Modern Sanat Müzesi’ne sık sık gider, Avrupa’nın farklı müzelerini ziyaret ederdi.
Babamın sık sık tekrarladığı bir düşünce vardı: “Bir sanatçı ancak kendi kültürü içinde tam olarak anlaşılabilir.” Danimarka’da da sergiler açmasına rağmen, sanat yaşamı boyunca resimlerini Türkiye’de sergilemeye büyük önem verdi. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere farklı şehirlerde düzenli olarak kişisel ve karma sergilere katıldı. Benim gözlemim, eserlerinin Türkiye’deki koleksiyonerler tarafından daha fazla ilgi gördüğü ve önemli bir bölümünün buradaki koleksiyonlara girdiği yönünde. Kendi kültürü içerisinde anlaşılmaya verdiği önemin, Türkiye’deki sanat çevreleriyle bağını sürdürmesinde de etkili olduğunu düşünüyorum.
Bu, başka kültürlerle kurduğu ilişkilerin daha az önemli olduğu anlamına gelmiyor. Kopenhag’da gerçekleştirdiği Anadolu’dan Selam duvar resmi, sanatının Danimarka’daki kamusal alanda da yer bulmasının önemli örneklerinden biri. Üstelik bu kültürel alışveriş tek yönlü değildi. O yıllarda Danimarka’da Türkiye’den gelen insanlar çoğunlukla “misafir işçi” kimliğiyle tanınıyor, Türkiye’ye ilişkin algılar zaman zaman sınırlı ve kalıplaşmış imgelerle şekilleniyordu. 1980’lerin sonunda temellerini attıkları İasos’taki sanat okulunda Bodil’le birlikte yaklaşık 28 yıl boyunca
İskandinavya’dan gelen sanatseverlere desen, suluboya, renk teorisi ve mozaik dersleri verdiler.
Öğrencileriyle antik kentleri geziyor; onları Milas pazarıyla, kilimlerle, yerel yaşamla,
yemeklerimizle ve insanlarımızın misafirperverliğiyle tanıştırıyorlardı. Böylece katılımcılar Türkiye’yi uzaktan edinilmiş izlenimlerle değil, yaşayarak tanıma fırsatı buluyorlardı. Bu da okulun en önemli amaçlarından biriydi.
Farklı kültürlerden beslenirken kendi kültürel birikimini de başkalarıyla paylaştı. Resimleriyle olduğu kadar kurduğu insan ilişkileriyle de iki dünya arasında köprüler oluşturdu.

Her sanatçının kendine özgü bir sanat anlayışı ve üretim pratiği söz konusudur muhakkak. Peki İbrahim Örs için atölyede çalışmanın anlamı/karşılığı nedir? Desen, eskiz, gözlem ve tuval üzerindeki müdahaleler arasında nasıl bir ilişki vardı?
Babam resim yapmayı bisiklete binmeye benzetirdi. Bisikletin ilerlemesi için pedalları çevirmeye devam etmek gerektiğini, resim yapmanın da böyle bir süreklilik istediğini söylerdi.
Bodil’le birlikte yaşadıkları her iki ülkede de kendilerine ait ayrı atölyeleri vardı. Günlük yaşamlarının belirli bir ritmi olurdu. Sabahları hemen hemen aynı saatte kalkarlardı, yedi Tibet hareketini yaparlardı, kahvaltıda yulaf ezmesi yerlerdi, yürüyüşe çıkarlardı. Ardından kahve ve bazen simit, sonra herkes kendi atölyesine… Öğle yemeği, günlük gazetelerin okunması ve kısa bir öğle uykusundan sonra yeniden çalışma. Beş çayıyla bir mola daha, ardından akşam yemeğine kadar atölye. Akşamları ise televizyon ya da kitap… Bu ritim haftanın yedi günü sürerdi.
Yeni bir resme başlamadan önce bazen birkaç gününü hazırlıkla geçirirdi. Gazete ve dergilerden ilgisini çeken fotoğrafları keser, eskizler yapar, kompozisyonunu zihninde kurgulardı. Kimi zaman yerde uzanıp radyodan türkü dinler, kimi zaman uzun uzun gazete okurdu. Ben de “Kaytarıyor musun?” diye takılırdım, birlikte gülerdik. Şimdi düşündüğümde, o zamanların da resmin zihninde yavaş yavaş olgunlaştığı bir hazırlık süreci olduğunu görüyorum.
Tuvalin başına geçtiğinde ise saatlerce çalışırdı. Aynı anda birkaç resim üzerinde çalışmaz, başladığı resmi bitirmeden yenisine geçmezdi. Birçok resminde önce tuvali İtalyan kırmızısıyla hazırlar, eskizlerini kara kalemle tuvale aktarırdı. Ardından siyah, beyaz ve gri tonlarla alt yüzeyini oluşturur; yağlıboyayla koyudan açığa ilerleyen ton geçişleri ve kendine özgü kıvrımlı, ritmik fırça hareketleriyle resmi katman katman işlerdi.
Bugün resimlerindeki birbirini izleyen, tekrar ettikçe değişen kıvrımlara baktığımda, atölyedeki o günlük çalışma ritmi geliyor aklıma. Yeni bir resme başlamadan önce günlerce düşünebilir, okuyabilir, türkü dinleyebilirdi. Ama çalışmak için ilham gelmesini beklemez, her gün atölyesine girerdi. Sanırım bisiklet benzetmesiyle anlatmak istediği de tam buydu: Pedalları çevirmeye devam etmek.
1980’lerden itibaren belirginleşen soyutlama, tekrar ve deformasyon, Örs’ün resim dilinin ayırt edici özellikleri arasında değerlendirilebilir. Bu dönüşümün sanatçının figür anlayışında nasıl bir karşılığı var? İnsan bedeni ve nesne, onda biçimsel müdahalelerle birlikte nasıl yeni anlamlar kazanır?
İbrahim Örs’ün resimlerine yakından baktığınızda, birbirine benzeyen ama hiçbir zaman tamamen aynı olmayan kıvrımlar, fırça izleri ve renk geçişleri görüyorsunuz. Birkaç adım uzaklaştığınızda ise bütün bu parçalar birleşerek bir yüzü, bedeni ya da nesneyi oluşturuyor. Tekrarlar yalnızca yüzeyde ritim ve hareket yaratmakla kalmıyor, figürün kendisini de oluşturuyor.
Bu yakınlık ve uzaklık ilişkisi bana hayata bakışımızı da düşündürüyor. Bazen bir olayın, ilişkinin ya da deneyimin içindeyken ayrıntılara o kadar yakın oluyoruz ki bütünü göremiyoruz. Biraz mesafe aldığımızda ise parçalar arasındaki ilişkileri ve daha önce fark etmediğimiz anlamları görebiliyoruz.
Üstelik aynı bütüne baksak da hepimiz aynı şeyi görmüyoruz. Çünkü gördüklerimize kendi belleğimizi, deneyimlerimizi, duygularımızı ve yargılarımızı da taşıyoruz. Benim için bu resimlerin ilginç yanı da burada: Figür, bütün bu parçaların birleşmesiyle tanınabilir hale gelirken, ona yüklediğimiz anlam bakışımızla birlikte değişebiliyor.
İnsan ve toplumsal yaşama ilişkin gözlemler, İbrahim Örs’ün sanatında önemli bir çıkış noktası olarak görülebilir. Peki resminin giderek daha kişisel ve biçimsel bir karşılık/anlam üstlendiği son dönem işlerinde toplumsal meselelerle ne tür bağ(lar) geliştirdi? Kişisel olanla toplumsal olan arasında ne tür bir bağdan/ilişkiden söz edilebilir?
Bu değişimi, yaşam deneyimleriyle birlikte bir sanatçının ifade biçiminin derinleşmesi olarak görüyorum. Gençlik yıllarında toplumsal çelişkileri, adaletsizlikleri ve insan ilişkilerini ironiyle, zaman zaman oldukça çarpıcı biçimlerle ortaya koyarken, yıllar içinde anlatımı başka boyutlar
kazandı.
Tarihe, dünya meselelerine ve siyasete ilgisi hayatı boyunca sürdü. Toplumsal duyarlılığıdeğişmedi; ancak resimlerinde insanın doğayla ve çevresiyle kurduğu ilişki farklı bir yer edinmeye başladı. Önceleri figürün arkasında, bir pencerenin ardından görülen doğa, sonraki çalışmalarında figürle iç içe geçerek resmin bütününe yayıldı. İnsan, doğa ve nesneler aynı resimsel dünyanın parçaları haline geldi.
Yaşamının ilerleyen yıllarında kısa bir dönem içinde kardeşi ve çok yakın dostları dahil, sevdiği birkaç insanı art arda kaybetti. Daha sonra böbrek hastalığının ağırlaşmasıyla da yüzleşti. Sanatındaki biçimsel dönüşüm bunlardan çok önce başlamıştı. Yine de ölümün insanın yaşamına bu kadar yakından girmesi, hayatın geçiciliğini ve gerçekten neyin önemli olduğunu daha derinden düşündürebiliyor.
Bazı resimlerinde karşımıza çıkan “sevgi”, “barış”, “güven”, “cesaret” ve “empati” gibi sözcükler, güller ve doğayla iç içe geçen figürler bana bu değerleri hatırlatıyor. Sanki görünenin ardında, yaşamın nasıl olabileceğine dair başka olasılıklar da beliriyor.
Kişisel olanla toplumsal olanın burada birbirinden ayrıldığını düşünmüyorum. Eleştirel bakışı kaybolmuyor; zamanla başka bir ifade kazanıyor. Belki de bu resimler bizi yalnızca dünyanın çelişkilerini görmeye değil, sevginin, barışın, güvenin ve bütünlüğün daha fazla yer bulduğu bir yaşama da davet ediyor.
“Dünyanın Halleri”, aile koleksiyonundan 62 eserle sanatçının farklı dönemlerini bir araya getiren özel bir sergi. Seçkinin oluşturulmasında hangi tarihsel ve küratoryal düşünceler belirleyici oldu? Sergi, Örs’ün üretimindeki süreklilikleri ve kırılmaları nasıl görünür kılıyor?
Bu serginin çıkış noktası, babamın vefatından sonra onun anısını yaşatmak, sanat yaşamını kutlamak ve ardında bıraktığı mirası yeniden sanatseverlerle buluşturmaktı. Eserlerinin yalnızca onu tanıyanlarla değil, çocuklarla, gençlerle, sanatçılarla ve sanata merak duyan herkesle buluşmasını çok istedik.
Aile koleksiyonumuzdan seçtiğimiz 62 eser, farklı yıllarda ve farklı coğrafyalarda üretilmiş. Hepsini bir arada gördüğümüzde, sanatının geçirdiği dönüşümler kadar sürekliliği de daha belirgin hale geliyor. Erken dönemlerdeki toplumsal gözlemlerinden sonraki yılların biçimsel arayışlarına kadar farklı anlatımlar var. Ama bütün bu resimlerde, yıllar içerisinde geliştirdiği kendine özgü ritmi, görme biçimini ve resimsel dili tanıyabiliyoruz.
İstanbul’da, Danimarka’da ve İasos’ta, farklı zamanlarda yaptığı resimler bugün aynı mekânda buluşuyor. Bu, bir bakıma babamın yaşamının farklı dönemlerini de bir araya getiriyor. Onun sanatını böyle bir bütünlük içinde görmek ve eserlerinin yeni izleyicilerle buluşmasına tanıklık etmek benim için büyük bir onur ve gurur kaynağı.
İBB Kültür ve İBB Miras ekipleri bu serginin hayata geçirilmesinde olağanüstü bir emek, özen ve profesyonellik gösterdi. Bu kadar kapsamlı bir serginin böylesine duyarlı bir yaklaşımla gerçekleştirilmesi ailemiz için çok kıymetli. Kendilerine gönülden minnettarım.
Sergide portreler, beden parçaları, hayvanlar, ağaçlar ve gündelik nesneler aynı resim dünyası içinde buluşuyor. Bu farklı konuları birbirine bağlayan biçimsel ve düşünsel ilişkiler nelerdir?
Bir insan yüzü, bir at, bir ağaç ya da gündelik bir nesne… İlk bakışta birbirinden çok farklı konular. Ancak İbrahim Örs’ün resimlerinde kıvrımlı biçimler, tekrarlar, ışık ve renk ilişkileri bütün bu farklı varlıkları ortak bir ritim içinde buluşturuyor. Sanki her biri aynı görsel dilin başka bir ifadesi.
Bu bana yaşamın kendisini düşündürüyor. Hepimiz birbirimizden farklıyız ama aynı zamanda daha büyük bir bütünün parçasıyız. Doğada, insanda, hayvanda, hatta gündelik nesnelerde bile aynı hareketi ve ritmi hissedebiliyoruz. Babamın resimlerine baktığımda, sanki yalnızca varlıkların dış görünüşlerini değil, onları birbirine bağlayan yaşam enerjisini de resmettiğini hissediyorum.
Serginin başlığı da son derece çarpıcı: “Dünyanın Halleri”. Bu başlık, sanatçının görünür gerçekliği dönüştürme biçimini anlamak için nasıl bir çerçeve sunuyor?
“Dünyanın Halleri” başlığını İBB Miras’tan sevgili Zeynep Çulha ve ekibi seçti. Resimleri bir arada görünce ne kadar yerinde bir isim olduğunu daha iyi anladım.
Dünyanın halleri dediğimizde insanın, toplumun, doğanın ve yaşamın sürekli değişen durumları geliyor aklımıza. Babamın eserlerinde de gündelik hayatın çelişkilerinden tarihe, insan ilişkilerinden bir ağaca ya da güle uzanan çok farklı haller var. Ancak bu görüntüler tuvale geldiğinde aynı kalmıyor; onun gözleminden, hafızasından, hayal gücünden ve kendine özgü resim dilinden geçerek yeniden şekilleniyor. Böylece tanıdığımız bir figür ya da nesne, daha önce fark etmediğimiz başka çağrışımlara açılıyor.
Başlık hem resmettiği dünyanın çeşitliliğini hem de onu resmetme biçiminin yıllar içindeki değişimini kucaklıyor. Aynı dünyadan söz ediyoruz, ama onun tek bir hâli yok.
Son olarak, bu sergide izleyicilerle buluşan işler İbrahim Örs’ün sanat pratiğine ve yeni kuşaklara dair ne tür bir anlam dünyasını içerisinde barındırıyor?
Bu eserlerin ardında, bütün güçlüklere rağmen kendi yolunu seçmiş ve yaşamını sanata adamış bir insanın hikâyesi var.
Ekonomik imkânları oldukça kısıtlı bir ailede büyüdü. Hukuk Fakültesi’ni de kazanmıştı ama resim okumayı seçti. 1965 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Öğrencilik yıllarında geçim ve barınma sıkıntıları çekti; bir dönem Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’nin odalarında kaldı. Yazları Almanya’da demir fabrikalarında ağır işlerde çalışarak eğitimini sürdürdü. “Ben ressamdan başka bir şey olamazdım” derdi. Gerçekten de bütün bu zorluklara rağmen resimden hiç vazgeçmedi.
Yaşamı boyunca araştırmaya, öğrenmeye, denemeye ve kendi sanatını geliştirmeye devam etti. Sağlığı izin verdiği sürece üretti. Bu kararlılığın, ardında bıraktığı mirasın en değerli parçalarından biri olduğunu düşünüyorum. Kendi yolunu seçme cesareti, merakını canlı tutmak, koşullar ne olursa olsun kendini ifade etmenin yollarını aramak ve bu yolda emek vermek…
Dilerim bu eserlerle karşılaşan herkes sergiden kendi merakını, sorularını, hayal gücünü ve dünyaya farklı gözlerle bakabilme cesaretini yanında götürür. Görünenle yetinmeyip onun ardındaki anlamları ve olasılıkları keşfetmek, alışılmışın ötesine bakabilmek… Yaşımız ya da sanatla ilişkimiz ne olursa olsun, hepimiz için mümkün.
Babam artık aramızda değil, ama resimleri onlara bakan herkesle yeni bir ilişki kurmaya devam ediyor. Belki de sanatın en güzel yanı bu: Bir yaşam sona erse de onun açtığı pencereler başkaları için açık kalabiliyor.
Röportaj için başvurulan kaynaklar:
- İbrahim Karaoğlu, Başka Ayna: Ressam İbrahim Örs’ün Sanatsal Anatomisi, Peker
Sanat Evi Yayını, Ankara, Aralık 2013. (5–29 Aralık 2013 tarihlerinde Peker Sanat
Evi’nde düzenlenen İbrahim Örs sergisi için 350 adet basılan nüsha.) - Zafer E. Bilgin, İbrahim Örs, Bilim Sanat Galerisi, 2005.
- Bedri Rahmi Eyüboğlu, Resme Başlarken, Bilgi Yayınevi, Ankara, Mayıs 1986, s. 38.
(İbrahim Karaoğlu’nun kitabında aktarılan bölüm.) - Semra Aldoğan, Eğitimci Kimliğiyle Bedri Rahmi Eyüboğlu, yüksek lisans tezi, İstanbul
Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003. - Ludmila Behramoğlu, “Batılı Sanata Doğulu Aşı”, Cumhuriyet, 20 Ocak 1991, s. 7.
- İbrahim Örs söyleşisi, Milliyet Sanat, sayı 166, 15 Nisan 1987, s. 64. (Necmi Sönmez’in
aşağıdaki yazısında aktarılan bölümler.) - Necmi Sönmez, “Yel, Toz, Portreler: İbrahim Örs”, Unlimited, 12 Eylül 2022.
- Meral Bostancı, “İbrahim Örs’ün Son Dönem Resim Çalışmaları Üzerine: Bağlamsal Bir
Okuma”, 10 Ekim 2015. İndigo Dergisi, 5 Aralık 2015. - İBB Kültür Sanat, “İbrahim Örs: Dünyanın Halleri”, Metrohan sergi duyurusu, 2026.
- Immigrantmuseet (Danimarka Göç Müzesi), “Den typiske gæstearbejder”, 1960 ve
1970’lerde Danimarka’ya işçi göçünün tarihsel arka planı.






























