Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

Gelgitte ısrar etmek: Kıyı Project

Kıyı kavramını merkeze alarak araştırma odaklı, yazınsal ve sanatsal çalışmalar gerçekleştiren Kıyı Project’i Özge Yağcı’yla konuştuk.

Kıyı Project'in çalışmalarından görüntü

Kıyı güncel sanat projesi, 2019’dan bu yana aktif bir şekilde kıyı merkezli, araştırma odaklı, yazınsal ve sanatsal pratiklerini kent ölçeğinde gerçekleştirmeye devam ediyor. Sergiler, seminer serileri, araştırma gezileri ve buluşmalar düzenleyerek yerel bileşenlere kıyıda bulunmanın süreç bazlı, akışkan ve korunması gereken kırılgan unsurlarını gösteriyorlar. Periferide konumlanmayı coğrafi bir verinin ötesine taşıdıkları için, sürekli değişen sınırlara ve kontrast çizgilerine sahip kıyıların periferik kamusallığı periyodik olarak tartışmaya açılıyor. 

Devlet temelli ve özel sektöre ait çarpık alanların mercek altına alındığı projelerinde burada gerçekleşen sezonluk ilginin kısa ve uzun vadeli zararlarını gözlemleme şansı buluyoruz. İnsan dışı türlerin de seferber edilmesiyle birlikte birden çok disiplinin ortak bir sahada buluşması, doğaya göre şekillenen bir tavırda ısrar edilebilmesine imkân sağlıyor. Kıyı Project’in kurucularından olan sanatçı Özge Yağcı’ya oluşumun geçirdiği dönüşüm, temel değerleri ve gelecekteki planları üzerine konuştuk.

Sergiler öncesinde kendi keşif gezilerinizi yaparak, “yerleşmek” ve “bulunmak” üzerine fikir geliştiriyorsunuz. Bu anlamda sergi alanı belirlemenin kendisi sizin için bir tür arazi sanatı rotası deneyimine dönüşüyor. Halihazırda var olan sergi alanlarına ilk kez girip bir sergiyi hayali olarak yerleştirmek ile sizin yaptığınız gibi keşfe çıkmak arasındaki farklar nasıl tanımlanabilir?

Sergi hazırlık sürecinde pek çok kez keşif gezileri yapıyoruz. Keşifte bulunduğumuz doğa alanının sergileme pratikleri açısından potansiyellerini ve dezavantajlarını değerlendiriyoruz. Örneğin her iki sergimizde de denizin içinde bulunan bir falez parçası, başka bir deyişle küçük adacık, birer arzu mekânına dönüşmüştü. O adaya hangi işin uygun olacağı, hangi sanatçının yerleşeceği gibi sorunsallar oluşmuştu. Dolayısıyla küratoryal bir yaklaşımla işlerin o doğa mekânına uygunluğuna göre yerleşimlerini sağlıyoruz. Denizin içine ya da yüzeyine yerleşmek isteyen işler de oluyor örneğin. Hava bozuk ve deniz çok dalgalı oluyorsa işlere zarar verebiliyor. Bu durumda onunla en uygun formun yüzeyde, onla hareket eden, bir anlamda denizin içinde yüzen formlar olduğunu fark ediyoruz. Kara kısmında da hareketlilikler oluşuyor. Keşifte bulunduğumuz süreç içerisinde yerleşmek istediğimiz bir kaya parçası sonrasında rüzgârın da etkisiyle kaybolabiliyor ya da sınırları, yani görünürlüğü değişebiliyor. Dolayısıyla kıyı en, boy, derinliğin sürekli değiştiği hareketli bir mekân kurgusu sunuyor. Bu haliyle de galeri mekânından oldukça farklılaşıyor. Değişken hava koşulları, denizin dalgalı ya da durgun oluşu, kumulların ya da çakılların deniz ve rüzgârla hareketi; belirsiz ve deneyime açık bir yapı oluşturuyor. Üstelik keşif gezisine çıksak da sergi zamanı yeni belirsizlikler oluşuyor. Bu olumsuzlukları en aza indirmek için aslında orada vakit geçirmeyi, mekânın bize sunduklarını anlamayı önemsiyoruz. Bu şekilde onunla uyumlanmaya ve onun dilini anlamaya ve bir diyalog kurmaya çalışıyoruz. Çünkü doğa çok güçlü olabiliyor. Hem biz hem de işler çok korunmasız kalabiliyoruz. Sonuç olarak her şeyden önce kıyı ile aramızda deneyime açık bir yapı kuruluyor. 

Turizm baskısının ve sezonluk aktivitenin giderek arttığı kıyı şeridi üzerinde, sezon sonrasını hedefleyerek üretim yapıyorsunuz. Bu yüzden kenti bir cazibe merkezi olarak konumlandıran kültürel odaklardan ve sanat inisiyatiflerden ayrışıyorsunuz. Antroposen Çağı’nda olmamızın aciliyetlerini kullanarak greenwashing pratiklerinde bulunan oluşumların zamansal stratejilerini de dikkate alarak, sizin aktif olduğunuz zamanın tercihi nasıl konumlandırılmalı?

Sezon içi zamanlarda kıyı kentlerinde çok yoğun bir insan trafiği oluşuyor. Kıyılar, turizm politikaları çerçevesinde hazırlanan tatil programları içerisinde sunulan bir paketin parçası haline geliyorlar. Satışa sunulan, pazarlanan mekânlara dönüşüyorlar. Sezon dışı zamanlarda da aslında her zaman birer cazibe merkeziler. Kim deniz manzaralı bir evi olsun istemez ki ya da yoğun bir iş günü sonrası deniz kenarında yürüyüş yapmak? Ancak sezon içi zamanlarda bu yoğun insan nüfusu nedeniyle kıyı alanları üzerinde ciddi baskılar oluşuyor. Kıyıyı ihlal eden kullanım modelleri ve geride bırakılan atıklar geri dönüştürülemez boyutlara ulaşabiliyor. Dolayısıyla kıyıların tüketim mekânına dönüşmesinin önüne geçilmesi gerekiyor. Orada var olan insan dışı türlerin yaşam döngülerine yani kıyının kendine özgü ürettiği habitata saygı duyarak bu mekânlarla ve onun canlılarıyla ortak bir yaşam formu inşa etmek gerekiyor. Bir yandan özellikle Antalya gibi turizm kentlerinde, kent kurgusunda oluşan turizm baskısı, yalnızca insan dışı türleri ya da doğayı etkilemiyor. Onlar üzerinde yıkıcı sonuçları oluşsa da kentte yaşayan insanlar için de zorluklar üretiyor. Kent her zaman dışarıdan gelene kendini beğendirmeye çalışan bir anlamda alıcısını arayan bir varoluşa sürüklenmeye başlıyor. Oysa kent içindeki kültürel aktivitelerin varlığı burada yaşayan insanların kentle kurduğu aidiyeti güçlendirebiliyor. Dolayısıyla Kıyı Project’in ürettiği aktiviteler öncelikle kentteki insanlara yönelik. Sergilerin sezon dışı zamanlara düzenlenmesi, öteki türlere yer açmak ve onlarla yeni düşünce formları geliştirebilmek açısından da kıymetli. Bu durum, üretimlerimizde insan odaklı bakıştan uzaklaşmayı ve kıyının gerçekliğine bütünsel bir bakışla yaklaşmamızı da sağlıyor. Başka bir ifadeyle, kentteki ve kıyı alanları üzerindeki turizm baskısını kültürel ağlarla hafifletmeye ve kent-kıyı ilişkisinde hassas bir dengede yol almaya çalışıyoruz diyebilirim. 

Hava şartları yüzünden ilk serginiz olan “Şehrin Altı”nı ileriki bir tarihe erteleme kararı almıştınız. Çevrenin ve kıyının koşullarına bu şekilde uyum sağlamak sizin pratiğinizde yıllar içerisinde neleri dönüştürdü?

“Şehrin Altı” sergisini gerçekleştirmek istediğimiz ilk tarih aralığı 4-10 Aralık 2020’ydi ve bu tarihlerde pandemi nedeniyle kıyı alanları kullanıma kapatıldı. Hazırlıklara 1 yıl öncesinden başladığımız için bu öngöremediğimiz bir olumsuzluktu. Pandeminin gündeme gelmesiyle birlikte, sanat pratiklerinin dijital mecralara sıkışmaya başladığına tanık olduk. Dolayısıyla zaman içinde Kıyı Project’in dijital mecralara sıkışan sanat ortamına alternatif olarak doğayı yeniden hatırlatmak gibi bir isteği de oluştu. Ancak yasal kısıtlamalar nedeniyle bu isteği bir süre daha ertelememiz gerekti. Sonuç olarak ilk sergimizi 1-8 Haziran 2021 tarihleri arasında Konyaaltı Sahili’nin başlangıç noktasında gerçekleştirebildik. Bu dönemde kıyı alanları halkın kullanımına açılmıştı ancak ciddi bir hava muhalefetiyle karşılaşmak bizim için beklenmedik bir durum oldu. Haziran aylarında Antalya genellikle güneşli olur. Ancak sergi açılışını yapacağımız gün içinde hava durumu değişkenlik gösterdi ve açılış saatine doğru fırtına çıktı. Olumsuz hava koşullarına rağmen sergiyi ertelemek istemedik çünkü sergi ciddi bir hazırlık süreci içermekteydi. İkinci sergimiz “Beton, Hayvan, Deniz”de de benzer bir tablo oluştu. Ancak bu sefer biraz daha şanslıydık. Sabahtan yağmurlu olan hava, sergi saatlerine doğru açtı ve sergi sorunsuz izlenebildi. Bir sanat projesiyle kıyıya konumlanmak oldukça emek isteyen bir süreç içeriyor. Bu nedenle zamanla hava muhalefeti de olsa sergiyi açmak gibi bir tavır benimsedik. 

Antalya’nın kıyılarını sadece coğrafi, biyolojik ve fiziksel şartlarını gözeterek ele almıyorsunuz, aynı zamanda kıyıda bulunmanın kültürel kodlarını da açığa çıkaran bir pratiği benimsiyorsunuz. Kamusal alanda çalışmanın kendisi de kültürel reflekslerin nabzını tutmak için birebir. Bu bağlamda, yaptığınız sergilerdeki işlerden, izleyici ile en garip ve ilginç karşılaşmayı hangi iş yarattı?

İlk sergimiz “Şehrin Altı”nı Haziran ayının başında düzenlemiştik. Sezon yeni yeni başlıyordu. İşlerin arasında piknik yapmak isteyenler, güneşlenenler, denize girenler vardı. Zaman zaman midyeci ya da mısırcı işlerin arasında dolaşıyor, satış yapıyordu. Sahile güneşlenmek için gelen insanlar bir sergiyle karşılaşmışlardı ve bu beklenmedik bir karşılaşmaydı. Bu nedenle şaşırtıcı tepkiler oluştu. Örneğin sergide, Handan Dayı’nın 5×6 metre boyutlarında, poliüretan köpükten yapılmış bir çalışması denizin yüzeyinde yüzüyordu. Satılık Deniz Parseli ismindeki bu iş, ürettiği kavramsal bağlamın yanı sıra denizde yüzen çocuklar için bir oyun alanına dönüşmüştü. Dolayısıyla eserin, sanat ortamı ve gerçek hayat içerisindeki işlevsel farklılıkları ve yarattığı karşılaşma oldukça düşündürücüydü.

Handan Dayı, Satılık Deniz Parseli, 2021

Programınızda görsel sanatlara odaklanmakla birlikte panellere, söyleşilere ve yazınsal içeriklere de sıklıkla yer vermeye çalışıyorsunuz. Kıyıyı anlatmak, üzerine tartışmak ve hakkında metin yazmak sizce neden bu kadar önemli?

Kıyı Project’in içeriği şekillenmeye başladıktan bir süre sonra kıyı kavramı üzerine konuştuğumuz pek çok toplantı yaptık. Kıyının ürettiği anlamlar üzerine eğildik. Konuyu mümkün oldukça geniş almak çabasındaydık ve kıyının yalnızca fiziksel varlığına değinmek istemiyorduk. Bu fiziksel varlık bizim için önemli bir potansiyel teşkil etse de onunla ilişkilenebilecek alt kavramları o mekâna konumlandırmak istedik. Kıyının periferi, kenar, sınır anlamları; periferide üreten bir kolektif olarak pratiklerimizle bağlamsal olarak bir paralellik kuruyordu. Bunun yanı sıra sosyolojik olarak kıyıda olmak, devletin kıyısındakiler ya da kıyıya ittikleri ilgilendiğimiz konular oldu. Örneğin Ankara Mamak doğumlu bir arkadaşımız o sırada Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenciydi ve bir ucu Mamak’taki sosyolojik hayata değinen bir çalışma üretti. Küratoryal olarak bir çerçeve belirlemek ve sanatçıların ona uygun işler üretmesini beklemek yerine, küratoryal çerçevenin de kolektif içerisindeki tartışmalar ekseninde belirlendiği bir strateji belirledik. Dolayısıyla kavramlar üzerine konuşmak, yazı ile düşünmek ya da sözsel tartışmalar kolektifin işleyişi içerisinde her zaman yer aldı. Başka bir açıdan kıyı, kent içerisindeki pek çok aktörü bir araya getiren mekânsal bir deneyim üretiyor. Bir çevre mühendisinin kıyıya bakışı ile bir mimarın çok farklı olabiliyor. Bir aktivist, sanatçı ya da felsefeci kıyıya dair farklı tartışmalar üretebiliyor. Dolayısıyla burada kıyıya dair bir açılım oluşmasını ve farklı disiplinler arasında bir diyalog kurulmasını istedik. Düzenlediğimiz söyleşiler, yazılan yazılar oluşmasını istediğimiz bu diyalog ortamının uzantılarıydı. 

26 Eylül – 1 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen Contemporary İstanbul fuarına katıldınız. Kıyıyı konu alan mekâna özgü pratiğiniz bambaşka bir alanda ve kentin içerisindeki bir kısımda nasıl tekrardan anlamlandırıldı? Yaşadığınız zorluklar nelerdi? Nasıl tecrübeler edindiniz? 

Kıyıda mekâna özgü işler üretiyoruz. Contemporary İstanbul fuar alanı buradaki deneyimlerimizden oldukça farklı bir kurgu sunduğu için, kıyıdaki işleri oraya taşımak doğru olmayacaktı. Dolayısıyla standımızda kişisel pratiklerimizde ürettiğimiz işlere yer verdik. Ancak fuarın son üç günü inisiyatiflerin ve bazı galerin yer aldığı T8 koridorunu su bastı ve işlerimiz açık hava şartlarına maruz kaldı. Bu her şeyden önce güvencesiz bir ortamda işlerimizi sergilememize neden oldu. Kıyıda bu tarz sürprizlere açık hareket ediyoruz. Hava durumunu hesaplamak çok da mümkün olmadığı için işleri belirsiz koşullara hazır şekilde üretiyoruz ya da eserlerin zarar görebileceğini göze alıyoruz. Fuarda ise stant alanımızda yer alan seramik, resim, fotoğraf gibi farklı tekniklerde üretilmiş, hassas ve korunması elzem işler, oluşan karışıklık ve panik havasında zarar gördü. Zararımız maddi olarak fuar yönetimince karşılanmış olsa da yukarıda belirttiğim gibi hem güvencesiz bir sergi ortamı oluştu hem de fuarın son günü T8 koridoru izleyene tamamen kapatıldı. Dolayısıyla 7 gün süren fuarın son üç günü işlerimizi sağlıklı bir şekilde sergileyemedik. 

Kıyı Project, çoğu zaman periferide bulunan sanatın mekânsallaşmasını ve beyaz küp dışındaki mekânları talep etme biçimlerimizi sorunsallaştırıyor. Kıyısal alanları tartışmaya açma odağınız genel olarak periferinin somutlaşması ve arşivlenmesi konusundaki ilgilerinizle de birleşiyor gibi. Peki tercih şansınız olsaydı, gelgit halinde ve arkasında arşivsel iz bırakmayan bir oluşum olmayı mı dilerdiniz? Sizin gibi kıyıyı konu alan, kalıcı ve sayıca çok fazla inisiyatifin oluşması bütün amaca ters mi olur?

Kolektif çalışmaların bir ömrü olabiliyor. Uzun süren kolektif deneyimler olsa da bazı nedenlerden bu çalışmalar sonlanabiliyor. Kendi adımıza Antalya’nın üç farklı kıyı topografyasını sanat aracılığıyla deneyimleme ve bir kitap çalışması yapmak üzere yola çıktık. Yani projenin sınırları belirliydi. Proje ilerleyen zamanlarda neye evrilir, farklı konseptlerde işbirlikleri sağlar mı henüz bir şey söylemek zor. O nedenle bir süre varlığını koruyacak, işlevini yerine getirecek daha sonra dağılacak bu oluşumları arşivsel olarak kayıt altına almayı değerli buluyorum. Sanat tarihsel açıdan bakıldığında kolektif deneyimler nelerdi, nasıl içerikler üretti, nasıl birliktelikler sağladı bunun kaybolmaması gerektiğini düşünüyorum. Hafızası oluşmayan kültürel deneyimler bir süre sonra anlık popülist girişimlere dönüşebiliyor. Projenin sonunda yapmak istediğimiz kitap çalışması da bu arşivsel çabanın bir uzantısı niteliğinde. Antalya’nın bir kıyı kenti olması, uzun süren yaz dönemi sonucu kentlinin denizle kurduğu organik bağ projenin kıyıya yerleşmesine vesile olmuştu. Antalya doğal kıyı çizgisini koruyabilmiş bir kent, dolgu alanları yok denecek kadar az ve bu proje için oldukça ilham verici. Örneğin projeyi İzmir’de ya da İstanbul’da kurgulamak ürettikleri farklı kıyı deneyimlerinden ötürü farklılaşan sonuçlar doğuracaktır. Diğer kentlerdeki kolektiflerle oluşabilecek işbirliklerine açık bir yapıda ilerlemek istiyoruz. Kıyı deneyimi sonuçta yalnızca fiziksel kıyı ile de sınırlı değil. Bir akarsu örneğin kıyıdaki bilgileri dönüştürerek iç bölgelere kadar taşıyabiliyor. Yani burada bir sınırsızlık oluşuyor. Şehirler su ağlarıyla birbirine bağlantı verebiliyorlar. İdari ya da kültürel sınırlardan çok coğrafyanın bize neler söylediği ile ilgileniyoruz. Dolayısıyla kıyıyı konu alan sayıca çok fazla kolektifin oluşması amaca ters değil. Ancak üretilen içeriklerin, yaklaşımların ve oluşan işbirliklerinin niteliği mühim. 

Ebru Nalan Sülün’ün Art Unlimited‘da yayınlanan yazısındaki “Her sergi farklı bir kıyı mekânını deneyimleme fikri üzerine gelişiyor” ifadesinden hareketle her seferinde değişen bir kıyı anlatısı, deneyimi ve bakış açısı öne sürülüyor gibi anlıyorum. Bu noktadan yola çıkarsak, Kıyı Project başka ülkelerdeki ve kıtalardaki kıyı oluşumları ile işbirliği yapmaya nasıl bakar? Kıyıların yerel ve küresel ölçekle birbirine bağlanabilme potansiyeli gelecek projelerde gündeminizde olacak mı acaba? 

Yerel ölçekte işbirliklerini önemsediğimizi bir önceki soruda anlattım. Küresel ölçekteki birliktelikler de çok keyifli olur. Tabii ki bu durum organizasyonun içeriğini oldukça genişletir. Projeleri gerçekleştirebilmek için fon ya da sponsorluk bulma zorunluluğu oluşur. Antalya’da yerel yönetimler ya da kurumlar kültürel oluşumlara biraz mesafeliler. Henüz kent içinden yeterince destek bulamadık. Uluslararası fonlar ile belki bu durum aşılabilir. İlerleyen süreçlerde umarım hem yerel hem de küresel ölçekte yeni temaslar kurulabilir.


Bu yazı bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı’nın desteklediği “Sanat Haberciliğini ve Eleştirisini Yerelden Geliştirmek” projesi kapsamında Argonotlar tarafından komisyon edilmiştir. 

İlginizi Çekebilir

Kütüphane

Zeyno Pekünlü’nün SANATORIUM’da gerçekleşen "Bütün Ahları" sergisinin metni Argonotlar Kütüphanesinde.

Eleştiri

Cem Örgen'in The Pill'de gerçekleşen "Yağmurun Riski" sergisini Anı Ekin Özdemir ele aldı.

Kütüphane

Zeynep Kayan'ın Zilberman İstanbul'da gerçekleşen "sandalye ile ikinci kez" sergisinin katalog metni Argonotlar Kütüphanesinde.

Duyurular

Argonotlar ekibi olarak baharın gelişini kutlamak için hazırladığımız sergiler ve etkinlikler seçkisi karşınızda!