Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

Gülsün Karamustafa ikonik 1 Mayıs afişlerinin hikâyesini anlatıyor

1977 1 Mayıs’ı için ürettiği afişler emekçi tarihinin en güçlü görselleri arasında yer alıyor. Gülsün Karamustafa’yla dönemin politik atmosferi ve harekete sanatsal katkıları üzerine konuştuk.

Sanat dünyası Gülsün Karamustafa’yı özellikle 1980 sonrası göç, yerellik, arabesk ve toplumsal cinsiyet başta olmak üzere birçok konunun etrafında dolaşan resimlerinden, enstalasyonlarından tanıyor. Ancak belki de birçok kişi onu tanımasa da 1977 kanlı 1 Mayıs’ı için ürettiği afişini biliyor ve hatta her yıl İşçi Bayramında sosyal medya hesaplarından paylaşıyor.

1964 yılında o zamanki adıyla Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde eğitimine başlayan Gülsün Karamustafa kendini o dönemin politik hareketliliğinin içinde bulur. Ancak Karamustafa’nın politikayla tanışması daha çocuk yaşlarına dayanıyor. Türkiye solunun en önemli figürlerinden Mihri Belli’nin dayısı olması onu sosyal ve siyasal hareketliliklerle erken yaşta tanıştırmasına sebep oluyor.

Karamustafa’nın 1977 1 Mayıs’ı için yaptığı afiş Türkiye emekçi tarihinin en bilinen ve en güçlü görsellerinden biri. Konuştuğumuz 1 Mayıs resim, pankart ve afişleri Karamustafa’nın uzun yıllara dayanan sanatının sadece bir bölümünü yansıtıyor. Atıf Yılmaz’la gerçekleştirdiği sinema çalışmaları, 90’lardan itibaren Türkiye güncel sanatının dönüşümüne işaret eden enstalasyonları, Vaat Edilmiş Resimleri… Konuşacak daha çok konumuz var. Zoom üzerinden gerçekleştirdiğimiz yarım saatlik sohbetimizde ondan 1 Mayıs afişlerinin hikâyelerini dinledik. Ayrıca yakın zamanda Tate koleksiyonuna giren Hapishane Resimleri serisini de konuştuk. Daha uzun ve yüz yüze görüşmek üzere sözleşerek ayrıldık.

1964’te o zamanki adıyla Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümüne giriyorsunuz. Biraz o dönemden söz eder misiniz? Mihri Belli’yle akrabalığınız dolayısıyla aileden de politik bir geçmişiniz var sanırım.

Akademi’ye 1964’te girdim 1969’da mezun oldum. Bizim zamanımızda dört yıllık bir eğitim değildi, bir sömestr da kaybedince epey uzun bir eğitim oldu. O dönem okulu bitirdiğimizde master seviyesinde bir diploma alıyorduk biz.

Mihri Belli dayım, annemin kardeşi. Bütünüyle onun hikâyesiyle beraber büyüdüm diyebilirim. ‘51 tevkifatı ben çok küçükken yaşandı. Onun hapishane süreçleri, anneannemin onunla ilgili yaşadığı üzüntü ve sıkıntılar, hepsini çok yoğun bir şekilde yaşadım. Hapishaneyle tanışmam çok erken oldu aslında.

Akademiye 1964’te girdiğim sırada II. Dünya Savaşı ve sonrası literatürü okunuyor ve paylaşılıyordu. Sartre okunuyor, Camus okunuyor, Nietzsche tartışılıyor. Simone de Beauvoir’ın bütün eserleri daha çevrilmemiş ama okuyabilen aslından okuyabiliyor; sonra çok etkili olacak feminizm için ama o dönemde daha ağırlıklı olarak tartışılan bunlar. Esas politik dalga o dönem Fransa’daki 1968 olaylarıyla geldi. Ben de kendimi rahatlıkla 68’li diye tanımlayabilirim. Çok ilginç bir zamandı.Tam anlamıyla dönemin düşüncelerini paylaşıyorduk Sadık da ben de. Fransa’da dünyayı değiştirmek talebi ile ortaya çıkıldıgında, biz de eş zamanlı taleplerimizi ortaya koymaya başladık. Önce birtakım eylemlerle özelikle okuldaki durumun düzeltilmesi, eğitimin tekrar ele alınıp daha iyi koşullarda sürdürülmesi için taleplerimiz oldu. Bu doğrultuda hareketin heyecanıyla okulu boykot komitesi kuruldu, o sırada okul işgal edildi, bu işgal tahribat boyutunda bir işgal değildi, somut ve haklı talepler vardı.

Gülsün Karamustafa,  Poster için resim – 1977 1 Mayıs (Dikiş makinesiyle devamlı kızıl bayrak diken kadın), 1977, Kâğıt üzerine karışık teknik, 82 x 62 x 5 cm (çerçeveli). Sanatçı Arşivi, Sanatçı ve BüroSarıgedik izniyle.

Ne gibi talepler vardı mesela?

İşlemeyen şeyler vardı. O dönem birtakım dersler azaltılıyordu ya da küçülüyordu, estetik dersi kaldırılmıştı örneğin, sanat tarihinin daha iyi ele alınması meselesi vardı, kütüphanemiz son derece kötü bir durumdaydı, bize kullanma hakkı çok zor veriliyordu. Hocaların derslerle ve okulla daha çok ilgilenmesi gibi talepler de vardı. Öğrenci talepleriydi bunlar. Öğrenci ve hoca dayanışması içerisinde de bitirildi bu boykot. Tabii yine de kamu davası açıldı mahkemeye gittik. Bir ay boyunca okul işgal edilmişti sonuçta, bu işin öncüleri olarak mahkemeye gittik fakat bizim hakkımızda okul müdürü Hüseyin Gezer iyi konuştuğu için beraat ettik. Derken olaylar farklılaştı birdenbire ve bununla beraber Türkiye de farklılaşmaya başladı. Çünkü aynı zamanda anti-emperyalist talepler, devrimci öğrenci grupları ve İstanbul Üniversitesi işgali de söz konusu oldu. Bu süre içinde güçlerin birleştirilmesi, bir elden hareket etmek gibi çok farklılaşmış talepler ortaya çıktı ve böyle devam etti.

O dönem politik hareketler içinde sol-sosyalist dergiler için kapak tasarımları, kitap kapakları da yapıyorsunuz. Hatta Sadık Karamustafa ile 1970’lerde yaşadığınız evde bir serigrafi atölyesi de kuruyorsunuz.

Aslında İstanbul Üniversitesinin ve bizim okulun işgali süreci içinde ve de o zaman kaynamakta olan öğrenci hareketleri sırasında İstanbul Teknik Üniversitesinde afiş üreten bir serigraf afiş tezgâhı, daha doğrusu atölyesi kuruldu. Fikir Paris’teki 68 olayları süresice gündelik afişler üreten Atelier Populair’den geliyordu. Bütün bu tezgâhlar küçük, elle yapılmış, profesyonel olmayan ama güzel çalışabilen, ilkel tezgâhlardı. Ve bu tezgâhlarda aslında o dönemin son derece dinamik, ânında üretilen, dağıtılan ve ânında şehrin afişlemesini sağlayan afişler üretildi. Bu önemli bir olaydı. Bu tezgâh meselesini kavradıktan sonra küçük küçük tezgâhlarla herkesin evinde, her ortamda afiş yapılabileceği düşüncesi de gelişti. O dönem Orhan Taylan, Tan Oral vardı hatırladığım kadarıyla, teknik üniversiteden birçok arkadaşımız vardı bize yardım eden, Osman Arolat vardı yine atölyeye girip çıkan isimler arasında. Yani çok aktif, çok hareketli bir dönem. Ne yazık ki o dönemden, o sokak hareketinden, dinamik afişleme döneminden elimizde tek bir afiş yok. Çünkü ondan sonra gelen çok şiddetli dönemde herkes evindeki bir “suç” teşkil edebilecek her türlü basılı yayını imha etti. Kalorifer dairelerinde yakıldı, denize atıldı taşlar bağlanarak. Çünkü bunların yakalanması, evde bulunması son derece sakıncalıydı ve gerçekten büyük cezalara çarptırılıyordu insanlar.

Sadık Karamustafa ile birlikte küçük bir atölyemiz vardı o zamanlar. O dönem bir tezgâh da kendimiz yaptık. Burada hem afiş üretilebiliyordu hem de hayatımızı devam ettirebileceğimiz küçük pankartları vs. de burada basıyorduk, her zaman başarılı olamıyorduk elbette. Mesela bir işi yarısından itibaren berbat edip maddi olarak da çöktüğümüz zamanlar oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki son derece dinamik, son derece heyecanlı, son derece canlı bir üretimin olduğu bir zamandı o.

Sadık Karamustafa’nın sürekli yaptığı Mihri Belli’nin Bağımsız Türkiye dergisinin kapakları vardır. Dergiye periyodik olarak katkıda bulundu, ben de bağımsız olarak kitap kapakları yaptım, illüstrasyonlar yaptım, daha sonrasında feminist dergilere feminist içerikli resimli küçük hikâyeler yaptığımı hatırlıyorum. Yani hiç boş durmayıp o dönemde yararlı bulduğumuz, fikir olarak inandığımız her şeye kalemimizle yardım etmekten hiç çekinmedik. Sadık Karamustafa’yla ikimizin de düşüncesi kalemimiz ve yapabileceğimiz sanatsal katkıyla harekete yardımcı olabilmekti. Epey ceza görmüş olsak da bir örgüt bağlantımız da söz konusu değildi oysa hiçbir zaman. O zamanlar illa ki örgüt üyesi olmanız gerekmezdi düşünceleriniz bağlamaya yeterdi belli konularda.

1977’de ünlü 1 Mayıs afişini yapıyorsunuz. Bu afişin fikri nasıl oluştu? Sonrasında nerelerde dolaşıma girdi? Aynı yıl Kızıl Bayrak Diken Kadın çalışmanız da var.

1976’da Antalya’da 13. Antalya Uluslararası Film ve Sanat Festivali, Resim ve Heykel Sempozyumu yapıldı. Antalya Belediyesinin gerçekleştirdiği bir sempozyumdu bu, biz de bazı duvar resimleri yapmıştık sempozyum sırasında. Sonra buradaki duvar resimleri bir kesimin saldırısına uğradı, resimler tahrip edildi, bizler korkutulduk, rahatsız edildik ve o sempozyum çok hüsranla kapandı.

O sırada sanıyorum ki DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları) ile ilişkiler vardı, o sempozyum sonrası bizden afiş hazırlamamızı rica ettiler. Bu tarz taleplere cevap veriyorduk. Afiş lazım, pankart lazım diye geldikleri zaman hemen örgütlenip toparlanıp o işi yapıyorduk sanatçılar olarak. Burada Görsel Sanatçılar Derneği (GSD)’den de bahsetmeliyim. Buradaki arkadaşlar da içten bir şekilde bu gibi hareketlere çizimleriyle, resimleriyle katkıda bulunurdu. 1977’de DİSK 10 sanatçı ve tasarımcıya 1 Mayıs için 10 adet afiş ısmarladı. Hatırlayabildiğimiz isimler de şöyle benimle beraber Emre Çağatay, Sadık Karamustafa, Gülgün ve Halis Başarır, Güler Yontan, Tan Oral. Hatta biz bir taneyle de kalmayıp birkaç afiş sunmaya çalıştık, onlar da içlerinden seçtiler. Benim bu sarı fonlu afişi seçtiler. Aslında o kırmızı afiş yetişmemişti, dikiş diken kadın afişi. O da öylece imajı tamamlanmış ama yazısı yetişmemiş bir afiş olarak kaldı. O zaman bilgisayar falan da yok elbette. Guajla bir karton üzerine orijinal olarak yapılıyor, ondan renk ayrımı yapılıyor, letrasetle üzerine yazılıyor şeklinde çok zor bir işlem.

‘77 afişlerine gelecek olursak, Sadık Karamustafa’nın afişi tam ortasında 1 Mayıs yazan dalgalanan kırmızı bir bayraktı. Orhan Taylan da sanıyorum bizimle aynı on kişilik ekipte değildi, o ayrıca AKM’nin üstüne asılan büyük pankartı yapmayı üstlenmişti yine DİSK’in isteğiyle. Sonuç olarak ben de bu afişi yaptım ama bunun bir kanlı 1 Mayıs olacağına, bir sembole dönüşeceğine dair hiçbir bilgim yoktu elbette. Hatta geçen senelerden birinde Viyana’da yayımlanan devrimci afişlerin yer aldığı bir kitaba da dahil oldu. 1900’den bu yana yapılmış 1 Mayıs için yapılmış afişlerin yer aldığı bir kitap. O zaman nereden bulduklarını sorduğumda bana küçük pankart şeklinde de basılmış bir örneğini gösterdiler. Bunu bilmiyordum. Afişin yarısı boyutunda bir pankarttı bu, demek ki o dönemde pankart olarak da basıldı, dağıtıldı; duvarlara da asıldı. Sonuç olarak 77 1 Mayıs’ı böyle kanlı 1 Mayıs’a dönüşünce ben de kendimden ürktüm nasıl böyle ileriyi gören bir afiş yaptım diye. O günden sonra bir anlam yüklendi afişe ve bir kalıcılık kazandı.

Gülsün Karamustafa, Poster için resim – 1977 1 Mayıs (Bu kanlı kutlamada 36 kişi polisin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti), 1977, Kâğıt üzerine karışık teknik, 84 x 62 x 5 cm (çerçeveli). Sanatçı Arşivi, Sanatçı ve BüroSarıgedik izniyle.

Ertesi sene yine bizden istendi afişler. O sene nedense biz görmedik ama Yılmaz Aysan’ın kitabında var o afişler.[1] Eskiden Pamuk Eczanesi vardı, şimdiyse İstiklal’de Wattsons mağazasının bulunduğu binanın tüm yüzeyini kaplamışlar. Sadık’ın yaralı parmaklı, elinde çiçek tutan bir işçi afişi binanın en yüksek katından yere kadar o büyüklükte asılmış. Daha sonra DİSK’in ofisi basılmış. Benim o bina büyüklüğündeki afişi almışlar yere sermişler, birisi de yukarıdan fotoğrafını çekmiş. Yere serilmiş afişin üzerinde polislerin dolaştığı bir fotoğraf.

SALT için yapılan sergide[2] benim birçok arşivim açıldı ve uzun zamandır görmediğim bir sürü işim çıktı. Bu kırmızı afiş de onların onların arasından çıktı. Bunu da ilk defa size anlatıyorum. O kırmızı afişi 2013 yılında fark ettik ve sergide kullandık. Ondan beri de kült bir afiş olarak sarı afişle birlikte üretilmiş bir afiş olarak dolaşıyor.

Aynı zamanda Bank-Sen’in komisyon ettiği işçi sınıfı tarihi serisi için de Mustafa Suphi ve Yoldaşları isimli resminiz pankart olarak uyarlanıyor ve 1977 yılı 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarında Bank-Sen konvoyundaki işçiler tarafından taşınıyor. Bu resmin hikâyesinden söz eder misiniz?

Aynı yıl Bank-Sen bir talep getirdi yürüyüş sırasında taşımak ıştedikleri bez pankartları yapmamız konusunda. Ne olabilir, ne yapılabilir diye düşündük. Ben işçi sınıfı tarihi nasıl resmedilir diye düşünüyordum, bunu yapmayı çok istiyordum. Fikir olarak resim boyutunda başladım. Önce bunların resimlerini yapayım daha sonra pankart haline getirelim diyordum. Resimleri 30×30 cm boyutunda çalıştım. Ne yazık ki şu an elimde dört tanesi falan kalmış. O zamanlar orijinalleri verirdik bir yerlere ve hep kaybolurlardi. Şu anda bende pankartların görüntüleri var ama resimlerin tümü yok, en fazla dört beş tanesi var. Bunları iki arkadaşımız, ikisinin de ismini zikretmek isterim ikisini de kaybettik çünkü, Emre Çağatay ve Ruhi Görüney adlı biri grafik tasarımcı biri ressam akademiden iki arkadaşımız, resimleri büyüterek büyük bez pankartlara uyguladılar.

Bank-Sen’in ‘77 1 Mayıs’ındaki o yürüyüşünde pankartlar Dolmabahçe’den başlanarak meydana kadar işçiler tarafından taşındı, meydana girdiler ve yine bütün meydanı dolaşıp yerlerini aldılar.  O dönemden bu anlarla ilgili hâlâ ulaşılabilen filmler var. Büyük ihtimalle DİSK’in arşivinde. Pankartların taşındığı, marşlarla Taksim Meydan’a girildiğini gösteren filmler de var. Her şekilde olaylara dahil olmaya çalıştığımız bir dönemdi. Sendikaların gecelerine katılırdık, Devrim İçin Hareket Tiyatrosu sahada grev alanlarında, köylerde oyunlar, gösteriler yapardı. Kuzgun Acar mesela heykeliyle katılırdı bu gibi etkinliklere ve kanlı bir mayıs günü o korkunç anları belgeleyen çok önemli 8 mm bir film çekmeyi başarmıştı.  

O dönemde Türkiye’deki sol hareketlerin görsel ve imgesel dilinin oluşumunda hangi kaynaklar, hangi ülkelerin sol hareketlerinin kullandığı görsellikler etkili oldu? Sovyetler mi, Avrupa’daki 68 hareketi mi? Sizin eserleriniz üzerindeki Latin Amerika’daki direnişin etkisinden söz edebilir misiniz örneğin?

Çok güzel bir soru. Bugüne kadar bir karşılaştırma ihtiyacı duymadım ama galiba bu konuda bir dil oluşturmak gerekiyordu ya da ülkenin dinamiği kendine bir dil oluşturuyordu gibi bir duyguya kapılıyorum. Mesela dikkat ederseniz, o sırada Çin de müthiş bir devinim içinde. Çin’de kültür devrimi olmuş, bütün resim, ses, opera vs. her şey çökertilmiş, yepyeni bir resim anlayışı, halkçı bir resim anlayışı ortada. Öbür tarafta Sovyet dili var. Müthiş bir geçmişi var, sağlam da bir dil. Aynı anda askeri darbeleri yaşayan, bunun sıkıntılarını çeken Güney Amerika üretimi var, İspanya üretimi var. Yani bütün bunları aslında bizim yakalayıp da görmemiz, ya da onlara öykünmemiz birkaç kitap dışında pek mümkün de olmuyordu. Şunu da söylemek gerek 1971-86 yılları arasında bizim pasaportumuz yoktu bizim ve hiçbir şekilde dünyayla temasımız büyük anlamda kesikti. En fazla mektup vardı, internet, e-mail gibi şeyler yoktu. Etkilenmek diyorsak, tabii ki etkilenme söz konusudur. Diğer ülkelerdeki anlatıların da kendine has bir dili var, Türkiye’dekinin de kendine has bir dil olduğuna da inanıyorum açıkçası. Çünkü güncel bir talep vardı. O güncel talebe de güncel olarak cevap vermek gerekiyordu. 

Bu eserleriniz SALT’ın arşivine de eklenmesinin ardından son yıllarda tekrar yoğun bir şekilde dolaşıma girdi. Her 1 Mayıs’ta birçok kişi sosyal medyada paylaşıyor afişleri, hatta bu paylaşımları yapanlar arasında sanatçı olarak sizi tanımayıp sadece afişi verdiği duygu sebebiyle paylaşanlar da olabiliyor. Bu afişlerin yeniden dolaşıma girmesi size ne hissettiriyor, ne düşündürüyor?

Paylaşılıyorsa, o duyguyu canlandırıyorsa bu güzel bir şey, demek hala bir şey ifade ediyor, sağ olsunlar. Bilinçli paylaşımlar da olabilir bunlar bilinçsiz de, resimlerimde de benzer şeyler oluyor.

Uzun süre biz yaygınlaştırma ve demokratikleştirme isteği ile benim ve Sadık Karamustafa’nın bu bağlamdaki resimlerini ve afişlerini kendi oluşturduğumuz bir kart basım yoluyla tebrik kartı olarak yaygınlaştırmaya çalıştık. En sonunda tabii iflas ettik fevkalade. Kendi işlerimizi kartpostal olarak bastık, bu kartpostalları da satmaya çalıştık. Bu yolla anlatılamayacak kadar çok insanın evine girdi bunlar. Popüler olarak kullanıma ve dolaşıma girdi. Yani bunların hepsi denenmesi gereken, yaşanması gereken şeyler gibi düşünüyorum eğer öyle bir işle uğraşıyorsanız. Daha da hoş olanı SALT’taki sergi ki hayatımın büyük bir bölümünü kaplayan bir sergiydi o. O sergide bana gelip hâlâ evlerinin duvarlarında çerçevelenmiş kartpostallarımın bulunduğunu söyleyen, bu resimlerin biliyor musunuz duvarımda kartpostal olarak resmi var diye söyleyenler var. Yani bu yaygınlaşma, benimsenme güzel bir şey. Müthiş bir katkı yapana.

Bu sırada 1972 – 1978 tarihli Hapishane Resimleri serinizden on beş eser, Tate Modern’in koleksiyonuna girdi ve sergilendi. Son olarak onlardan da söz etmek ister misiniz?

Tate’te sergilenmesi elbette çok güzel. Dediğim gibi o resimler kendi depomda yapıldıgından bu yana hiç açılmamış bir dosyada duruyorlardı. 1971’de İzmit Hapishanesi’nden çıktıktan sonra yaptığım resimler, elbette hapishanede öyle resim yapacak imkânlar yoktu. O zamanlar yapıp bir kenara koyduğum resimlerdi bunlar. İlk defa 2014’teki sergimde gösterildiler. Onları yapıldıkları sırada ortaya çıkarmama kararımın ardında bir şeyi istismar etmeme duygum vardı. O kadar çok üzüntü veren olaylar yaşanıyordu ki. Hapis yattım, sonra bakın böyle resimler yaptım demek bana yakışmazdı. Üstünden kırk sene geçtikten sonra baktığımız zaman iyi bir kaynak olabilir diyerek açığa çıkardık.


Gülsün Karamustafa’nın arşivine SALT Araştırma’dan erişebilirsiniz: https://saltresearch.org/

[1] Afişe çıkmak: 1963-1980 solun görsel serüveni, Haz. Yılmaz Aysan, İletişim Yayınları, 2013.

[2] Gülsün Karamustafa, “Vadedilmiş Bir Sergi”, 10 Eylül 2013-5 Ocak 2014, SALT Galata. https://saltonline.org/tr/616/vadedilmis-bir-sergi

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

SALT Araştırma ve Programlar ekibinden Meriç Öner ve Onur Yıldız'la “İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken” sergisi üzerine konuştuk. "Bu son şansımız mı?" gösterim programını ise Fatma...

Söyleşi

Boğaziçi Üniversitesi kampüsüne yerleştirdiği resmi tahrip edilen Halil Doğramacı eseri açık artırmayla satışa çıkardı. Eseri genç koleksiyoncular Baha Aydın ve Ali Özbatur aldı.

Söyleşi

Mimarlık arşivleri, günümüzden röportaj kayıtları ve edebi eserlerin eşlik ettiği belgesel film Almanya’daki işçilerin hikâyelerini konut hakkı ve kentsel dönüşüm stratejileri üzerinden ele alıyor.

Kütüphane

“Dikkat Aile Var!” temasıyla 2010'da gerçekleştirilen İstanbul LGBTT Onur Haftası etkinliği kapsamında düzenlenen “Zeki Müren’i seviniz!” başlıklı panelden Erden Kosova'nın sunum metni Argonotlar Kütüphanesi'nde.