Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Gündem

Queer sanatçılara ilham veren isimler

Argonotlar olarak LGBTİ+ Onur Ayı kapsamında queer sanatçılara sanatsal ve düşünsel yaratıcılıklarına katkıda bulunan, onlara üretmek için cesaret ve ilham veren sanatçıları sorduk.

Claude Cahun and Marcel Moore, Untitled (Self-Portrait in Mirror), (detay), 1927

Türkiye’den queer sanatçılara etkilendikleri, ilham aldıkları, onlara cesaret veren, yaratıcılıklarını, belki de üretimlerini dönüştüren sanatçıların kimler olduğunu sorduk. Bu sorunun cevabı vesilesiyle sanatçıların edebiyat, müzik, sinema ve performans gibi sanatın çeşitli alanlarından beslendikleri kanalları, bunların üretimleriyle nasıl bir etkileşime girdiğini öğrendik. Zamanlar ve coğrafyalar arası ilham dolu bir yolculuğa çıktık.

2022 yılında Onur Ayı vesilesiyle ilkini gerçekleştirdiğimiz; sanatçılar Asya Leman, Ahmet Rüstem Ekici, Ateş Alpar, Berk Kır, Can Küçük, Elçin Acun, Erinç Seymen, Eşref Yıldırım, Furkan Öztekin, Gözde İlkin, Hakan Sorar, Huo Rf, İlhan Sayın, Leman Sevda Darıcıoğlu, Marina Papazyan, Onur Karaoğlu, Özgür Saçan, Sadık Arı, Şafak Şule Kemancı, Yağız Gülseven ve Yasemin Kalaycı’nın katıldığı soruşturmamıza yeni sanatçılarla devam ediyoruz.

Bu sene de Onur Ayı kapsamında sanatçılara aşağıdaki iki soruyu yönelttik ve sanatçıların cevaplarını tüm çeşitliliğiyle dosyamızda bir araya getirdik:

  • Sanatsal ve düşünsel yaratıcılığınızın oluşmasına, gelişmesine katkıda bulunan; size üretmek için cesaret ve ilham veren sanatçı/lar kimlerdir? Neden? (Sanatçının bir işi ya da genel pratiği üzerinden anlatabilirsiniz.)
  • Bu sanatçının ya da işin sizin üretim sürecinize etkisi/katkısı nasıl oldu?
İsimlerine tıklayarak sanatçıların yanıtına ilerleyebilirsiniz

Aykan Safoğlu

Aykan Safoğlu, Uyuyan Paul Thek, serigrafi baskı, 73×54,5 cm, 2015

Argonotlar’ın emaili posta kutuma düştüğünden beri sanırım gölgemin üzerine basmadan geçmişi bugüne davet etmenin yollarını arıyorum. Sanatçılar kimlerden ilham alır, sahi? Onlardan önce gelene duydukları hayranlığı yüce gönüllülükle kabul edene kadar, ilhamın teşhisi sanat tarihçilerinin ödevi midir? Bu ve benzer sorular aklımda döner dururken hayali yine karşımda duruyordu. Hayalgücü kolektif örgütlenir diye aklımda kalmış söyledikleri… İnanç, organize din ve ritüellerden, insanlığın seyrederken teskin olabileceği özgün mitolojiler yaratmış Paul Thek, kuşkusuz kendi hayalimde çok öncül bir ana sıkı sıkı tutunuyor. 2014-2015 arasında Hollanda ve Batı Almanya’da onun izini sürerek birçok kurumun arşivine girme fırsatım olmuştu. 1970’lerde müze direktörleri ile yazışmalarında anlaşmazlıklarını okurken, arkadaşları ile beraber bugünün yerleşim sanatının o dönem tanımsız ama onun İngilizce “environment” olarak adlandırdığı proto örneklerini yarattığına ikna olmuş, ısrarına hayran kalmıştım. Aşkları (Peter Hujar), sanatsal birliktelikleri (Edwin Klein), kadim dostlukları (Franz Deckwitz) veya ayrıcalıklı dostlarının vefasızlıkları (Susan Sontag) hâlâ omuriliğimden aşağı bir ürperti gönderebiliyorsa, hangi hadsiz onun ölmüş olduğunu iddia edebilir ki? Tevekkeli değil, bana İstanbul’dan miras Hollandalı arkadaşım Bob’un da onu andırması. Renate Jacobs ve Louwrien Wijers ile karşılaşmalarıma vesile olan Paul Thek, sen hep çok yaşa! Edwin’in senin bir “environment”ında piyano çalışının kaydını dinlettiği o öğleden sonra ne güzeldi…

Metehan Törer

Akademi yıllarımdan itibaren underground queer gece hayatına olan ilgim artmaya başladı. Bu dönem BDSM ile olan ilişkimi sorgulamaya, keşfetmeye ve sorularımın yanıtlarını almaya başladığım zaman ise keyifli bir yolculuğa dönüştü ve ilk artistik anılarımı gece hayatından ve darkroom’lardan topladım. Ve daha sonrasında ilişkilerin içindeki anlamların bazen göründüğü kadar açık olmadığını ve ilişkileri kompleks birer yapı olarak düşünmeye başlayıp, altını kazımaya başladım. BDSM ile olan ilişkim beni ceza-ödül ilişkisinde kimin cezayı alan ve kimin ödülü verdiğinin dışarıdan ne kadar muallak/bulanık bir güç ilişkisi olduğunu keşfettim. Bu pratiklerin kavramsal ve görsel olarak yaşadığı muğlaklık, estetik, kokular, beden sıvıları daha da ilgimi çekmeye başladı. Bu sebepten dolayı ilk başta beni besleyen ilk artistik denemelerim ve üretimlerim kişisel ya da şahit olduğum hikâyeleri bazen üç boyutlu seramik işlerle ya da düzenlemelerle, bazen de performanslarla anlatmaya çalıştım.

Annie Sprinkle, Post Porn Modernist, 1993

Bu dönemin ardından merakımın artmasıyla birlikte üretilen performansları ve sanatçıları araştırmaya başladığım bir döneme girdim. Bunlardan biri eski seks işçisi olan kendine özgü bir feminist porno aktivisti ve beden, cinsiyet üzerine odaklanan performanslarıyla da bilinen Annie Sprinkle’dı. Sprinkle, cinselliği doğal ve kutlanması gereken bir şey olarak ele alır. Gösterilerinde izleyicilere çeşitli cinsel pratikler, fetişler ve cinsel sağlık hakkında bilgi verir, cinselliğin çeşitliliğini ve bireyselliğini vurgular. Özellikle beni en çok etkileyen performansı ise 1993 yılında gerçekleştirdiği “Post Porn Modernist”’ diyebilirim. İlk başta sahnede duş alarak başlayıp, daha sonrasında vajinasına bir spekulum yerleştirerek izleyici, özne ile nesne arasındaki güç ilişkilerini tersine çevirerek rahim ağzını görmeye davet etmektedir. Seyircinin beklentisini tamamen terse çeviren ve anlamını bozan bu hikâye beni her zaman büyülemiştir. Annie Sprinkle gibi performans sanatçılarını tanıdıkça, kendi üretimlerimi ortaya koyma arzum daha da çoğaldı.

Nathalie Djurberg & Hans Berg, Worship, 2016

Plastik dili ve konu anlatımı ile beni her zaman büyüleyen Nathalie Djurberg & Hans Berg’in, 2016 yılında çektikleri “Worship” isimli çalışmaları ve diğer animasyonları beni her zaman etkiledi. Nathalie Djurberg ve Hans Berg’in 2016 yapımı “Worship” animasyonunun alt metni, insan doğasının karanlık ve karmaşık yönlerini keşfetmek üzerine odaklanır. Sanatçılar, genellikle cinsellik, şiddet ve güç ilişkileri gibi temaları işleyerek izleyiciyi rahatsız edici ve düşündürücü bir yolculuğa çıkarır. “Worship” adlı eserlerinde, tapınma ve ritüel kavramlarını ele alarak, bireylerin inanç sistemleri ve bu sistemlerin davranışlarını nasıl şekillendirdiğini sorgularlar. Djurberg ve Berg’in çalışmaları, genellikle grotesk ve sürreal öğeler içerir, bu da izleyiciyi bilinçaltının derinliklerine inmeye ve insan doğasının en temel dürtüleriyle yüzleşmeye zorlar.

Annie Sprinkle’ın cinselliği kutlayan ve bireyselliği vurgulayan performansları, kendi sanat pratiğime cesaretle yaklaşmamı sağladı. Sprinkle’ın sahnelemeleri, benim de benzer şekilde izleyicinin beklentilerini tersine çeviren ve anlamları bozan performanslar yaratmam için ilham kaynağı oldu. Örneğin, İstanbul’da 2019 yılında düzenlenen “Kürklü Venüs” isimli, kapalı devre ve tek gecelik bir sergide Muğlak Ödül adlı ilk video performansımı evin tuvaletlerinde sergiledim. Bir diğeri ise 2022 yılında Zürih’te “Power, Play and Pleasure” isimli sergide, benim yazmış olduğum bir proje olan Public Toilet adlı performansı Lucio Davoli (dom), ben (sub), SiccPuppy (facilitator) olarak üç kişilik bir performans haline getirdik. Performansla birlikte düzenlemede kullanılan seramik objeleri sergi alanının bir darkroom’muş gibi davranması adına kendim inşa ettim ve düzenledim.

Nathalie Djurberg & Hans Berg, Worship, 2016

Nathalie Djurberg ve Hans Berg’in Worship gibi çalışmaları, benim estetik anlayışımı ve anlatım tarzımı derinlemesine etkiledi. İnsan doğasının karanlık ve karmaşık yönlerini grotesk ve sürreal öğelerle anlatan bu tür çalışmalar, benim de performans ve seramik işlerimde benzer temaları işlememe ve izleyiciyi rahatsız edici ama düşündürücü bir yolculuğa çıkarmama ilham verdi. Üretimlerimde, ceza, ödül, acı ve haz ilişkisi üzerinden ikili bir anlatıyı seramik ve performans sanatıyla harmanladığım zaman kendimi daha iyi ifade edebildiğimi düşünüyorum. Bu sayede, izleyicilere kendi iç dünyalarının derinliklerine inmeleri ve insani dürtülerle yüzleşmeleri için bir alan yaratmaya çalışmaktayım.

Okyanus Çağrı Çamcı

Üretirken hislerime kulak veriyorum. Rüyalarım, yaşadığım olaylar ve bunun sonucunda oluşan duygularımı resimlerimde işliyorum. İşlemezsem o duyguyu unutacak ve kaybedecekmişim gibi hissediyorum. Kaos ve travma her zaman ilgimin merkezinde oldu. Aslında, hayatın bana vadetmediği gül bahçesinin peşindeyim. Bu süreçte, beni resimleriyle derinden etkileyen Takato Yamamoto ile tanıştım. 1960 doğumlu olan Japon ressam, kendi deyimiyle “Heisei Estetizmi” olarak tanımladığı tarzda resimler yapmaktadır.

Yamamoto’nun sanatı son derece çatışmacıdır. Resimlerinde feminen güzellik etrafında şekillenen, ikili cinsiyet sisteminin hem içinde hem dışında figürler resmediyor. Kompozisyonlarında genellikle homoerotik sahneler, lolita karakterler, vampirler ve Batı hikâyelerindeki olayları işlemektedir. Resimlerinde kullandığı semboller aracılığıyla hikâyelerdeki detaylara vurgu yapar. Sanatında saflık ve yıkım, kasvet ve aydınlık, savaş ve uzlaşma gibi zıtlıklara odaklanır. Genellikle cinsellik ve ölümü birleştirerek izleyiciye tutku ve korku arasındaki ince çizgiyi göstermektedir. Kullandığı renk paletinde karamsarlığını sembolize eden koyu renkler kullanır.

Sanatındaki ilgimi çeken en önemli nokta, Yamamoto resimlerinde izleyiciyi genelde gözetleyen konumda koyması. Bununla birlikte, kadın+’ları resimlerinde kasveti ve cinsellikleriyle temsil ediyor olmasıdır. Resimdeki figürlerin bakışlarındaki boşluk ve bıkkınlık, aklıma şu soruyu getirdi: Resimdeki özne ne hissediyor veya varlığı neye hizmet ediyor? Bu sorularla birlikte resimdeki öznenin konuşması ve hikâyeyi onun gözünden görme fikri bana büyük cesaret verdi.

Çalışırken sanatımda işlediğim konular üzerine araştırma yapmaya ve söylemi olan resimler üretmeye özen gösteriyorum. Aktivist tavrımı sanatımla harmanlamak benim için çok önemli. Toplumsal cinsiyet, anı ve bellek üzerinden kuir hikâyeler işliyorum. Yamamoto’nun açtığı iletişimi, kendi söylemimle genişletmek ve izleyiciye kuir düşünme alanları açmayı hedefliyorum.

Kavachi

Bu soruyla beraber cinsel kimlik meselesiyle yoğun bir şekilde ilgilendiğim 20 yaşlarımın başına gittim. 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde resim eğitimi alırken, kendi bedenini arzulama, kendini emme, yalama, cinsel kimliğini keşfetme, birçok queer bireyi meşgul ettiği kadar beni de etti. Francis Bacon’ın Two Figures (1953) adlı yapıtı; Robert Mapplethorpe’in X Portfolio (1978) adlı fotoğraf serisi; Jurgen Klauke’nin Transformer (1973) adlı performatif fotoğraf serisi; Taner Ceylan’ın kendisiyle seviştiği resimlerden Taner Taner (2003) adlı yapıtı. Anadolulu genç bir sanatçı için, bu işlerle karşılaşmak cesaret vericiydi.

Taner Ceylan kitap lansmanında Kavachi

Geriye dönüp baktığımda bu saydığım sanatçıların üretim biçimlerindeki özgür yaklaşımları bana yol gösterdi. Sonrasında, David Wojnarawicz’in Untitled (One Day This Kid) (1990) adlı eseri, çocukluğumda yaşadığım deneyimleri anımsattı.

Bugüne dönersek, Derek Jarman`ın Modern Nature ve Smiling in Slow Motion kitaplarını okudum. Daha çok filmleriyle biliniyor. Londra’da yaşayan Jarman 1986`da HIV´e yakalanınca Londra’dan taşınmaya karar verir. Artık kendisine 15 ay ömür biçilmiştir. Dunganess’de denize bakan çorak bir arazide Prospect Cottage olarak bilinen bir balıkçı kulübesi satın alır. Bir heykel bahçesi kurma fikriyle yola çıkar ve bu fikir karşı karşıya olduğu kısa geleceğe rağmen onu hayata bağlar. Çorak bir araziye dayanabilen bitki türleri seçer; kedi otu, camble ve santolin… Denizin getirdiği odun ve metal parçalarından bahçesine yerleştirdiği heykeller üretir. Bahsettiğim kitaplarını da burada yazar. Modern Nature, hem bahçeyle ilgili hem de sanatçının farklı dönemlerine tanıklık edebileceğimiz bir günlük. Fiziksel olarak tabi ki bir iyileşme gösteremeyen sanatçı edindiği fikir ve değiştirdiği yaşam tarzıyla yaklaşık sekiz yıl hayatta kalabilmeyi başarmıştır. Happy Pride!

Üzüm Derin Solak

Hangi sanat branşından olursa olursa olsun hikâyeler her zaman çok dikkatimi çekiyor, her üretim sanatçının bir hikâyesi elbette ama kimi kimlik ve deneyimlerin sınıfsal tarihinden çok etkileniyorum. Birçok isim sayabilirim belki ama kişisel hayat serüvenindeki inanılmaz yaşam öyküsü ve çektiği fotoğrafların müthiş estetiği karşısında dehşete düştüğüm, tesadüfen keşfedildiğinden bu yana bugün binlerce insana da ilham olan sokak fotoğrafçısı Vivian Maier. Ona sorulsa fotoğraflarını paylaşmak ister miydi bilemiyoruz tabii ama tesadüfen bulunan ve keşfedilen negatiflerinden başlayarak izleyiciyi 100 bini aşkın fotoğraf deryasıyla baş başa bırakan bu muhteşem kadından çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Tüm yalnızlığını fotoğrafa adamış bir ömür. Elli yıl boyunca hem kendini hem tanıklık ettiği hikâyeleri muazzam bir fotoğraf diliyle ve bana kalırsa ürkütücü boyutta estetik bir zekâyla anlarında sonsuzlaştırmış bir fotoğrafçı.

Vivian Maier

Hayatını okuduğumuzda ya da bazen sadece fotoğraflarına baktığımızda yaşadığı dönemin pek de dışında çok da makul olmayan çizgilerde bir kadın olabildiğini görebiliyoruz ki çeşitli kaynaklarda bu makul kadın olmama üzerinden ötekilendiğine dair kimilerine göre ‘’tuhaf’’ bulunan yorumları okuyabiliyoruz. O kendisi olarak bir kadın başka bir kadın olarak yaşamayı seçmişti yani norm dışı özelliklere sahipti ve bence bu yüzden politik bir duruşu da vardı. Bu dirençle beraber bu oyun alanında onbinlerce fotoğraf çekti ve kimseyle paylaşmadan hayatının ilerleyen yaşlarında çok da sağlıklı koşullarda yaşayamadan kendi başına öldü. Hayatını ve parasal kaynağını bir dadı olarak birçok çocuk yetiştirerek geçiren Vivian Maier bugün fotoğraf tarihine muazzam bir arşiv armağan etti. Bu denli yetenekli; fotoğrafta kurduğu sınırlar açısından gerek teknik, gerek foto psikolojik olarak deha sayılabilecek bu insanın bir biçimde keşfedilişi kimilerine göre trajik bir sonla noktalanan hayatıyla da birçok gizemli soruyu gündeme getirmiş olsa da bu naif kadının ne kadar güçlü olduğunu ve hayatta neyle akmak istediğini tercih edip ne pahasına olursa olsun ona sahip çıktığını görebiliyoruz. O paylaşmanın hazzından ziyade anlarında sonsuzlaşmayı tercih etti. Bu yüzden Vivian Maier.

Lütfullah Genç

Üniversite yıllarımda birçok sanatçının üretimini araştırdığım süreçte Grayson Perry’nin eserleriyle karşılaştım. İlk etapta Turner Prize’ı kazandığını gördüm ve malzemeyle arasına mesafe koyması en çok dikkatimi çeken yaklaşımlarından biri oldu. Aynı üniversiteden mezun olduğumuz Burçak Bingöl de dikkatimi çeken bir diğer sanatçıydı. Bunun en büyük nedenlerinden biri, seramik gibi süreci bitmeyen bir malzemeyle üretim yapması ve piyasada varlığını sürdürebilmesiydi. Çünkü seramikle çalışmak her açıdan zorlayıcı olabiliyor; eserin seyirciye ulaşması bile bazen inanılmaz sorunlu olabiliyor. Ankara’da öğrencilik yıllarımda, okul sonrasında bizi nasıl bir mücadelenin beklediğine dair iyi bir sanatçı profiliyle karşılaşmak benim için çok önemliydi. Farklı dönemlerde karşılaştığımız aynı eğitim sisteminin aksaklıklarıyla baş edebilmiş olması, üretimini sınırların ötesine taşıyabilmesi, öğrencilik yıllarımda benim için bir umut ve direnç belirtisi oldu. Çünkü Türkiye’de sanat okumak ve bunu devam ettirebilmek büyük bir disiplin gerektiriyor ve bu disiplinin yanında doğru kararlar verebilmek de çok önemli.

Biraz daha eskiye gidersem, küçük bir çocukken izlediğim Vincent Van Gogh’un Van Gogh ve Ben isimli filmi, beni derinden etkileyen eserlerden biriydi. Bence bir çocuğa anlatılabilecek en güzel hikâyelerden biriydi.

Grayson Perry, Gökkuşağının Üstünde, 2001

Grayson Perry’nin malzemeyle ve zanaatla kurduğu diyalog, malzemeye ve zanaata belli bir mesafede durabilmesi ve etrafında gezindiği gündelik konular dikkat çekici. Onun kendi hayatıyla üretimini birleştiren bu bakış açısı, benim için çok ilham verici. Malzeme konusunda ise, Turner Prize’ı kazanan çalışmalarında seramik vazolara ve üzerlerindeki tekniklere dair yaklaşımı dikkatle izlenmesi gereken bir öğreti gibi. Kendisine seramik sanatçısı dememesi ve rutinlerine olduğu kadar, malzemeye karşı duruşunda da ayırt edici bir şeyler var. Halılarında işlediği konular, vazolar üzerindeki detaylar kadar, konusunu ve uygulayacağı tekniği ele alış biçimi ve sürekli deneme yapar tavrının, bir sanatçının uzun vadede sahip olması gereken bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşım, benim de kendi sanat yolculuğumda sürdürmek istediğim bir etki elbette ki…

Samet Sert

Lee Bul’un sanat pratiği geliyor aklıma; gökte şehri, aşağıda peyzajı gören, kendi çağının ütopyalarında ısrarcı olan, başarısızlığa uğrayan ve algıyı alt üst eden mimari tasarımları ve tasarımcılardan ilham alan Lee Bul, sanat üretiminin ve sanatçının dondurulmuş imgelerinden uzak, sanat üretimine dair hayal etmenin önemini ve sanatın hayattan ayrılamaz oluşunu hissettiriyor. Bu akışkanlık Claude Cahun ve Marcel Moore ikilisini çağırıyor ve Claude’un kışkırtıcı deyişini: “Eril? Dişil? Bunlar duruma göre değişmektedir. Nötr bana uyan tek kimliktir”, sanat deneyiminin esnekliğinde ve sanatçının üretimindeki bütünselliğinde bana bir hatırlatıcı olarak zihnime kazınıyor. Claude ve Moore, dönemin queer/cyborg izleğinde görülebilecek ilk örneklerinden otoportre üretimlerinin yanı sıra, gizlice II. Dünya savaşı döneminde anti-nazi sloganlarını şiirsel bir dilde gizlice askerlerin sigara paketlerine yerleştirirler. Bu naif direniş, sanatçı olarak politik duruş sergilemenin şiirsel ihtimallerini, bireyde ve kendi imkanları içerisinde sınırları zorlayabilmeyi hatırlatıyor.

Samet Sert, ‘’Chills and Quills’’ sergisindeki performansından görüntü.

Bu şiirsel ihtimaller sanat üretimi sürecimde bana olumlayan tekrarı, iz sürmeyi ve deneyimlenen nesnelerin sesini/sözünü dinlemeyi öğretiyor. ‘’Chills and Quills’’ adlı kolektif sergide gerçekleştirmiş olduğum performans deneyimimde, söz ve edilgenlik ekseninde, şiirin uzamsal boşluklarına bedeni yerleştirebilme ihtimalini izleyiciyle etkileşime geçerek hedeflemiştim. Başarısız tekrarlar ve nötr haller bu deneyim sürecimde bana yeni bi kapıyı araladı; izleyici ve izlenen arasındaki köprüyü birlikte yeniden inşa etmeme yardımcı oldu.

Elif KK

İçinde bulunduğum komünite, yaptığım işler, takip ettiğim hareketler dolayısıyla farklı disiplinlerden beslenebiliyorum, müzik de hayatımda önemli bir yer kaplıyor. Beyaz-batılı olmayan, bağımsız müzisyenlerin işlerini, sahnelerini takip ederken karşılaştığım albüm kapakları, videolardan posterlere, farklı arkaplanları olan lokal sanatçıların işbirliği içinde üretimler yaparak açtığı muazzam bir dünya var. Komünite içi dayanışma esaslı kolaborasyonlar, birbirini destekleyen, ortak politik dertler üzerinden yaşamsal bağlantılar kurarak üreten sanatçılar bana ilham veriyor.

Bunları aynı zamanda üretim biçimlerimiz ve ritmimiz üzerine düşündüren, kapitalist/sömürgeci alanlarda yeni gedikler açmaya dair konformist ezberleri bozarak bambaşka özgün yollar bulunabileceğine dair hayal gücünü gıdıklayan, umut veren eylemler olarak görüyorum. Sanat üretiminin bireyselliğini kıran beyaz dışı / kuir kollektivite, sanatı kavrayışımızı genişletirken komünite desteğini ön plana alarak radikal, tutarlı bir yol da açıyor. Jtamul, Akış Ka, Kübra Uzun, Cey Tengri, Sissy Misfit kolaboratif üretimleriyle beni heyecanlandıran sanatçılardan aklıma gelenler.

Zeyno Pekünlü, “Mükemmel Döngü” sergisinden görünüm, SANATORIUM, 2024

Piyasanın beklentilerini karşılamaya dair hevessiz, estetiğin etiği boğmasına karşı ayık, yaratma hırsıyla değil bağ kurmanın derdiyle, telaşlı bir sahiplenmeyle değil paylaşmanın, ortaklaşmanın zerafetiyle meşgul sanatçıların üretimlerine dikkat kesiliyorum. Belli formüllerle hareket etme kaygısı duymadan kendi özgün ritmini ve dilini bulan, malzemeyle ilişkisi organik gelişmiş, dönemin trend anahtar kelimeleriyle devinip duran değil de deneyimin içinde pişen, dönüşen, dertleri saçaklanan, mesele ettikleriyle yakınlık kurabildiğim sanatçılar beni üretmeye dair heveslendiriyor.

Kendini kurban ya da kutsallaştırmayan, dilini, evrenini yaratırken bizi içe dogru bir kapanmaya, çileciliğe, romantizme çağırmaktansa ortak gerçekliği kendine pusula edinmiş sanatçıların işlerine heyecanlanıyorum.

Nelerden haz, nelerden ilham aldığımın cevabı biraz bulanık olsa da bir eserin bende izler bırakması, tutunması zor hafızamda kalıcılaşabilmesi sanatçının dünyayla kurduğu ilişki ve aldığı bilinçli konumla, dolayısıyla sonuçtan ziyade işin ortaya çıkma süreciyle de ilgili. Sezgisel aklımızla baktığımızda okuyup anlayabildiğimiz birçok katmanı oluyor işlerin. Kocaman bir duyguyu, hikâyeyi, belki bir hayali ince, kıvrak bir akılla berraklaştırabilen işler, aklımızın sürekli gidip geldiği böyle bir dönemde bizi silkeleyip, duygu durumumuzun toplumsallığını hatırlatarak zeminimizi geri kazandırabiliyor. Zeyno Pekünlü, Üzüm Derin Solak, Şafak Şule Kemancı üretimleriyle bende bu kanalları açan, ilham verici bulduğum sanatçılardan bazıları.

Yelta Köm

​​2005 yılında, 9. İstanbul Bienali’nde Deniz Palas’ın girişindeki Jakup Ferri işi beni sürekli düşündüren ve etkiler bırakmış bir iş olarak zihnimde. Bu ironik ama sözünü esirgemeyen bu iş, 1992 tarihli Mladen Stilinoviç’in nakış işi An Artist Who Cannot Speak English Is No Artist işinden yola çıkıyordu. “İngilizce konuşmayan bir sanatçı, sanatçı değildir.” Burada kendi bozuk İngilizcesiyle konuşan sanatçı, eleştirel bir alan açıp global sanat piyasasına dair ilham verici bir duruş sergiliyordu. Bugün halen geçerliliği olan ayrıcalıkların farkına varılmadan, yazdığımız ve konuştuğumuz dilin bile eleştirel bir yerden bakılması gerektiğini hissettirmişti. Bugün sanat üretimimde çoğu zaman kendime sorduğum soruların başlangıcı buradan geliyor.

Camille Henrot, Grosse Fatigue, 2013

Bir başka isim ise Camille Henrot. Sanatçının 2013 yılında ürettiği Grosse Fatigue adlı video çalışması, evrenin yaratılışını dijital çağın araçlarıyla anlatması ve kullandığı teknik hikâye anlatıcılığı pratiğimi temelden etkileyen işlerden biri. Henrot’nun dijital araçları kullanarak geleneksel mitleri sunması, farklı kültürlerden gelen yaratılış hikâyelerini bir araya getirerek kültürel çeşitliliği ve evrenselliği vurgulaması, işlerimde çeşitli kültürel referansları harmanlama ve farklı mediumları kullanmam konusunda cesaretlendirdi diyebilirim. Ayrıca bilginin işleniş biçimini, çok alışkın olduğumuz arayüzlerden kurması da beni sadece video işleriyle değil, genel olarak etkiledi. Özellikle Palais de Tokyo’daki “carte blanche” sergisindeki yerleştirmesi, işlerinin mekânsallaşması bana ilham olan yerleştirmelerdendir.

Hito Steyerl, Museum as a Battlefield lecture, 2013

Henrot’un kompleks kurgu pratiklerinden ve imge inşalarından sonra bahsedebileceğim bir isim Hito Steyerl. Steyerl’in işleri, dijital teknolojilere olan yaklaşımımı temelden etkiliyor. Bununla beraber Is the Museum a Battlefield?performansı sanırım en çok etkilendiğim işlerin başında geliyor. Ayrıca e-flux’da yayınlanan “In Defense of the Poor Image” makalesinde ortaya koyduğu “Poor Image” kavramı, dijital çağda düşük çözünürlüklü, sıkıştırılmış ve bozulmuş görsellerin yayılmasını ve bu görüntülerin kültürel ve politik anlamlarını ele alışı bana yön veren teorik noktalardan. Bu görüntülerin, yüksek kaliteli sanat eserlerine ve ana akım medyaya karşı demokratik bir duruş sergilediğini savunması, normatifliğe karşı duruşu çok ilham verici geliyor. Özellikle dijital kültürdeki eşitsizlikleri ele alışının kuir teoriyle kesişimlerinin olduğunu düşünüyorum.

Son olarak ise, Absalon’u söyleyeceğim. 90’lı yılların başındaki AIDS salgınında kendisini kaybetmiş olsak da, mekânsal çalışmaları bugün halen ilham verip heyecanlandırıyor. Askeri deneyimleri ve çölde geçirdiği zamanların ardından Paris’te başlayan kariyerinde önemli bir yer tutan Cellules projesi, bembeyaz ve fonksiyonel yaşam alanları yaratırken, toplumun kurduğu baskı sisteminden apayrı otonom alanlar öneriyordu. Kütlesel olarak bir araya gelişleri, bu hücrelerin birbirleriyle formal ilişkileri halen nefes kesici. Bugünden bakınca, bu baskılara karşı izole olmadan da dayanışarak var olabilmeyi ve bir arada olmayı hatırlamak benim için önemli geliyor.

Absalon, Cell No. 5, 1992

Bu sorulara nereden başlayacağımı bir türlü kestiremiyordum. Bu isimlere gelmeden, son olarak bana ilham veren, yakınımdaki çevremdeki tüm kadın+ların ve lubunya dostlarımı anmam gerek. Bu dünyada dikta edilen, patriyarkaya karşı her yerde sesini çıkaran, üretimleriyle, yaptıklarıyla ses olan, ilham verenlerin verdiği cesaret, beni temelden ve sürekli heyecanlandıran.

Ekin Keser

Öncelikle Murathan Mungan ve John Steinbeck diyebilirim. Sonraki dönemlerde Leonardo Da Vinci, Goya, Munch ve Duchamp diyebilirim. Bunlara her zaman müzikal anlamda eşlik eden ise Şebnem Ferah ve Bergen’dir.

Nedeni olmaksızın karşılaştığım ve sevip takip etmeye devam ettiğim sanatçılar oldu. Çoğu eserlerini hissettirebildiği ve belleği güzel işleyen sanatçılar oldukları için de olabilir.

Murathan Mungan ve Steinbeck aileme açıldığım dönem ve üretim sürecimin ilk dönemlerinde bana isyanımı yazıya dökmeyi ve derin aşk duygusunun betimlemesini öğrettiler. Hazırlık sürecimde ise anatomi, oran-orantı, ışık-gölge, kompozisyon gibi bilgileri Da Vinci’nin eserlerini günbegün inceleyerek realist ve özgün çizimler yaparak geçirdim. Bu, desenimin boyut kazanmasına çok yardımcı olmuştur. Goya’nın 3 Mayıs 1808 adlı eseri bana aktivizmi ve onun getirisi toplumsal gerçekçiliği öğretti ve bunu eserlerimde işleyebileceğimi gösterdi. Munch’ın Çığlık adlı eser duygularını ifade etmek istediğim figüratif eserlerin sadece realist biçimde ifade edilemeyeceğini, Duchamp’ın ünlü pisuvarı da bu deneyimi güçlendiren sanatçılar oldu benim için.

Metehan Özcan

Beni, çocukluktan beri, şu iki durum ve onların katmanlanarak yarattığı tansiyon heyecanlandırıyordu. İlki, fiziksel çevre ve farklı görsel temsilleriydi. Fiziksel temasımız olan her şeyin görselleriyle haritada, kitapta, dergide, gazetede, billboardlarda, sinemada ve televizyonda (haberlerde-filmlerde-dizilerde) karşılaşmak. Ve tüm yapılı çevrenin endüstriyel üretim için, öncesinde çiziliyor olmasından da etkileniyordum. Sokaklar, yollar, anıtlar, fabrikalar, evler, arabalar, makinalar, mobilyalar ve kıyafetler üretilmeden önce bir yerlerde çizilip resmedilmişti. İkincisi de özel alan ve kamusal alan ayrımı. Sokakta ve iç mekânlardaki davranış şekillerinin ayrı olduğuna dair yazılı/sözlü toplumsal kurallar, resmi anlatılar. Ve onun aksini iddia eden, edebiyatta, fotoğrafta ve sinemadaki sivil anlatılar.

Dolayısıyla ben de bu gerilimleri, hem biçim, hem de konu olarak taklit etmeye, mecralar arası taşımaya çalıştım. Ve etkilendiğim figürler genelde şehir gezginleri oldu. Staj yaptığım ofiste Keith Haring’in biyografi kitabıyla karşılaşmıştım. İlk çalışmalarını metro istasyonlarında yapmış olmasını sevmiştim. Gordon Matta Clark’ın terk edilmiş binaları fiziksel olarak kestiği, fotoğraf, video ve kolaj olarak da çalıştığı işlerine ise internette denk gelmiş olmalıyım. Michael Wolf’un da Hong Kong’u, altını üstüne getirircesine tüm ölçekleriyle fotoğraflaması da inanılmaz bir çaba. Mimari yapılardan iç mekânlara, portrelerden, nesnelere kadar her detayı çekip istiflemişti. Bir de üzerine Google haritalardaki street view ara yüzündeki çeşitli durumların ekran görüntüsü alarak oluşturduğu serisiyle ödül alması, melez bir anlatıma dair cesaretlendirmişti.

Cep telefonu kameralarının gelişmesi ve dijital fotoğrafların Flickr (2004), Facebook (2005) gibi sosyal medya sitelerinde paylaşılıyor olması da katmanlı görsel anlatılar oluşturdu. Özellikle Facebook mahrem olanla kamusal olanın tam manasıyla karıştığı bir platformdu. Aynı akışta, geçen yıldan tatil fotoğrafları, haber görselleri, anlık çekilmiş fotoğraflar ve 1800’lerden bir illüstrasyonla ile karşılaşmak. Neredeyse sanat tarihçisi Aby Warburg’un 1920’lerde panolara görseller iğneleyerek oluşturduğu atlasları gibi. Forumlar ve sosyal medyalardaki grup sayfalarında da insanların konunun uzmanı olmadan, tamamen kendi deneyimleriyle yazılı/görsel içerik üretmeleri çok zamanlı, çok yazarlı hikâye anlatıcılığı gibi düşünülebilir.

Metehan Özcan, Prova sergisinden görünüm, Versus Art Project, Kasım 2023

Son olarak iki ufak kitapla bitireyim. Birincisi, ölümünden iki yıl sonra, Sait Faik Abasıyanık için basılmış ufak bir kitap, Sait Faik İçin: Bir Biyografi ve Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler (Hazırlayan Tahir Alangu, 1956) Bilge Karasu, Yaşar Kemal, Özdemir Asaf, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Behçet Necatigil ve aynı dönemden diğer yazarlar, onunla anılarını, anlık karşılaşmalarını yazmışlar. Kimisi kendilerine yerli yersiz küstüğünü, kimileri iyi bir hikâyeci olduğunu ama iyi bir edebiyatçı, yazar olmadığını yazmış. Hikâyelerini çalakalem yazıp, doğru düzgün tasnif etmeden matbaaya teslim ettiğini de. Olgunlaşmaya, tekniğe önem vermeden, çalakalem yazdığını da. Bunları okuyunca huzur buldum :)) Pandemide kısa hikâyelerini okumaya başladım. Hareket halinde yazılmış gibi, çok anlık, akışkan gözlemler, tanışmalar barındırıyor. Şehrin tüm ara sokaklarına dalmış, hem insanları, yerleri izleyen, hem de okuyucuyla birebir ilişki kuran kişi olarak, kendini de bilinçli olarak metinlere yedirmiş olması çok etkiledi.

Diğer kitap da İzmir Belediyesi tarafından 1960’larda basılmış bir kurallar kitabı. İçerisinde İzmir’de tüm işletmelere dair mekânların, insanların ve üretilen şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bilgiler var. Taksiler, seyyar satıcılar, hamallar, berberler, gazinolar, parklar gibi hem aktörlere, hem de mekânlara dair maddeler var. Kitabı kullanan zabıta, maddeler güncellendikçe araya notlar eklediği için de zamanla bir sanatçı kitabına dönüşmüş.

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Leman Sevda Darıcıoğlu, Elif Saydam ve Ndayé Kouagou'yu bir araya getiren “Filizlendiğimiz Bir Çatlak” sergisi mekânlardaki ilişki sistemlerinin sınırlarını ve imkânlarını gözler önüne seriyor.

Eleştiri

Johanna Gustafsson Fürst ve Dilek Winchester’ın dans, tipografi, heykel, şiir gibi farklı mecralarda ürettikleri eserleri Arter'de GLOSSOLALALA sergisinde bir araya geliyor.

Eleştiri

Bu yazı, “Dön-Dün Bak: Türkiye’de Trans Hareketinin Tarihi” sergisini Benjamin’le ilişkilendirerek geçmişin devrimciliği, hafıza, direniş, nostalji/anti-nostalji gibi temalar altında analiz etme amacı taşıyordu. Ancak...

Eleştiri

İzmir’in sanatsal geleneğinin bir halkası olarak ilk kez düzenlenen İzmir Akdeniz Bienali’nin çağrışımları; organizasyon şeması ve kentin sanatla ilişkisi üzerine düşünceler doğuruyor.